20 Aralık 2012 Perşembe

kar, kedi, film

 en son ne zaman kar yağdığında huzur dolduğumu, keyfini çıkardığımı hatırlamıyorum. kar yağarken pencerenin önünde olmayı elbette severdim, hala bir ritüel gibi yapıyorum, fırından yeni çıkmış sıcak kek, yanında yeşil çay, yeni başlanmış kitaplar, battaniye, kedi şeker, fonda bir film ya da müzik.. hala bunlar kışın tek güzel tarafı, hatta bunlar olmasa bütün kışı kapkara bir bulut şeklinde geçireceğim. ama artık soğukta donmakta olduklarını bildiğim, yiyecek bulamayan kedi köpeklerin varlığı, hepsini önemsiz kılıyor. kar demek köşe başlarına konacak hayvanlar için ilk yardım kitleri demek artık. neyse ki o kadar çok hayvan sever dostum var, o kadar çok güzellik yapıyorlar ki, içim biraz rahatlıyor. şanslı hayvanların sayısı artıyor, facebook sayesinde hele, insanlar çok daha bilinçli ve vicdanlılar. bugün elimde mama ve su kapları, sokak sokak gezip, o kadar kat giysi arasında donduktan sonra eve geldim, şeker'i kucağıma aldım ve ona ne kadar şanslı olduğunu fısıldadım. purrrladı ve gerindi, sanırım ''evet farkındayım, ayrıca ellerinden kokladığım kadarıyla o zilli tekiri sevmişsin yine hıh!'' dedi.


  Woody Allen'ın yeni filmi ''To Rome With Love''ı öneririm. adam yaşlandıkça tatlılaşmaya, kendi endişeli, paranoyak, geveze haliyle daha da fazla eğlenmeye başladı. yine sıkıca boğazına kadar iliklenmiş gömleği, göbeğine kadar çekilmiş pantolonuyla, fakat iyice beyazlamış saçlarıyla aynı Woody Allen, onun ikili ilişkiler için kurduğu zekice dialoglar, aldatmanın, rezil olmanın, kendini sorgulamanın ve bilinçaltının güzel bir şekilde filme yedirilmiş halini izliyoruz. ve elbette duşta şarkı söylemenin güzelliği, bu en eğlenceli detaylardan biri olarak gülümsetiyor. Roma'ya da bol bol doyup hayran kalıyoruz bir kez daha, turistik mekanları da, sarmaşıklı, daracık ara sokakları da büyük bir özenle çekmiş, bunun için bile izlenir. son olarak Woody Allen'ın en büyük başarılarından biri, Tim Burton'ın tamamen aksine, aynı oyuncuları ardı ardına farklı filmlerde kullanırken hiç kabak tadı vermemesi. (Tim Burton sayesinde Johnny  Deep'ten bile soğumuş birisi olarak söylüyorum bunu) Woody Allen oyuncularının derinliklerini ve farklı yüzlerini sunmayı başarıyor seyirciye. mesela bu filmdeki tatlı Amerikan turist Alison Pill, bir önceki filmi Midnight in Paris'te nevrotik ve neşeli Zelda Fitzgerald olarak çıkmıştı karşımıza, ama ikisinin aynı insan olduğunu ilk anda söylemek bile zor. yine de Midnight in Paris ile karşılaştırınca o kadar da etkileyici, parıltılı bir film değil ki imdb de kendisini pek kaale alan olmasa da notu epey düşük tutmuş. ben bu adamın 80'ler ve öncesinde çektiği  filmlerini ayrı seviyorum, son yıllarda çektiği Avrupa şehirlerini dekor edinen, kalabalık ve eğlenceli filmlerini ayrı. ama son yıllarda çektikleri içinde hala favorim Whatever Works, eski ve yeni Woody'lerin el sıkıştığı çok zeki ve tatlı bir filmdi.

14 Aralık 2012 Cuma

kemikkıran sevgisi

herkes kendi arasında konuşurken, ben büyük cezveyi izliyordum. aslında büyük bir cezveden çok, büyük bir uçurtmaya benziyor, ona da söyledim bunu.

aldırmadı. ya da duymazdan geldi bilemiyorum, dilek tutanlardan yorulmuş. ve göğe bakanların anlam bulma çabasından. ''ya hiçbir anlamı yoksa'' böylesini düşünmek bile istemem, hiçsiz de var olunabilindiğini görmüş olsam da, hiçsiz var olmak istemezdim. büyük büyülteç de öyle düşünüyor olmalı ki, o an göz kırptı yavaşça.

bilmiyorum ki neyi daha farklı yapardım,
bilmiyorum ki ne beni daha farklı yapardı.

bir partideydim, elimde elmalı martini'm ve üzerimde kokteyl elbisemle, sosyal içicilik üzerine bir makale yazıyordum kafamdaki günlük gazeteye. o sırada falcı kadın yanıma geldi, elimi avuçları arasına aldı ve uzun uzun baktı. ''sende kemikkıran sevgisi var'' dedi bana. o ne demek? işte böyle, yüzüne baktığın, gözlerindeki pırıltıyı gördüğün, ellerini incelediğin herkesi içinde bir tornado koparak seviyorsun dedi, kemiklerin acıyana ve karşındakinin de kemikleri sızlayana kadar, kolların ve bacakların zayıf düşüp titremeye başlayana kadar seviyorsun dedi. bu hem bir hediye, hem de bir lanetmiş, kurtulmak için avucuna biraz para koymamı istedi. ona dedim ki, sevgili hanımefendi hiç param yok inanın, canım biraz çikolata çekse çıkıp alacak kadar bile param yok şuan, çünkü yatağımın içindeyim, yorganın altına nasıl para sokabilirim, para çok kirli bir şeydir, uyurken asla para taşımam. peki. peki. gitti. diğerleri de gitti. kokteyl elbisem bile gitti ki hep sahip olmak istediğim 1940'lardan kalma bir şeydi. sadece büyük kravat vardı. ''eğer gerçekten muhatap olacaksak acı konuşacağım'' dedi.

gerçekten de o sabaha karşı,
o insanlarla,
o caddede otururken,
olasılıklarla dolu olduğunu mu sandın?

peki. peki. gitti.

10 Aralık 2012 Pazartesi

bunu buraya yazıyorum

sevgili midem,
cumartesi akşamı sana yaptığım tüm kötülükler için beni affet. ''aa hiç çarpmıyor yahu ne güzel, koy koy, bir bardak daha koy'' diyerek içtiğim, fakat şimdi tatları aklıma geldikçe fena olduğum tüm o meyva şarapları için çok üzgünüm, özellikle çilek şarabını keşke tamamen hafızamdan silebilsem. şeftali ve yaban mersini şarapları iyi şaraplardı, fakat ben ağzımla içmedim. bu sebeple onlar da bir daha sana uğramayacaklar. canım midem, sen çok değerlisin, sandığından çok daha güçlüsün, en iyilerini hak ediyorsun. seni uzun süre alkolle bir araya getirmeyeceğime söz veriyorum. olur da bu sözümü unutursam, cumartesiden sonraki gün çektiğim acıları hatırlamak için gelip bunu okuyacağım ve bir kupa bitki çayı içeceğim. lütfen bir daha bana hayatı dar etme. kapakçıklarına çok selam söyle, hepsini gözlerinden öperim.

6 Aralık 2012 Perşembe

çay eşliğinde


bilime, sanata ve felsefeye inananlar, kendisi gibi olan bir çoklarıyla birleşmeli, uygun alanı bulmalı, maddi ve manevi desteği sağlamalı ve modern bir Atina Okulu açmalı. bu da benim fazla idealist ve komik bulunan hayalim.

3 Aralık 2012 Pazartesi

queen of pain

http://www.youtube.com/watch?v=FXVd7Szl0D4

bir türlü tıklanmayan linkte Alanis Morissette'den King of Pain var, unplugged konserinden.

''there's a little black spot on the sun today''

gerisi de bana kalsın.

30 Kasım 2012 Cuma

from İstanbul to London

All my loving, I will send to you. 

dylan ve baez gibi takılmak

yazın sürekli kışın gelmesini bekleyen, her şeyin yoluna girmesi için kapalı havaya ihtiyaç duyan ben, şimdi şımarıkça soğuktan şikayet ediyorum sürekli. en kalınlarımı çıkardım dolaptan (emek'in yılbaşında aldığı bej hırka, giymek için en soğuk, karlı günü beklediğim hırka mesela) onu bile giydim dün, yine ısınamadım. şeker de sürekli uyuyor, bu onun soğuk havaya verdiği tepki, burnuyla yatak örtüsünü açıyor ve en ortaya kadar ilerleyip orada der top oluyor. işi biraz daha abartıp küveti çayla doldurmak geçiyor içimden, onun yerine bulabildiğim en büyük kupayla ikna oluyorum.

aşırıklar yoruyor insanları. benimse her şeyim aşırı, eğer eylemleri ve hisleri dozunda tutabilmek hakkında bir kitap bulursam alırım ve dikkatle okurum.

bob dylan ve joan baez, jim morrison ve pamela, frida ve dieogo. sadece romantik-komedilerin sunduğu klişelerle yüksek hayallere kapıldığım iddia edilemez, gerçek hayattaki gerçek insanları dinliyorum ve izliyorum sürekli. bir grup olabilmek ne kadar zor fakat şık. tek başına ''the band'' gibi bir hayal kurmak, içini doldurmak, albüm kapakları için görsel seçmek, benim için biraz punk-rock anarşistleri, onun için biraz çıplak kadın ve bilim-kurgu, ikimiz için de biraz kedi. bazen de grup olmak çok kolay ve paspal, çünkü başka bir ''olma'' şekli yok. eğer çoğalmaya inanıyorsan elbette. fazla soyutlaştığımda ve hızlandığımda, o bir dalgakıran, ben istemsizce duruluyorum. bir bull terrier olmak, sürekli hareket etmek, çiğnemek, zıplamak ve ısırmak mı daha yorucu, yoksa o bull terrier'i zaptetmeye çalışmak, enerjisini boşaltmasını sağlamak ve sakinleştirmek mi daha yorucu, bilemiyorum. sadece bunu yaşıyorum.

iyi ki bir kedim var.

27 Kasım 2012 Salı

Maleficent?

  gözümü açıp tanıştığım, tüm çocukluğumu geçirdiğim, güzelliğe dair ilk ve en köklü düşüncelerimi oluşturan, hala bildiğim dünyadan kaçmak için zaman zaman sığındığım, benim için aynı anda hem masumiyet, hem güzelliğin sembolü olan Sleeping Beauty, gayet saçmasapan bir fikirle, sırf aptal bir Hollywood yıldızının egosuna hizmet etmek amacıyla katledilerek filme çekiliyormuş. ''Snow White'ı, kötü cadıyı ön plana çıkararak, Charlize Theron'un da güzelliğine güvenerek çok güzel kakaladık, yedirdik, iyi de para kopardık, hadi şimdi bir başka klasik masalı katledelim, Angelina da zaten çaptan düşmüştü, o da bu saçmalığın ekmeğini yesin'' mantığı ile, 1950'lerde sadece el ile yapılmış, orijinal hikayesi de Gotik Dönem'de geçen, arka planlarında bile o dönemin eserlerini gördüğümüz bu çizgi filmi, böyle saçma bir Hollywood şovuna çevirecek olmaları çok canımı sıktı. Aurora'yı ise 1998 doğumlu, ne güzelliği, ne ifadesi olmayan sevimsiz bir çocuk -hatta bebek- oynuyor. bu kadar saçmalanabilirdi. elinizde patlasın, büyük zararlar edin e mi.

24 Kasım 2012 Cumartesi

heyecanı zapt eden metronom

cumartesi akşamı eve dönüş. huzur. heyecanın yorduğu beden. ara ara zihinden gelen görüntüler.
gün içinde kendi kendime düşündüğüm anlar oldu ''insan mutluluktan ve heyecandan oturduğu yerde infilak edebilir mi?'' ya şimdi burda, sıradan bir günün tam ortasında, hava kapalı, star trek kupası kahve dolu, fonda travis çalarken, ben mutluluktan bayılıp oturduğum koltuğa yığılı verirsem, halim nice olur? ve gerçekten korktum, elimin altında, kolumun uzandığı mesafede o an istediğim her şeyin olması, bunun değerini bilmek, arıza çıkarmaya hiç uğraşmamak korkuttu beni. mutluluğu bu kadar açık vermek ve almak. 23 kasım gibi bir 24 kasımdı, her şeyin gerekçesi ''ama hala doğumgünüm?''dü. sen nasıl istersen'di ve tuhaf bir biçimde istediğin her şey, benim istediğim her şeydi.

en iyi öğrendiklerimden biri, neşe ve üzüntü kalıcı değil. günü birlik hatta. ikisine de fazla bel bağlamadan yaşamak gerek. bir sonraki rüzgar, radyoda çalacak olan yeni şarkı, saatin 3'ü 20 geçmesi bile, her şeyin sebebi olabilir.

6 Kasım 2012 Salı

bir kedi tanrısal

 (uzun olacak. kısa olanları seviyorsan, üzgünüm. ağzımı açtığında sadece sormuş olduğu ''naber''in cevabını bekleyen tüm dostlarım için de bir parça üzgün olduğum gibi. hayır hayır, onlar için üzgün değilim, herkesin hayatında ona umduğundan daha fazlasını söyleyecek biri olmalı. hayata dair insani yönünü koruyan ise, en az, bir kişi olmalı.)
 Sedgwick ne yapardı böyle bir günde? bilekleri o kadar ince ki, o kadar savunmasız ki... bazı insanların karşımda oturduğunu hayal edemiyorum. geçmişten, uzaktan, yakından insanlar. karşımda otursalar, hiçbir şey yapmasalar bile, eminim çok şaşırırdım. ''aa gerçekmiş'' derdim. bazı insanların ise karşımda oturmalarına her şeyden çok ihtiyacım var şuan, ama bu beni Sedgwick kızı kadar savunmasız yapmaz. onun hakkında düşünmeye başladığımda korkuyorum, batmış olduğu karanlık çok tanıdık, çok itici fakat cezbedici. ''ben nerede duracağımı biliyorum, asla öyle olmam'' durduğum yer kimyasal değil, ruhsal. o açıdan sanırım daha şanslıyım.
 aptal insanlara sinirlendiğim zamanları ve cahil insanlarla uğraştığım zamanları toplayıp, üzerine beyni röfleden ve saç açıcılardan erimiş bir tutam moronu serpsem, ortaya çok büyük bir vakit kaybı çıkardı. dehşete düşürecek kadar büyük bir vakit kaybı. aynı anlarda yakın bir dostum ''bırak ölsün'' dedi ve yazdı. ne kadar da doğru ve basitti. evet biraz nefret ya da öfke içeriyordu (ben ikisinin ayrımını pek bilemiyorum) ama ihtiyacım olan şeydi. ölmeye bırakacağım, uzaklardaki cahil, karaktersiz, gölge insanlar, sizin için bir dakikalık saygı duruşu... şaka şaka, saygı duyulacak bir yanınız yok ki sizin. vallahi kedimin düzenli olarak kestiğim pati tırnaklarına daha çok saygı duyuyorum. öte yandan iyi ki varsınız, iyi ki herkesin yaptığına, sevdiğine, uğraştığına dört elle sarılmasını sağlayacak, peşinden yürüdüğü şeyi yürüyerek değil koşarak takip etmesini sağlayacak aptalları var. elimdeki çay kupasını aptallarımız şerefine kaldıracağım. bizi sahip olduklarımıza daha da bağlı hale getirdikleri için, onlar olmasa belki çoktan bıkmış ve vazgeçmiştik.

  en sevdiğim kedilerden biri olan duman artık yeni evinde. ayrılırken ağladım, burnunu, patilerini sevdim. günün geri kalanı çok zor geçti. üç hafta oldu sadece, beşiktaş çarşısında birbirimize vurulup eve getireli, ama ne kadar da çok anlam yüklemişim. beşiktaştan bakırköye, sonra bakırköyden beşiktaşa geri, upuzun, susuz, gözyaşlı bir yolculuk oldu. sonra tüm evi temizledik. bana kalsa her yer gri tüyleriyle kaplıyken, tırmalamasın diye geçirilen kılıflar varken daha iyiydi. yerlerde kırdığı tırnaklarını buldum, dört tane. tırmalamayı bilmeyen bir kedi için, ne kadar fazla. biraz daha ağladım. sonra ton balıklı makarna yaptım, big bang theory açtık ve hava giderek kararırken, biz giderek neşelendik. alanis morisette bir şarkısında ''you've washed your hands, clean of this'' diyordu. bir şeyler hızla farklılaşırken ve biz gamsız bir şekilde hayatımıza devam ederken, aklıma hep bu dize gelir. üşenmeyip klibini de izlesem keşke.
  bu aralar karaköy'e pek sık gider olduk. umuyorum bir süre sonra her gün gider hale geleceğiz. atölye bitiyor, tamamlanıyor. kütüphane kurmak için yazdığım listenin ufacık bir kısmını tamamladım henüz, ama bu kısmıyla bile çok güzel. sevdiğim insanları oraya doldurduğumu hayal edebiliyorum. resim ve sanat tarihi derslerimizi, modelden yaptığımız çizimleri de. doğru bir zaman aralığında doğru kişilerle tanışmak, tüm seçimler ve kararlar bunun üzerine. ve sanki bu defa hepsi doğru biçimde.

  Sanatın Öyküsü eşliğinde hazırlanacak bir ders programı, muhteşem bir kapalı hava, kettle'da fokurdayan su (nescafe + krema + az şeker + az süt + iki ölçek acıbadem likörü) günü güzelleştirmek için yeterli. bazen kedimi kucağıma alıyorum ve ona ''sen kedi formuna bürünmüş bir tanrısın şeker'' diyorum. ''ay saçmalama sen de ne yapacağını şaşırdın artık'' diyor. ama ben öyle olduğuna eminim. eğer soyutluyorsam ya da sürrealleştiriyorsam kızsınlar bana, üzsünler. sonra zaten sabun gibi kayıyor kucağımdan, yarım saat tüylerini düzeltiyor.
  kasım, her hafta en az bir doğumgünü. alınacak hediyeler ve yapılacak pastalar. pelin'e pembe bir kahkül alacağım, bir de mavi. değişe değişe kullanır. şeker yanak'a bu sefer bir parti düzenlemeyeceğime söz verdim, nasıl istersen öyle bile dedim, ama nasılsa buraya ayda bir baktığına göre, en kocaman ve en tuhaf doğumgünü pastasını yapacağım ona, elimden bunu alamaz.
  yazının sonuna gelirken, aslında anlatmaya daha yeni başladığımı fark ettim.
 

26 Ekim 2012 Cuma

sabahın sessiz saatleri

başkası için öğle vakitleri hatta öğleden sonraya denk geliyor olabilir, emin değilim. kahvaltıdan sonra elimde çay kupamla, lap topu kucağıma alıp, günlük ziyaretlerimi yaptığım sitelere bakmak, emek'e upuzun bir günaydın yollamak, fonda radyo eksen'in açık olması, şeker'in ayak ucuma çöküp arasıra gerinip, ara sıra yanıma sokulması, camdan da temiz hava gelmesi. bunlar sabahın sessiz ve mutlu saatleri. kapı çalmıyor, telefon çalmıyor, konuşmam gerekmiyor. mevcut tüm sesler benim seçtiklerim, bu kesinlikle lüks ve keyif. 
bu muhteşem aurora'lı-çaylı görseli de, zamanında yaprak'ın söylediği harika tumblr'dan buldum demin. çay keyfi yaparken bakması en güzel yerlerden biri. http://teacoffeebooks.tumblr.com/ he bir de şöyle bir şey var http://wearetheband.tumblr.com/  biraz edepsiz, neşeli, öfkeli bir tumblr olur kendisi, tanısanız çok seversiniz. 
ani bir kararla Sanatın Öyküsü'ne tekrar başladım dün gece. okula girmeye hazırlanırken elimden düşmeyen, bazı bölümlerini kalıp halinde hatmettiğim, sanat tarihine azıcık ilgisi olan herkesin kaynak kitabıdır, Gombrich'in muhteşem, başından sonuna yaptığı bu özet. son zamanlarda en sevdiğim ressamların bile bazı tablo isimlerini unuttuğumu fark ediyor olmam beni çok huzursuz ettiğinden, her şeyi tekrar hatırlamanın ve üzerinden geçmenin vakti gelmiş dedim, mağara resimlerinden başladım mutlulukla. son olarak çarşamba günleri Sabancı Müzesi ücretsiz, Monet'nin sergisi tek kat ama görülmeli, iç çekilmeli, boya katmanlarına dokunmak hayal edilmeli. madem önermelere doyamaz oldum, bir de sinema önerisi Judge Dredd, eli yüzü düzgün, efendi gibi bir bilimkurgu izlemek isteyenlere, saçmalamadan, tek mekanda, güzel bir kurguyla kurtarmışlar filmi, orijinalini bilseniz bile izleyin derim annem. yarım kutu çikolata yedim çayımın yanında, yazdıkça yiyesim, yedikçe yazasım geliyor. içi krema dolgulu çikolata getiren misafir, iyi birisin sen.

16 Ekim 2012 Salı

mutlu ol

nirvana'dan about a girl.

tiramisu yapmak, gecenin 2'sinde, tüm ev uykudayken.

facebook, twitter, gtalk'un hiç açılmadığı bir gün geçirmek.

şehir içinde sığınılacak yeşil,sulak,ağaçlı bir park bulmak.

hırka ve atkı. topuklu ayakkabı. kırmızı ruj.

meyva şarabı. özellikle ayva ve karadut.

brokoli salatası.

anneye sarılmak. annenin saçlarını öpmek.

ellerine güzel kokulu bir krem sürmek. vanilya ve gül mesela.

yakışıklı adamları ve güzel kadınları izlemek. takdir edebilmek.

yeni bir kitaba başlamak. çok beğeneceğini bilerek. bazı meyvalar gibi bazı kitaplar da mevsiminde güzel.

çay içmek. en basit ve en etkili olanı.

breakfast at tiffany's izlemek. sabah, öğle ve akşam. fonda moonriver.

mektup yazmak. elbette bir gün nasılsa göndereceğini bilerek.


ah bir de, nefes alabildiğin, gülümseyebildiğin, sevebildiğin için mutlu olmak var elbette.


15 Ekim 2012 Pazartesi

ikimize güzel bakılacağımız bir ev arıyorum

senin gözlerine uzun uzun baktım ve kadife gibi yumuşak tüylerine dokundum, göbeğindeki kıvırcık beyaz tüylere de. seni ne tepki vereceğini pek kestiremeden kucağıma aldım ve sen kendini bana bıraktın. senin koca bir paket kuru mamanın yarısını bitirişini ve sonrasında gelip ayaklarımın dibinde göbeğini açıp gerinmeni izledim, ne kadar mıncıklasam, kudurtmaya çalışsam da tırnaklarını çıkarmadığını ve en fazla iki patinle elime sarıldığını gördüm. hiç bir dişi kedinin bu kadar büyük patileri olduğunu görmemiştim. sana bir kediye yüklediğimden çok daha fazla anlam yükledim, düşün ne kadar çok olduğunu. 

şimdi hem sen, hem ben paspasın üstünde nereye gideceğimizi bekliyormuşuz gibi hissediyorum. 

10 Ekim 2012 Çarşamba

walrus

John Lennon ''I am the walrus''u söylüyor. bir yandan kahkahalar atarken bir yandan ağlamışım az. eğer hayali bir cennet yaratıyor ve oraya gidiyorsak, benimkinin en büyük köşesi renkli bir ingiliz bahçesinde, beyaz piyanosunun başında oturan Lennon, ona gidip kocaman sarılacağım, o zaman öldüğüme inanacağım ancak. eminim hayaletleri bile kahkahalarla güldürecek bakışlara, mimiklere ve sözlere sahiptir, eminim hiçbirini esirgemez. George büyük ihtimal herkesten uzakta, kendi başına gitarıyla takılıyor olacak, onu uzaktan izlesem de olur, ilişmeden. ama güzel gözlerine uzun uzun bakmak isterim.
2004 ve 2005 yılı boyunca en çok babamın beatles arşivini dinledim. apayrı, çok farklı bir şeye ihtiyacım vardı, çok güçlü bir şeye. ve beni çizgide tuttular, ben de çizmeye o şekilde devam ettim. o zaman günde en az 7-8 kez dinlediğim şarkıları, şimdi nasıl ayda yılda bir dinlediğime inanamıyorum. belki tekrar bir amaç edinsem, tekrar bir zor sürece girsem, yine ilk alacağım destek o albümler olurdu. ama insanın uzay boşluğunda kendine bir çizgi bulması çok zor. tanıdığım herkesi bir x ve bir y üzerinde ilerlerken görünce, kendimin ne kadar amaçsız süzülmekte olduğunu tekrar tekrar fark ediyorum. ve günün ortasında bir şarkı, şarkıların en absürdü ve en anlamlısı beni eskiye götürdüğünde, bir cornflake üzerinde oturmuş karavanın gelmesini bekleyen Lennon bana gülümsüyor. büyük ihtimal bana değil, sadece kafası güzel ve keyfi yerinde, ama bana gülümsüyormuş gibi bir heyecan, neşe ve hüzün basıyor.

2 Ekim 2012 Salı

ada hayalperesti

  umarım isteyen herkesin tilki, lemur ya da rakunu olur. bunlar çok güzel, içi dışı bir, yüreği temiz hayvanlar. umarım bende üçünden de ikişer tane olur. son bir saattir youtube'da izlediğim videolar ufak ufak dengemi bozmaya başladı. şeker'i yakalayıp rakun makyajı, tilki kuyruğu boyamak istiyorum, pıhhhlayıp kaçıyor.

  tatilden geldiğinde yaşadığın şehirde sonbahar bulmak ne harika bir hismiş. evin çevresindeki ağaçlar bir haftada sararmış, havanın kokusu bile değişmiş. hırka giymenin insana nasıl bu kadar huzur verebildiğini açıklayamıyorum kendime, ama bu aralar beni en mutlu eden şey hırka giymek. bir de koca gözlü lemurlar.

  tatil çok bereketli geçti, annem gözümün önünde dört kitap okudu, ben de iki. bir tanesi tanrılarla ilgili, yunan mitolojisini çok eğlenceli bir şekilde öğrettiği için yazarını iki yanağından öpmek istediğim kaldırım tanrıları (gods behaving badly) diğeri de patti smith'in hayalperestler'i. patti'nin bazı satırlarını tekrar tekrar okumak ve paylaşmak için işaretledim yine, en çok kullandığım kelimelere, içimden sayısız kez geçmiş hislere yine onun satırlarında rastlamak tuhaf ve iyi hissettiriyor.

  bazı tatiller akıl dağıtmaya ve bazıları akıl toplamaya yarıyorsa, bu kesinlikle bir şeyleri derleyip toparladı, renklerine göre ayırdı, katladı ve astı. ihtiyacım olanları ve hiç olmayanları çok net gördüm, o bitmeyen denize bakarken. zaten insanlar denize bakarken, denizden çok başka şeyler görürler, elbette ki bazı insanlar, bazı ruh hallerinde.

  son olarak bir gün, ada'da yaşamayı gerçekten isterim.

26 Eylül 2012 Çarşamba

25 Eylül 2012 Salı

hem mavi hem pembe

bazı zamanlar vardır, kıvamı mükemmel bir kahve, yanında kurabiye, yakınlarda kedi, en sevdiğin semtin en sevdiğin mekanında, hava hem güneşli hem rüzgarlı, cebinde paran bile çok var, evde hiç sorun yok, uykunu fazla fazla almışsın... ama bir şey eksiktir yine de o an.  

bir şeyin üçte ikisi ne kadar tamsa, o kadar tamsındır.

ve aynı anda da uzakta, çok uzakta aynı şeyleri hisseden birisi vardır. bir o kadar da mutlusunduır o yüzden.


23 Eylül 2012 Pazar

''artık ortaokulda değilsin''

  saçlarımı hemen şuan leylak rengine boyamaktan beni alıkoyan nedir, soruyorum sana iç ses? hadi tamamı olmasın, hadi yarısı olsun, uçları açık yeşil olsun, kahkülü uçuk pembe olsun. yaşımdan başımdan utanacağım yaşlara daha çok fazla zaman var diyorum kendime, 25'in üzerine çıkmak henüz hiç keyif vermedi. belki bir can dostun, bir nebze mantık taşıyan sözleridir alıkoyan, şuan kafamı gökkuşağına çevirmekten.

20 Eylül 2012 Perşembe

you are the best (so come back soon)



 sayıklar gibi ardı ardına aynı cümleyi yazıyordum ''hepinizi çok ama çok sevdim, inanın başka gerçeklik yok şuan içimde'' insan kısıtlı zamanı kaldığında (ya da kendisi öyle sandığında) ağzından çıkanlar ne kadar önemli, geriye dönüp baktığında. kendime bir kaos yaratmış ve sonra içinde boğulmuştum. hiç asi, bunalımlı, isyanlarda triplerine girmeyen ben, hayatının sonuna geldiğine ikna olmuştum 21 yaşımda. üç insandan birinin er geç yaşadığı psikolojik bir patlama noktası olduğunu bilmeden. hayatı algılayış ve yaşama tarzım bunu gerektiriyordu, ya da hiç sebebi yoktu, kendi kendine olmuştu hepsi, bilmiyorum. sadece psikolojimin çok bozulduğunu hatırlıyorum. ve başucumdaki mektupta yazdıklarımın son sözlerim olacağına ve onların tüm sevdiklerime bir teselli niteliği taşıyacağına inandığımı.

şimdi o mektubu bulsam ve okusam eminim gülerim. (gerçi annem epey derinlere saklamıştır) ''hay şapşal çocuk'' derim. ama o anın içinde hızlı hızlı iletmeye çalıştığım tek şey sevgiydi, çok zaman sonra geriye dönüp o günlere baktığımda, hayatımın ya da misyonumun ne olduğunu anca görebildim, sevgiyi iletmek. içimden mi çıkıyor, içimden mi geçiyor pek sorgulamadan. daha sonra da bilgiyi iletme çıktı ortaya, bilginin sevgi kadar önemli olduğunu, ya da en azından ondan sonra gelebilecek nitelikte olduğunu fark ettim. çünkü o bunalımdan beni ilk çıkaran en yakın dostlarımın özverili, hoşgörülü sevgisiydi ama, sonrasında özlediğim kitaplarımdan okuduğum her türlü bilgiydi, karnımı acıktıran, gözlerimi açan, daha fazlası için ayağa kalkma isteği veren. arkasından umut ne kadar da önemliymiş bunu fark ettim. bir insana hiçbir şey yoluna girmeyecek olsa bile, her şey yoluna girecek demek, elini tutmak, yeni planlar yapmak. birkaç ay içinde kendim ayağa kaldırılmış, bir ötekini ayağa kaldırmaya hazır haldeydim. daha sonra sık sık tekrarlandı bu, sık sık düştük ve kalktık, arka fonda en azından üç dört yıl geçti, biz fark etmeden. ne dedik şimdi, sevgi, bilgi ve umut. bir de hayal'i katıyorum. yapıtaşı olarak hayal. kafanı yastığa koyduğun an, eline fincanı aldığın an, gökyüzüne bakakaldığın an, hayal ve dua eşdeğer. bir ottan biraz daha farklı yaşamak için ritüeller gerekiyor biz hayalperestlere.

  çok sevdiğim bir kitapta, bir yerli kabilesi karşılarına çıkan herkese aynı giriş cümlesini kuruyordu ''sizi çok uzaktan gördük ve açlıktan ölüyoruz'' bu cümle yıllar önce kazındı aklıma, açlıktan ölüyor falan değillerdi, bu cümle bir karşılama, dostluk, bağ kurma ritüeliydi onlar için. benim de senden isteğim, sevgini, bilgini, umudunu ve hayalini her zaman paylaşman. ancak bu şekilde devam edebilirsin. hem hayatına, hem kendi hayatından sonra hayatın geri kalanına. ve bunları yapmadığım, ihmal ettiğim zaman dilimleri sonunda, aklıma, apar topar yazmış olduğum son cümleler geliyor hep, neyse ki o cümleler sonuncular değildi.

17 Eylül 2012 Pazartesi

yuvarlağın köşeleri


''Bekle dedi gitti
Ben beklemedim, o da gelmedi...
Ölüm gibi bir şey oldu
Ama kimse ölmedi...''

  Güne Özdemir Asaf kitaplarımı karıştırarak başladım. havanın bu kadar kapalı, rüzgarlı olmasını ve kahvenin güzel kokmasını fırsat bilerek. içime kimbilir kaç kez işleyerek çeviriyorum sayfaları. zekasına ve en kısa şiirlerine daha çok hayran oluyorum, bazı insanlar acı çekmek zorundalar, bir kez daha anlıyorum. sonra kuvvetli esiyor, perde havalanıyor, üzerimde garip bir hal var dünden beri, iyi geliyor. 

  ''sen bana bakma,
    ben senin baktığın yönde olurum''

diyor.

15 Eylül 2012 Cumartesi

started laughing histerically

   ilk duyduğum andan itibaren, koridorun ucunda, basit bir rock'n roll şarkısında dans eden adamı düşünüyorum. arkası dönük, silüeti hayal meyal, siyah beyaz bir görüntü. bir gündüzdüşüne daha çok benziyor, bir anıdan ziyade. ve ben onu yer seviyesinden, bir kedinin gözlerinden izliyor gibiyim bazen, eğer o an bir rüyadaysak. ki sık sık rüyamda dört ayak üzerinde, hızla, mutlulukla koştuğumu da görürüm, hangi hayvan olduğumu bilmeden, kedi olduğumu umarak. uçtuğumu hiç görmem. uçmayı hayal de etmem.

  ona en yakın hissettiğim an (kendime de en yakın hissettiğim an) 10 m2'lik atölyemizde, herkes dışardayken, horses'ı son ses açıp dans ettiğim anlardı. danstan çok bir deşarj olma ritüeliydi aslında, olabildiği kadar çok gürültü ve hareket istiyordum. ve patti, cidden ortalığı inletiyordu. sanırım insanın kendisine ait bir alanı olmasının en güzel tarafı, istediği an, istediği kadar dans edebilecek olması. kendime ait bir alan istemek için daha mantıklı bir sebebim yok şuan.


 

13 Eylül 2012 Perşembe

Arya ile bir başka gün



  bugün anladım ki gerçek bir prensesle karşı karşıyayız. evin içinde anne babasına ağlayan, huzursuzlanan minik çilek hanım, arabaya bindiği ve sosyal ortama girdiği anda uslu, hanım hanım, sessiz bir bebeğe dönüşüyor. önce anne'nin dişçi muaynesi sırasında, sonrasında da ıhlamur kasrı'nda seni hayranlıkla izledim yine. ara sıra gözlerini kocaman açıp, uzun uzun baktın, ben de sana baktım, yine o hiç bilmediğim kadar huzurlu his geldi içime yerleşti. ellerine baktım sonra, gördüğüm en ufak ellerdi, ama o ufak eller için olabilecek en uzun parmaklardı. o parmaklarla piyano tuşlarına, gitar tellerine, resim fırçalarına, tozlu büyük tarih kitaplarına dokunabilirsin. bir sürü kediye ve köpeğe de, yapraklara ve çimenlere de. ''her yerin olasılıklarla dolu olması''nın ne demek olduğunu tekrar tekrar keşfediyorum.

  annen daha önce görmediğim kadar parlak, mutlu, ışıltılı. sana bakarken içinin erimesini, en ufak sesinde yüzünde güllerin açmasını izliyorum. baban şimdiden gurur duyuyor yapacaklarınla, tüm ağlamaların o seni kucağına alınca geçiyor, ipek gibi bir uykuya dalıyorsun.

  bugün mozart ve nuri iyem'le tanıştın. mozart seni uzun uzun düşündürdü, kaşlarını hafifçe çatıp uzaklara daldın ve müzik alanında yapacaklarını düşündün sanıyorum. nuri iyem ise, önüne geçtiğin anda derin derin uyumana sebep oldu, sanırım batı resmi biraz daha fazla ilgini çekecek, ya da belki renklerini çok sevmedin, ama mavinin uyku getirdiğini herkes bilir.




  seninle ilgili her şey çok heyecan verici ve hayranlık uyandırıcı, çilek prenses.

1 Eylül 2012 Cumartesi

bugün


  bana ismimi veren,annemin ilham kaynağı, bundan bağımsız olarak ta sevdiğim, hemen hemen her şehrin en güzel halini aldığı, beni tüm yıla hazırlayan, dolayısıyla bana göre yılın asıl başlangıcı, hem de dünya barış günü olan eylülün biri. umarım mutlulukla ve yavaş geçer.

31 Ağustos 2012 Cuma

Sevgili Lady Lazarus



  Birkaç gündür yine çok kapıldım sana. Uzak durmam gerektiğini bile bile, kütüphanemdeki en değerli şiir kitaplarını indirdim önce. Havada boğulmak, suda boğulmanın yanında çok daha gerçek, derin ve yoğun. Bana iyi geliyor mu, gelmiyor mu yıllardır karar veremediğim halde, ''Suyu Geçiş'' neden hep yanımda, melankolimi paylaşman için mi, acını paylaşmak için mi çözemiyorum. sadece yazdıklarına kapılıyorum ve özdeşleşiyorum.

  Ted Hughes hakkında, sahildeki ufak klube hakkında, seni zehirleyen o fırın hakkında yazmak istedim önce. Hakkında çekilmiş tek filmi kim bilir kaçıncı kez izledikten sonra hele. sonra düşünmek bile istemediğimi fark ettim onları. hepsi birer araçtı, kelimelerin oluşmasında, senin onların aracılığıyla dibe gömülürken, yaratman için.

  ''Dikeyim ben'' bu kitaptaki sayfasını kıvırdığım tek şiir,

Yatay olmayı çok isterdim ama,
Kökleri toprakta olan bir ağaç değilim ben,
Yapraklarla donanmak için Mart geldiğinde
Mineral ve anne sevgisi emen,
Ne de güzelliğiyim bir çiçek yatağının
Görkemli bir resme benzeyen, hayranlıkla seyredilen,
Bilmeden taçyapraksız kalacağını yakında.
Ölümsüzdür bir ağaç, kıyaslarsan benimle
Çok daha şaşırtıcıdır, kısa bir çiçek başı
Birinin uzun ömrünü versinler bana, birinin yürekliliğini.

Bu gece serin kokular yayıyor ağaç ve çiçekler,
Varla yok arası ışığında yıldızların.
Arasında yürüyorum onların, hiçbiri fark etmiyor ama beni.
Uyurken tıpatıp onlara benzediğimi
Düşünüyorum bazen,
Düşüncelerim bulanık.
Uzanıp yatmak daha doğal benim için.
Açık bir iletişim içinde oluyorum gökle o zaman
Ama asıl son kez yattığımda bilinecek değerim:
Ağaçlar dokunabilir o zaman, bana ayıracak zamanları olur çiçeklerin


30 Ağustos 2012 Perşembe

ilk uyuyan



  iki gündür ağır ve güzel filmler izliyorum. derin düşüncelere ihtiyacım var, tercihen bana ait olmayanlara. demin bir başka güzel filmin sonlarına doğru bakışlarını fark ettim. filmi durdurdum, yastığımı yanına çekip ben de onu izlemeye başladım. bu bizim için bir rutin, bir uyku öncesi ritüeli. uykuya dalarken birbirimizi izlemeyi seviyoruz. gözlerimiz yavaşça kapanırken, birden aniden açıp ''hala orda mı'' diye bakmayı, ben ona fısıldarken ve o bana purrr'larken birbirimizi dinlemeyi, ilk uyuyana gülümseyip sonrasında derin bir uykuya dalmayı.

  bu bakışlarının fotoğrafını çektim bu gece, bu bakışlar benim için ''iyi uykular, yanındayım, sabah görüşürüz'' demek. ve benim her gün daha çok düşkünü olduğum bir kedim var.

28 Ağustos 2012 Salı

arya isminde bir kız

bugün hayatımda bir ilk gerçekleşti, bir bebekle tanıştım, gözlerinin içine uzun uzun baktım, minik elleriyle bir parmağımı tuttu ve kucağımda uyudu.

büyümesini izleyeceğim ve onunla pek çok şey yapacağımız için çok hevesliyim.

insan kendisini çok şaşırtabiliyormuş. bir bebek çok huzur verici olabiliyormuş. çok yakın bir arkadaşını bir anne olarak izlemek, inanılmaz keyifli ve etkileyiciymiş.

27 Ağustos 2012 Pazartesi

dışarda

dışarı çıkmak için eline bir fırsat geçer. bu fırsatı tepe tepe kullanırsın. kullandım.

altı tane elbise değiştirip, yarım saat özenle makyaj yapıp, sanki çok önemli bir yere gidiyormuşum gibi hazırlandım. aslında sıradan bir cumartesiydi, taksim, atölye ile başlayacak olan.

sonra yolum galatasaray'dan aşağı düştü, ne kadar da özlemişim o sokağı. casette butik önünden geçerken, indirim olduğunu hatırladım. küpelerini çok seviyorum, indirimdeki küpelerini daha çok seviyorum. eddie'nin küpelerinden buldum kocaman. kesin bir kaç kez takıp takıp vazgeçeceğim, sokağa bile çıkamayacağım.

biraz daha ilerde çizgi romancımız var, gitmeyeli en az bir yıl oluyor. içeri girdim ve o güzel kokuyu duydum, marvel kokusu dediğim. elbette ki batman, cat woman hatta bane için özel çıkarılmış pek çok anlamlı ve anlamsız seri, dergi, kitap gelmiş. tankgirl'ün görmediğim özel kalın kitapları, fiyatını sorup aynen geri koyduğum kocaman bir star trek quiz kitabı, eski ve ince dylan dog'lar. bir saat kadar aç bir şekilde hepsine baktım. derken o'nu gördüm. spidermanlerin arasında, apayrı bir şekilde arada sıkışmış bana bakıyordu. marvel'ın çıkardığı jane austen serisinden ''sense and sensibility''... bir süre ''bu ne zaman çıktı'' ile ''bunun burda ne işi var'' arasında gidip geldikten sonra kasaya koştum. kese kağıdında mis gibi yeni çizgi romanım, atölyeye gittim. çatıya çıktım. çay koydum. hava rüzgarlıydı, caddeden farklı olarak. ve ben de farklıydım, son bir haftadan epey farklı olarak.

ve günün geri kalanında ve gecede de çay teması vardı, bergamot kokusu, rüzgar, insana iyi gelen her türlü sıradan mutluluk.



22 Ağustos 2012 Çarşamba

üzgünüm eskisi gibi değil lunapark

 Büyük Ev Ablukada şarkılarından alıntı yapmak hoş karşılanmıyor artık değil mi? Ama ya çok ihtiyacım varsa şuan, hatta tek ihtiyacım olan sözler onlara aitse? Belki o zaman kabul edilebilir.

  İnsanın kendi yarattığı çaresiz ruh halinde, kapana kısılmış halde nefes almaya çalışması yeterince zorken, bir de çözümler bulmaya çalışması. hiç işe yaramayacağını bile bile.

  Artık sağlık bozulmalarını kaldıramıyor bünyem. kendi sağlık bozulmalarım o kadar sorun değil, ama sevdiğim insanlarınki zor, içinden çıkılmaz. ve yaşlar büyüdükçe sağlık bozulmaları da ciddileşiyor, ''geçmiş olsun''la geçmiş olmuyor. iki elin çenende izliyorsun iç çekerek.

  Yaşam şeklini değiştirmeye çalışmak apayrı bir konu. o kadar büyük bir kütle ki yaşam şekli, yerinden kımıldamıyor, yuvarlanmıyor, yeni bir şekle dönüştürülemiyor. ve tüm sorunların sebebi olarak dikiliyor tüm heybetiyle. ''Yaşam şekli''. Tekrarlayıp duruyorum. Sanki bir değişken yerinden kımıldatılabilse, diğerleri de peşi sıra gelecek, o kütle apayrı bir forma dönüşecek.

  Kendimi biraz daha iyi hissettiğim zaman, temiz bir sayfaya bir liste yapacağım. ama şimdilik, yaşam şeklim ve sağlık sorunları kadar sabitim.

  Ve yaşam şekillerimizin, sağlık sorunlarımızın mahfettiği tüm güzellikler için, çok üzgünüm. İnsan her zaman bir lunapark'a sahip olmuyor.

21 Ağustos 2012 Salı

Myosotis arvensis



  beni bu kadar iyi tanıyan, mutlu edilmeye ihtiyacım olduğu anda yanımda, telefonumda, posta kutumda beliren,  şehirlerin önemsiz kaldığı, kendimi çok uyanık sanarken gerçekten sürpriz yapmayı başaran ve hiç yalnız hissettirmeyen güzel dostlarım için minnet doluyum.

  27 çok büyük, hiç hazır değilim.

  ama bu insanlar yanımda olmaya devam edecekse, anlaşmış gibi hepsi harika kitaplar ve defterler hediye edip ilham kaynakları yaratacaklarsa, en güzeli ise,

  doğumgünü pastamdaki mumları üflerken, dilek tutmayı unutacak kadar sarhoş ve mutlu olmamı sağlayacaklarsa,

  35 ya da 40 olmak ta pek önemli değil.

  o masada çevremde olmayan ama varlıklarını ve iyi dileklerini yanımda hissettiğim dostlarım da dahil, iyi ki birbirimizi bulmuşuz...

19 Ağustos 2012 Pazar

Gökçeada yazısı



  benim pek sevmediğim az sayıdaki Ege beldesinden biriydi Gökçeada. 10 yıl kadar önce gidip, her yerin çorak, ıssız, terk edilmiş görüntüsünden çok sıkıldığımı hatırlıyorum, bir de terk edilmiş bir rum köyünde yaşadığım korkuyu. onun dışında başka bir şey kalmamış aklımda ki, şiddetle karşı çıktım ve tereddütlerle ikna oldum.

  çok güzeldi.

  aklımda kaldığı kadar çorak, ıssız hele de terk edilmiş, hiç değildi. sıcakkanlı ve sohbete düşkün insanlarını, daha adaya gelir gelmez gördük, bir yerde azıcık dursak, beklesek, yanımızda adayı uzun uzun anlatmak üzere birileri belirdi. her yemek yediğimiz yerde, yemeği yapanın kendisi mutfaktan gelip, tatlı tatlı sohbet etti. insanların olmadığı yerler, aklımda kaldığı gibi çok fazla. merkez, kaleköy, eşelek, rum köyleri dışında fazla bir yerleşim yok. yol kenarlarında bir zamanlar çok güzel olduğunu tahmin ettiğimiz evlerin sadece bir duvarı, bir yıkıntısı kalmış. tüm tepeler, bitkiler, kayalar keçilere ait. bu kadar çok ve güzel keçiyi bir arada görmemiştim, günün her saati yol kenarında bir şeyler kemiren keçiler arasından ilerliyorsunuz.

  yemekler ise ayrı bir paragrafı hak ediyor. kırmızı et seven insanlar için burası bir cennet, kuzu yemeklerinin meşhur olduğunu gelmeden önce okumuştum. oturduğumuz yerlerde de ''ne tavsiye edersiniz'' sorumuza, cevap hep ''kuzu tabii ki'' şeklinde geldi. kuzu pirzola, kekikli ve acılı ada kuzusu ve patlıcan ezmeli kuzu incik bir yıl boyunca rüyalarımı süsleyecek. mezeler de bir başka güzellikti, deneyebileceğimiz ne varsa denedik. Ege ve Akdeniz'deyken her bulunduğu yerde tüketilmesi elzem olan deniz börülcesi yine harikaydı. Girit ezmesi, ilk defa iki yudumdan fazla, tam olarak iki kadeh içmeyi başardığım rakının yanında harika giden, tuzlu, peynirli, otlu harika bir meze. karides güveç, en sevdiğim deniz ürünlerinden ahtapot salatası, en çok restaurant sahiplerinin  ''küver'' dediği, ikram anlamına gelen kurutulmuş domates, ceviz, fesleğenden oluşan ezme aklımda kaldı. sabah, akşam ve öğlen sadece bu mezeleri yiyerek beslenebilirim.

  Ada'da wind surf ve kite surf merkezleri var. Gökçeada Surf Okulu, kesinlikle ve gözüm kapalı önerebileceğim bir merkez. sadece konumu bile yeterli, adanın en tenha ve sessiz yerinde, upuzun, bomboş bir kumsaldaki tek merkez. sahilde uzanırken, önünüzde bir sağa bir sola ilerleyen rengarenk surf yelkenlerini izlemekten, önünüzdeki kitap öylece, açık bir şekilde kalakalıyor. bir çok kez ''bugün bitiriyorum'' diye açtığım kitabı, önümdeki canlı surf televizyonunu izlemeye daldığım için, sayfa ilerleyemeden kapadım. deniz, benim ideal deniz kavramıma çok uyuyor. Bozcaada'nın dondurucu soğuk denizinden çok daha sıcak, Assos denizi gibi sıcaklığı, ama dalgası çok daha normal. bazen çarşaf gibi dümdüz, bazen ufak dalgalar, her yer kum, her yer güzel deniz kabuklarıyla dolu. bu kadar çok keyif aldığım ve tadını çıkardığım az deniz kıyısı var.

  Efi Badem pastanesi ve muhteşem kurabiyeleri, merkezdeki Gökçeada şarabı ve reçelleri satan, ufak dükkan (sakız reçeli, gelincik reçeli, yabanmersini şarabı tavsiyemdir) öğlen yemekleri için her gün zeytinyağlı ve sebze yemekleri yapan çok tatlı teyzelerin olduğu Hanım'ın yeri, akşamüstü ve akşamları gitmek, güzel bir kuzu yemeği yemek için Saklı Bahçe, denize girmek için Eşelek, özellikle de Gökçeada Surf Okulu önerilerim arasında. Ada'ya arabayla gidin, ıssız ve sessiz yollarında güzel yolculuklar yapın, camları açıp tüm kekik kokusunu içinize çekin. güneşin batışında güzel bir şarap ya da mojito ya da ne bileyim ice-tea ile keyif yapın, Türkiye'nin en batı noktasında gün batımını izleyin. yanınıza kitap, defter, kalem alın, çünkü çok ilham verici, rüzgar pek çok şey hatırlatıyor ve yaratıyor. ve gece vakti, hiçbir şehir ışığının bozamadığı yıldızlı gökyüzünü seyredin, biz fark etmeden ne çok yıldız, sürekli ve etkileyici biçimde kayıyorlar. gökyüzündeki toz bulutları bile görünüyor, en heyecan verici görüntülerden biri. ve yine, çok fazla dilek tuttum.





 şimdiden bir yıl sonra tekrar gitmenin planlarını yapıyoruz, bu planlara asla uyulmadığını ve her yaz yeni bir yer keşfetmenin daha güzel olduğunu bildiğimden, bir daha ne zaman göreceksem, o zamana kadar, bildiğim en sessiz ve en huzurlu yer olarak aklımda kalacak Gökçeada.

geçen pazar bu saatlerde


  en yapmamam gereken hatırlama şekli, en kurmamam gereken cümle. '' geçen hafta bu saatlerde'' başladı. yine aklımı Ege yollarında bırakarak döndüm. çocukken gittiğim ve hiç sevmediğim Gökçeada'ya bayılarak, hayran kalarak. ve Çanakkale'de çok ufak bile olsa bir arazi sahibi olmak gerektiğinden emin olarak.

  evet, kendi kendime o cümleyi kuruyorum bir saattir. geçen pazar bu saatlerde... tatil yeni başlıyordu. hiç umut vermeyen ama çok neşelendiren bir şekilde, karşıdaki tepelere, denize yıldırımlar düşüyor, deli gibi bir yağmur sürekli yağıyordu ve her yer gri-maviydi. bir yandan ''ya bütün bir hafta böyle geçerse'' diyor, bir yandan da denize düşen yıldırımları izlerken çaylarımızı içiyorduk. sabahın 10'unda ada'nın merkezine inip açık bulduğumuz bir markete girip, tıkınmak için bir şeyler alırken de, yanımda getirdiğim tek hırkayı koca su birikintisine düşürüp küfürler ederken de, çok yakınlara inen yıldırımlara bakıp ''ya arabanın üzerine de düşerse'' derken de mutluydum içten içe. şimdi tam bir hafta sonra, aynı saatlerde, yine gri bulutlar var gökyüzünde, patlamak üzereler. ve ben ardı ardına aynı cümleyi sayıklıyorum.



 

6 Ağustos 2012 Pazartesi

toplumlar ve afyonlar

  dün tüm bir gün sırasıyla tapınak şövalyeleri, erken hristiyanlık, sion tarikatı, Jacques de Molay, Nicolas Flamel, Rosslyn Şapeli, İsa ve havarileri, Magdalalı Meryem, Tyre'li William, İskenderiye Kütüphanesi, Hypatia ve Paganlık üzerine ne bulduysam okumakla, izlemekle geçti. erken hristiyanlık, İsa ve Meryem yıllardır takmış olduğum konular. Dini açıdan değil elbette, tarihi ve daha önemlisi sanattaki tasvirleri ve betimlemeleri çok cezbedici, düşündürücü. ikinci sınıfta yaptığım bir resim sunumunda, duvarımı alakasız mesih ve havarilerinin kartpostalları ile bezediğim için, saygıdeğer bir hocamdan azar işitmişliğim de var. ama ona da söylediğim gibi, bu konu çok ama çok ilham verici. kulaktan kulağa anlatılan, yayılan, kitleleri zapt eden bir durum var, üstelik anlatılan kişilerden hiç te aşağı kalır yanı olmayan ressamlar, heykeltraşlar ve mimarlar, bu inancı körüklemek için şuan hala hayranı olduğumuz gotik,barok,rönesans,maniyerizm eserlerini yaratıyorlar. nasıl peşinden gitmezsin ki bu düşüncenin. hayranı olmak için değil, öğrenmek için gidersin.

  paganlık zamanında bilimin ve felsefenin harika bir şekilde gelişmesi, iskenderiye kütüphanesi, raphaello'nun athena okulu'nda resmettiği tüm filozoflar, platon ve aristoteles'in öğretilerini geliştiren ve düzenleyen bilim adamları ve bilim kadınları, başka bir araştırma konusu olarak akşam saatlerinde belirdi. annemin önüme koyduğu ''hristiyanlığı değil, bunları araştır'' dediği Agora (2009) filmi, konuya azıcık ilgisi olan, olmayan herkesin izlemesi gereken bir film. paganlığa her zaman sevgim ve saygım oldu, hatta benimseyebileceğim ve mantıklı bulduğum az sayıdaki inancı yaşama şeklinden biri. bu film, paganlığın sonunu ve hristiyanlığın ortaya çıkıp, Emek'in dediği gibi büyük bir vandallıkla ve yobazlıkla, dört yüz yıl boyunca oluşturulmuş muhteşem bir kültürü ve birikimi yok edişini anlatıyor. ve elbette Hypetia adındaki, tarihin ilk bilim kadını, matematikçi, filozof, sorgulamadığı hiçbir şeyi kabul etmeyen ve inanmayan, harika bir kişiliği.

  Tapınak şövalyeleri ise, gerçek hikayelerini Tyre'li William'ın yazılarından (1130 civarında yaşamış bir tarihçi) öğrendiğimiz, geri kalan her şeyin uydurma, abartı ve hikaye olduğu bir konu. Sion tarikatı ise Dan Brown'ın süslediği ve Fransız, aç gözlü, kral olma hevesindeki soylu bir ailenin 1980'lerde ortaya attığı uydurması, bu durum National Geographic tarafından ''Da Vinci şifresi çözüldü'' belgeseliyle kanıtlanmış 2009 yılında. Tapınak Şövalyeleri, yani Templers ise, Kudüs'e giden zengin yolcuları koruyan, bankacılık ve çek sistemini ilk defa kullanan, daha sonra zapt edilemez biçimde güçlenen, ve sonunda Fransız kralının gaz vermesiyle, Papalık tarafından aforoz edilen ve işkencelerle yakılan, 300 yıl kadar tarih sayfalarında görülen bir oluşum. Haçlı Seferlerinde en parlak dönemlerini yaşıyor ve Kıbrıs'a kadar geliyorlar, ki bugün bir çok sayfada karşımıza Mason kelimesiyle yan yana çıkmaları da o zamanlarda maddi olarak inanılmaz şekilde güçlenmeleri ile başlıyor.

  okuduklarımı unutmamak için buraya bir özet yazdım, internet o kadar sınırsız bir kaynak ki, bir yerden sonra doğrularla yanlışlar birbirlerini götürmeye başlayabiliyor, o yüzden her zaman basılı ve belgeli kaynaklar üzerinden araştırma yapmak daha güvenilir. bu hafta alacağım kitap listesi oldukça verimli, Alkım'da kitap seçerken İskenderiye Kütüphanesi'nde olduğumu var sayacağım.

4 Ağustos 2012 Cumartesi

Pek sık yapmadığım bir şey

  Durup düşünmeme ve bunları yazmama sebep olan yaprak'a teşekkür ederim.

  Kedim, muhteşem ve ilham dolu annem, sanat kitaplarım, şiir kitaplarım, en uzaktaki yakınlarım, dostlarım, en sonunda bitmiş olduğu için ergenliğim, hayal dünyasında geçen çocukluğum, büyümüş olduğum bahçeli ev, balkondaki tüm bitkiler, annemin rönesans kitaplarını önüme koyduğu gün, istediğimi yapmama, okumama, inanmama her koşulda izin veren ailem, kapalı ve rüzgarlı havalar, uzun ve kısa yolculuklar, sevgilim olan çocuk ve o çocuğun güzel elleri, ilham kaynaklarım, yıllar boyunca doldurduğum tüm defterler, yıllar boyunca dolduracak olduğum tüm defterler, ucu yeni açılmış 2b kalemler, Leonardo Da Vinci, bir yerlerde hala 10 yaşımdaki haliyle var olan Gölköy, iskeledeki çocuklar, başım sıkıştığında açabileceğim her telefon ve yazabileceğim her mektup için.

Şükran dolu olduğumu hatırladım. daha çok hatırlamam gerektiğini fark ettim.

Evet bugün, dünden tamamen farklı bir gün. ve dünyanın en şaşı kedisi, yağan yağmurdan ve esen rüzgardan, en az benim kadar hoşnut, yanımda havayı kokluyor.

3 Ağustos 2012 Cuma

gerçekte


  dalgalar halinde geliyor. dalgakıransız bir ortamda. arada dindiği de oluyor, dış etkenlerin yardımıyla, bazen, nadiren. nadirenden bir adım sonrası hiç olduğu için ürküyorum, tahammül adım adım olduğu için, adımların her birini tek tek yaşamış olduğum için. her tecrübeli insan gibi korkuyorum. tecrübesiz korkunun var olduğuna inanmıyorum. inandıklarımın tümünü hatırlamıyorum. bir kısmı çok güçlüydü, derinlerde hala öyle olmalılar. dış etkenler ve iç etkenler zapt ediyor onları. en çok soyut, boş ve deli kavramlarından korkuyorum. her biri ilerleyen yıllarda aşmam gereken yüksek tepeler olarak önüme çıkacak. onların bir çukur değil de tepe olduklarını düşünmeyi tercih ediyorum. yükseklik, alçaklıktan daha baş edilebilir.

bu aralar sana o kadar çok ihtiyacım var ki. buradaki sen hep değişiyor. ama bir adet sen'in (en az bir adet) eksik olduğu kesin. yazlar hep bu kadar zor değildi. daha kolayları oldu. daha kalabalık ve daha rüzgarlıları kesin oldu. bu sefer hepsinin yerinde düşüncelerim var. ve başkalarının düşünceleri.

çok sevdiğim bir şarkıda, çığlık atacak boş bir odaya ihtiyacı olduğundan dem vuruyordu kadın. çok sevdiğim bir kitabın başlığında da kendine ait bir odaya. kendime ait bir odam olsa çığlık atmazdım muhtemelen.

sana çok ihtiyacım var'daki sen, şuan yanımda olsaydın, o sen'in hangi sen olduğu da pek önemli değil, şeyler tuhaf bir biçimde yoluna girebilirdi. onun yerine kendime ait olmayan bir odada, dışarı çıkmayacak olduğum halde abartılı bir makyaj yaptım, gereksiz sohbetler açtım, gökyüzünü izledim. arada teselli veren koyu gri bulutlar vardı.

dalgalar halinde geldi hep bu hafta.

31 Temmuz 2012 Salı

zamanın ötesinden gelen edit

hayır anne,

bir kaç hafta önce, bir takside tüm gece ordan oraya gezip, 600 lira ödeyip inmedim. o öylesine bir hayaldi.

onun yerine bozcaada'da bir kaç gün kalmayı tercih ederdim.

26 Temmuz 2012 Perşembe

so young, so god damn young


  kaybolup gitmiş bir şeyleri, bazı anları çok ama çok özlerken, karşına çıkan bir görsel, hem çok güzel, hem çok ağır gelebilir. güldürebilir de, aynı anda.

  en çok, kahkahalarla güldüğümüz anları hatırlayacağım. ve öfkeyle tartıştığımız. ve değişen ikililerin sürekli tek kalmış birliye cephe alışını ve üzerine abanmasını. altta kalanın canı çıksındı ama kimse altta kalmazdı. hala cool'uz ve hala kedi'yiz ama üç sayısı artık tek'lerden oluşan bir halde. biraz soyut, tam şey yapamadım ama siz zaten biliyorsunuzdur eminim.

22 Temmuz 2012 Pazar

pes ya da pas, bir raket.

suskunluk. ifade gerektirecek bir yaşam belirtisi göstermemenin sonucu oluşan suskunluk.

nasıl ve neden ifade etmeye ihtiyaç duyayım ki, ''hiçbir şey yapmadığımı'' insan önce bununla yüzleşmeli değil mi, belki gerisi daha kolay geliyordur. ama aynı insan yapması gereken çok fazla şey olunca, çok fazla şey yaptığı yanılgısına da düşüyor. burası biraz karışık. ama artık terapiye inanmıyorum.

aslında sadece topları karşılıyoruz ve pas atıyoruz. yeni kararlar aldığımızı, daha da komiği bunları uyguladığımızı düşünürken, tek yaptığımız gelen beklenmedik, ani topları, tutmayı bile bilmediğimiz bir raketle karşılamak ve savuşturmak, şansımız varsa. ve yenilerini beklemek.

 eğer siz böyle değilseniz, topları karşılamak ve geri yollamaktan fazlasını yapabiliyorsanız kendi hayatınızda, sizin adınıza mutluyum. normal zamanda biraz kıskanırdım da, ama kendim, dostlarım, ailem ve yakınımdaki kediler bile, bu aralar pek halsiz, pes noktasına yakın. pas ve pes. ne kadar yakınlar. ne kadar uzaklar.

8 Temmuz 2012 Pazar

doğmamış cümleye mektuplar



  kafamdan geçenleri, geçtiği an söylemeyi bırakmam lazım. bu artık bir gereklilikten çok, huzurum ve huzurları için bir şart oldu. ben ve insanlar. ben ve cümleler. hata yapıyorum, farkına varıyorum ve daha beterlerini yapıyorum. bu durum birkaç yıl sonra uzaktan izlendiği zaman keyif verici olabilir ama şuan yarattığı tek etki, gözlerimi kapatıp, kaşlarımı çatıp, kendimi sıkıp ''ah!'' demem şeklinde.

hatalar yapan, pişmanlık verici cümleler kuran halime hiç aldırmayan, o halimle çok iyi geçinen arkadaşlarımla olduğum zaman.... bir cumartesi öğleden sonrasında, üsküdar'da ufak bir odada, yan yana dizilmiş, ev yapımı margarita'ları içip, cate blanchett'ın başrolünde olduğu güzel bir filmi izlerken, sonrasında sanat dünyasının en rezil örneklerini konuşurken, gülerken ve tıkanacak kadar çok yerken... bu sorunlar siliniyor. çünkü insan ait olduğu yerdeyken, hataları ve zararları önemsiz, hatta güzel bir kenar süsü. ama yabancı dünyanın içindeyken, her cümle kurduğumda, araba farına karşı koşuyorum.

susmayı, sakince dinlemeyi, cool bir gülümsemeyle uzaklara bakmayı başarabilen insanları, hafifçe, içten içe kıskandığımı inkar etmeyeceğim.

27 Haziran 2012 Çarşamba

şöyle bir şey var, yeni.

http://wearetheband.tumblr.com/

https://www.facebook.com/wearethebandtumblr

bir şey siyah beyaz olduğu zaman, gerçek halinden  ''de/daha''  cool, şık ve çekici görünüyor isimli tezimin görselleri. gelin canlarım, su çok güzel.

24 Haziran 2012 Pazar

ola da bilir di



  20-25 yaşlarında genç bir kadın. sosyal hayatı falan çok aşırı değil, haftada en fazla iki gece çıkıyor. o yüzden birkaç ay önce karar vermiş, para biriktirmeye. iki ayda 600 lira kadar biriktirmiş. o da bir şey. hiç yoktan iyi.

  sonra dün, akşamüstü uyanmış. hava çok sıcak olduğu için, gündüzleri aralıklarla uyuyor. öğlen, öğleden sonra, akşamüstü, bölük pörçük uykular. akşam 8 gibi, hazırlanmış, kısa bir şort, uzun bir atlet, hiç takı yok, güneş gözlüğü de yok elbette, makyaj olarak da kopkoyu çekilmiş siyah göz kalemi. pembe allık.

  evden çıkıp taksiye binmiş. bakırköy'den. emirgan'a gidelim demiş. müzik çalarının kulaklığını takmış, arka koltuğa güzelce yayılmış ve camı da açmış. yüze çarpan serin rüzgar. hole, garbage, pj harvey, alanis morisette'in eski, gürültülü, güzel şarkıları. güzel kadınların güzel sesleri. havayı içine çekerken, yine kafasında görüntüler oluşuyor, kadın şuan sahnede, o şarkıları söyleyen kendisi, mikrofona bağırıyor, gitarı muhteşem sololar atıyor ve konser çok kalabalık. gözlerini açıyor, sahil yolu ve denizin üzerindeki gemilerin oluşturduğu yakınlarda bir şehir var yanılsaması. belki gözleri kapalı kalsa daha iyi. sonra ani frenler, kornalardaki istikrarsız yükselmeler. karaköy biraz sorunlu. ama sorun değil. gece çok güzel ve serin. biraz daha ritm gerektiği için moloko, air, charlotte gainsbourg, beck, the xx.. her şarkıda şehir uyum sağlıyor müziğe. taksicinin görüp görebileceği en mutlu müşteri bu kadın. ne müziğine karışıyor, ne yolu saçma bir şekilde uzatmasına, ne hızlı kullanmasına. hatta hepsi daha iyi, daha istediği gibi, kendi atmosferini yaratması için, arka koltukta. 60 lira verip iniyor arabadan. emirganda, denizin önünde şöyle bir iki dakika dikiliyor, sonra yolun kenarından başka bir taksiye biniyor. rumeli hisarına lütfen. ve sonra. oraya kadar, patti smith. yol boyu. helpless'ı söylerken patti, kadının huzurdan gözleri dolmuş olabilir. ya da yüzüne çarpan havanın güzelliğinden belki. orası net değil. sonra. lütfen yeşilköy'e diyor yeni taksiciye. emin misiniz çok yazar? eminim, lütfen olabildiği kadar yolu uzatarak gidelim. yeşilköy, çocukluk. en eski çocukluk. ilk çocukluk. oraya varana kadar, badly drawn boy. biraz daha charlotte. hatta biraz eski anı, biraz no doubt'ın ska punk zamanları. ama hayır offspringg' hiç girilmeyecek, o fazla eskiye fazla derinden bir dönüş olurdu. ve yeşilköy'de, her yer o kadar değişmiş ki. okuldan kaçıp gelinen çarşıda yeni açılan lüks yerler, cafeler. balıkçı hala duruyor ama. eski birkaç ev de, iki katlı, bahçe içinde. yeşilköyde yeni bir taksiye binmeden önce, parkta oturuyor 10 dakika kadar. sonra yeni bir taksiye binip, sarıyer'e lütfen diyor, ve evet, fazla yazacağını biliyorum.

  kadın o gece 600 lira harcıyor sabaha kadar. içkiye, yemeğe, sinemaya, konsere, arkadaşlarla ve sevgiliyle harcamıyor ama ilk defa, bir cumartesi gecesi. sadece yollara harcıyor. her köşesine istanbul'un. sırf yolda olmak, serin hava ve takside olmanın hissettirdiği rahatlık için. kendi tuhaf zevki için. sabahın erken bir saatinde, beşiktaştan biniyor taksiye, bakırköye diyor.

evin kapısını açarken çok yorgun, çok mutlu, başka bir gündüz uykusuna hazır.

 

18 Haziran 2012 Pazartesi

ihtiyaçlar

bu sabah Fransa'ya gitti. söz verdiğim üzre hiç drama queen'lik yapmadım. efendi gibi sarıldım, öptüm, yolcu ettim. biliyorum ki ona çok iyi gelecek, hem iş yaşamı için, hem hafif bir tatilimsi olacak. Cannes dediği zaman aklıma ilk gelen şey hep Brigitte Bardot. ve onun Cannes sahillerindeki şuh fotoğrafları. zaten bulabilirse, o dönemlerden kalma kartpostallar istedim. belki arkalarına bir şeyler de yazar, çerçeveye koyarım, yeni odamın bir duvarını açık mavi ya da pastel yeşiline boyayım, önüne beyaz ahşap bir raf yaptırıp, bir sürü çerçeve dizmek istiyorum, hepsi de siyah beyaz fotoğraflar. Brigitte Bardot, Patti Smith, John Lennon, Virginia Woolf, Modigliani, uzaklardaki sevdiklerim, güzel yüzler, dört bir yandan bana gülümseyen yüzler.

yeni bir odaya ne kadar çok ihtiyacım var. ''Kendime ait bir oda''ya. ve bu sefer bomboş.

ihtiyaçlardan biri de denize bakmak. tatil yapmak değil, bir tatili hak edecek bir tempoya ve strese girmedim çünkü. sadece uzaktan denizi izlemek ve insansız bir yerde, bir gün geçirmek. bu yeterli.

ve bir de üzeri kremalı, karamel soslu, starbucks frape'si. günde üç öğün buna ihtiyacım var. günde bir kez tüketmek yetmiyor. bikinileri ve plajı düşünmemeye çalışıyorum, her önüme gelen yiyecek ve içeceği tüketirken.

ve bir de, sinsi gülümsemeli, kinayeli sözler eden, rahatsızlık verici erkekleri sevmiyorum. kötü bir kalbi olduğunu açıkça görmüş olduğum, kendimi arındırdığım kimseyi, tekrar, yeniden görmeyi sevmiyorum aslında. sevdiğim mekanlardan vazgeçmek çok kolay geliyor, kötü bir kalple karşılaşmaktansa. isteyen herkes kazanabilir, isteyen herkes her şeyin sahibi olabilir. benim artık tek istediğim, kendime ait bir oda. ah bir de kremalı, buzlu bir kahve.

16 Haziran 2012 Cumartesi

kadınları çıldırtan erkekleri vuran kadınlar



  neden tutuklandığını bilmiyorum bu kadının. adını bile bilmiyorum. sadece karşıma çıkan bir sayfada ''tutuklanan kötü kızlar'' gibi de saçma bir başlığı vardı sanırım, bu üçleme karşıma çıktı. çok eski fotoğraflar da vardı. 1920'lerde tutuklanan kadınlar, çok ilginçti. korseli, pudralı, saçları yapılı ama tüm o zerafeti içinde kocasını zehirlemiş mesela, ya da sapık bir herife tüfekle iki el ateş etmiş. chicago müzikalindeki muhteşem sahne geliyor aklıma. çizgiden çıkmış, motoru yakmış, dellenmiş kadınların hikayelerini seviyorum. erkekler sadece yardımcı oyuncu bu hikayelerde. dolu bir bardağı taşırmak ya da şalteri attırmak dışında bir etkileri yok. ki zaten çoğunun genel rolü bu, ilişkide, evlilikte, hayatta hatta.

üç seferinde de tutuklanması zerre kadar umrunda olmayan bu kadını sevdim, ne yaptığını, kimin canını yaktığını umursamadan. tuhaf bir empati, ön yargılı bir sempati besledim.

Playground Love



   arabada gidiyoruz, akşam. 10 dakika önce doldurduğu Air cd'si çalıyor. Talisman'ın ağır ve huzurlu ritmleri. bir süre sonra çok ve boş konuştuğumu fark ediyorum. ''an'' o kadar sakin çünkü. ve o direksiyondayken ben ne kadar huzurlu, ne kadar her yere gidebilir haldeyim. dış hatlara geliyoruz sonra. Kopenhag, Barcelona, New York reklamlarını görüyorum, ışıkları, tabelaları ve bavulları. dış hatlar kapısına 31 ocakta gelmiştim en son. bugün orda olmak, birisini beklemek, pek çok başka düşünceyi beraberinde getirdi.
pazartesi tekrar gideceğim oraya, bu sefer onu yolcu etmek için. Fransa'ya. umarım Fransızları sevmeye devam ederim. çünkü sevmeye bu sene başlamıştım.

giden yakınlarımın arkasından el sallamayı seviyorum. severek yapıyorum yolcu etmeyi.

ama böyle günlerde içten içe, yolcu edildiğim günleri hayal ediyorum. mutlaka yeni bir hayat kurmaya doğru gidiyor olmam şart değil, hatta hiç gerekli değil. kapıdan geçmek, uçağa binmek ve uzağa gitmek, kafamdakilerden, evimden, alışkanlıklarımdan uzağa.

sen ve ben araba yolculuklarında o kadar iyiyiz ki, uçak yolculukları için hayal kuracak cesareti buluyorum. Rodos'a vizeler kalkmış. Prag'ı hep görmek istedim. Dubrovnik ne kadar tatlı burdan bakınca.

9 Haziran 2012 Cumartesi

çok değerli hissetmek



  fark ettim ki, çok değerli hissetmek ve çok değerli olmak aynı şeyler. tüm mesele doğru dostlara, doğru sevgiliye, aileye, hayvanlara, bilgiye ve ilhama sahip olmak.

  ama dostlar her zaman önce. zamanla, dinlemekle, konuşmakla, kendini açmakla ve hayatına almakla, herkes dost, herkes birinci dereceden yakın. bunu henüz keşfetmemişler için bir şey yapamam, keşfedenler için ise minnet doluyum.

  bugün beni çok mutlu eden iki harika kadına teşekkürler.


  bu arada birisi 2 mayıs'tan, birisi de 27 mayıs'tan beri bir şey yazmıyorlar sayfalarına, ispiyonlamak gibi olmasın. satırlarınıza da ihtiyacım var. sizi seviyorum.

30 Mayıs 2012 Çarşamba

Four Trees



  Bu gece Egon Schiele'm tuttu. göresim, sevesim geldi. Bazı ressamların resimlerine bakarken, keyfi yerinde mi, acı mı çekiyor, kara kara düşündüğü bir şeyler mi var, hatta evli mi, evliliğinde mutlu mu, fakir mi, yemek almak yerine boya mı alıyor üç kuruşuyla... anlayabiliyorsunuz. hissedebiliyorsunuz. Schiele de öyle bir ressamdı, gencecik yaşında, genç eşiyle beraber, salgın hastalıktan gidivereceğini, yaşarken de sefalet içinde, dertler içinde ama tutku ve coşkuyla dolu olduğunu bütün o çarpık duruşlu, egzantrik kadınları anlatıyor. onlar anlatmazsa gökyüzü yanarken, sessizce ve zarif bir biçimde onları izleyen ağaçları, peyzajları anlatıyor. hissiz kalması zor resimler, hemen her ekspresyonistte olduğu gibi.

27 Mayıs 2012 Pazar

live long and prosper my dear


  puzzle parçalarının mutluluğu.

  derin nefes.

26 Mayıs 2012 Cumartesi

26



beklediğim bir şey vardı, o şeyin harika olmasını istiyordum, o şey harika olana kadar kesinlikle hiçbir şey olmayacaktı.

insanın yalnızken, okumak, çizmek, düşünmek ve yazmak için çok fazla vakti oluyor. ben vaktimi iyi değerlendirdim. yıllarca. nereden baksam sekiz tane bitmiş, kalın defter. neler hakkında yazdığımı hatırlıyorum, hatırladığım satırlar da var olduğu gibi. ''şimdi değil ama çok sonra, kendimi bıraktığımda, her şeyi unuttuğumda ve ellerine dokunduğum zaman gülümseyeceğim'' hep hayalperest bir kızdım.

 ve tüm o zamanlarda beklemeye devam ettim. harika bir şey olacaktı, eninde sonunda ve kendiliğinden. olana kadar, yazmak, çizmek ve düşünmek için çok zamanım vardı.


  bir şey oldu.


  ve beklemenin asıl anlamını, beklemenin ne kadar sonsuz bir kısırdöngü olduğunu ben o zaman öğrendim.
 

24 Mayıs 2012 Perşembe

Ne yapman gerektiği

  Sanata sığınmak zorundayız. Bu yaşımda, gördüklerimden, duyduklarımdan sonra, elimde kalan az sayıdaki gerçekten ve inanıştan biri bu. Adorno, Benjamin ve Lukacs'ın tartışmalarını hatırlıyorum, okuduğumuz, özet çıkardığımız, anlattığımız ne varsa, günün tuhaf bir saatinde aklıma geliyor hepsi. Sanat artık modernizm içinde bir ghetto, bir kurtarılmış bölge, belli bir kitle için, içinde var olabileceği tek kütle.

Kitleler ve kütleler üzerine de bir şeyler yazdım sonra. tekrar okuduğumda bana bile o kadar soyut geldi ki, şimdi buraya temize çekemiyorum. Onlar karışık, soyut ve kirli kalacaklar, ki bu da kitlenin doğasına uygun.

Sanata sığınmak zorundayız. içinde bulunduğunuz çevreden, toplumdan, şehirden, ülkeden ve dünyadan delirerek, bir ateş topuna dönüşerek ve yıldız patlamaları yaşayarak kaçmak istediğinizde, yaratacağınız ve içinde gerçekten bir yere ait hissedeceğiniz tek gerçek bu. hissedeceğim de diyebilirim. hissettiğim de.

Kendisini ifade etmeye yeltenmeyen bir insan olmayın. yanlış ifade etmek bile bundan iyidir, çünkü bir araç kullanmışsınızdır, doğru ya da yanlış, uygun ya da değil, bir araç, ifade için. cümle, renk, ses, nota, figür, fırça, öfke, drama, eylem, gürültü, görsel, işitsel, zihinsel. her şey olur, hepsi olur. ifade yollarını arayan ve bilen az insanız, sanat bir sığınma alanı ve varlığın anlam arayışı, günlük yaşamın sunduğu buluntu hislerle dinmeye müsait değil.

Günün ilerleyen saatlerinde biraz daha karmaşık ve anlamsız olanlarını defterime yazacağım. daha sonra Adorno ile tartışmak üzere..

23 Mayıs 2012 Çarşamba

değişkenler.

gelişime ayak uydurmak ile değişimi yadırgamak çok farklı birbirinden.

gelişim ne kadar gerekli ve mükemmel bir eylem ise, ve zor elbette;

değişim o kadar hızlı, acı, korkutucu, ötekileştirici.

gelişimi izlemek ne kadar keyifli ve gülümsetici ise,

değişimi izlemek o kadar dehşet verici olabilir. ve acıklı. ve elden bir şeyin gelmeyeceğini anladığın o an, sindirme anı, ''savaşı kaybettiğin'' an.

gelişim ve değişim ikiz kardeşlerdir. uzaktan bakan yabancı bir göz için neredeyse aynı, birebir hallerdir. çok, çok yakından tanıyan birisi ayırt edebilir ancak farklarını, aralarındaki derin uçurumu.

ve o kişi ''savaşı kaybetmiştir''  değişim her zaman kazanır, ezici, hızlı, acımasız değişim, gelişimi gölgede bırakır cezbedici halleri ile.

bu gece elim çenemde uzun uzun düşünürken, değişim ve gelişim üzerine,

çok ama çok yorgun hissettim. tahammülsüz. bezmiş. siz değişin, son hızla değişin, bunu yaparken muhteşem büyüklükte adımlar atarak geliştiğinizi sanın bir yandan, daha başarılı, daha sosyal, daha zengin, ''daha'' hissedin kendinizi. sahip olduğunuz en ''özel'' en ''değerli'' huylarınız, değişimin ezici ayakları altında unufak olup sizi sıradan ve özelliksiz ama verimli bir köle haline getirirken, bu değişimin tadını çıkarın. gelişmek adına ufak adımlar atan en yakınlarınızı bile yadırgar hale gelin. çünkü onlar değişmiyorlar. aynılar. bir yerden sonra kopmanız da gerekecek, muhteşem değişiminize hayran kalmadıkları için. ve muhteşem değişiminize ön ayak olan, paylaşan, şakşaklarıyla destek olanların kıymetini bilin. onlar sizin gerçek dostlarınızdan daha değerli, daha önemliler artık. yıllar önce tuhaf bulduğunuz, hiç hoşlanmadığınız, dalga geçtiğiniz insanlara büyük bir hızla dönüşürken, sizi arkanızdan itekleyen kim varsa, artık siz bir bütünsünüz. eski dostlarınız ise ötekiler.

ben bir süre resim yapmak istiyorum sakince. sizi görmeden.

ve aklımda hep, yıllar önce okuduğum bir kitaptaki söz: ''artık kendinize benzemiyorsunuz.''

13 Mayıs 2012 Pazar

en uzağa yollanan mektup

sevgili hanımefendi,

tanımadığım anneler içinde en çok sevdiğim. o kadar çok kutlamak isterdim ki sizi bugün. ve öncesinde ise tanımak. beni sever miydiniz bilmiyorum, belki hiç hoşlanmazdınız, tuhaf bulabilirdiniz, ya da fazla düşkün, fazla sevgi dolu, bilemiyorum. ama ben sizi tanımayı çok isterdim. büyük bir ölçüde de tanıyor gibiyim, hayal meyal, göz kararı, benzerliklerden, çocukluktan gelen izlerin dışa vurumundan, güzel bir yetiştirilme şeklinden çıkarımlarda bulunuyorum. ve bazen, bir fotoğrafa bakıyorum uzun uzun, siyah beyaz, kırılgan, kibar bir gülümsemeye, ve o yanaklara, çok iyi tanıdığım, çok sevdiğim, içime yerleşmiş o ifadeye bakıyorum. içimden konuşuyorum da, dinlediğinizi var sayarak. evet biliyorum, bazen çok şikayet ediyorum, çok dert yanıyorum size, ama bana iyi geliyor. ve şikayet ettiğim anlarda bile, minnet ve hayranlık doluyum size, bunu hissettiğinizi de biliyorum. tanıdığım en sorumluluk sahibi çocuk o. evet resmen çocuk, kaç yaşına gelirse gelsin öyle kalacak, o çocuk pırıltısı ve zekası hep olacak üzerinde. ve ben onu izlediğim anlarda (onu izlemeyi ve anlatmayı tuhaf bir görev olarak edindim, seviyorum bu görevi) içimden çok sık gülümsüyorum, yüzüne de gülümsüyorum bazen, o zaman çabuk şımarabiliyor. zaten çok şımarttım, size sık sık bunu da anlatıyorum, ne yapacağımı bilemiyorum çünkü. içimde öyle bir sevgi var ki, aslında annelik hissine çok yakın. ne yapsa yok edemeyeceği bir sabır, hoşgörü ve fedakarlık, ve aynı ölçüde bir heyecan. ah sizinle konuşabilseydim, o kadar iyi biliyorsunuz ki siz bu hissi, ona ilk baktığınız andan itibaren binlerce kat fazlasını hissettiniz çünkü. çok derinden, çok fazla hissettiniz ve o sevgi hala benim tanıdığım çocuğun gözlerinde var, içinde var, sahip olduğu en değerli his olarak saklıyor onu.


  belki her şey çok farklı olurdu. aklımın alamayacağı biçimde, her şey ama her şey farklı olurdu. onun hayatında, başkalarının hayatında. ama, yine aklımın almadığı ve almayacağı sebeplerden, her şey bugünkü halinde. gerçekten üzgünüm. ama inandığım çok güçlü gerçekler var, bildiğim, emin olduğum. o yüzden sık sık konuşuyorum sizinle, hiç tanışmadığımız halde. bu sayfaya evrenin sonsuz boşluğuna göndermek istediğim her şeyi yazdığım gibi, bunları da yazıp gönderiyorum. izlemeye ve anlatmaya devam edeceğim size. uzaktan uzağa hep hayranlık duyacağım bir kadın ve bir annesiniz, anneler gününüz kutlu olsun.


 her şeyin kırılacak kadar güzel olduğu anlar vardır.

  bu sabah ve öğlen, öyle anlardandı. önce upuzun bir yazıyla olan biten ne varsa anlattım, kendime de tekrar etmiş oldum. sonra baktım ki, herkesin kendi özel anları, kendi içindeyken daha değerli. ki bu bana sık verilen bir öğüttür. o yüzden hepsini seçip sildim.



 


6 Mayıs 2012 Pazar

tül perde

insanın cümle kuramayacak kadar yorgun olduğu pazar günleri vardır. özellikle pazar günleri. cuma ve cumartesi  boyunca, üzerinden kendi davet ettiğin heybetli ve acımasız tırların geçtiği, ve haftasonunun teoride bitmiş olduğu, kürkçü dükkanına döndüğün yorgun pazar günleri. makyajsız pazar günleri.

kendi sesimi ve görüntümü unutmak istiyorum.

3 Mayıs 2012 Perşembe

the music came first, my dear friend.



  ''hangi high fidelity kadınısın?''  isimli bir test olmasını, onu çözmeyi ve bu filmi izlerken kafamda oluşan soru işaretlerinden kurtulmayı gerçekten çok isterdim. tanıdığım muhteşem kadınlara baktığımda, çoğu laura, başroldeki sarışın. kafası karışık, zayıf ve ezik erkeğe tahammülü olmayan, acımasız olacak cesarete sahip, güçlü, karakterli. ben laura değilim, o kesin. ortak noktalarının olması seni o insana benzer yapmıyor bazen, malesef. en çok korktuğum charlie olmak, catherine zeta jones'un oynadığı. çevresine karşı ufak bir drama yaratıp, sanattan, edebiyattan, pek çok muhteşem şeyden, gürültüyle, herkesin gözüne sokarak, sürekli konuşan, ama aslında konuşarak içindeki boşluğu örtmeye çalışan, yalnız ve mutsuz kadın olmak. umarım charlie değilimdir, umarım kimse bana baktığında charlie'yi görmüyordur. sonra bir de titrek olan var, adını unuttum, oyuncusunu da unuttum, çok utanç verici bir dalgınlık ve unutkanlık problemi yaşıyorum bir süredir. titrek dediğim kadın, rob gordon'a karakter ve ruh hali olarak çok benzediği için hayatına girmiş olan, sonraki yıllarda psikolojik tedavilere ve insanın içini sıkan bir bunalıma gömülmüş olan, eski sevgilisine yavru köpek bakışlarıyla ''hayatında biri var mı?'' diye soran kadın. umarım titrek bir kadın olmam, o kadın olmak ta büyük bir trajedi olur. neyse ki listenin ikinci sırasında yer alan, masum ve tatlı, edepli sevgilisi değilim, o konuda içim rahat, bir de onun için kaygılanmama gerek yok. kaldı geriye üç karakter, bir dahaki izleyişimde kafa yormam gereken.

  işin tuhafı, bu kadınları, bu filmi, o muhteşem diyalogları izlerken, içten içe hep hangisine en yakın olduğumu biliyor olmam. büyük bir ihtimalle, bundan 10 sene sonra kabulleneceğim üzre, ben rob gordon'ım. takıntılı, geçmişe saplanıp kalmış, listelemeden düşünemeyen, her an için uygun şarkısı ve grubu bulunan, tuhaf, hafif rahatsız edici. böyle olmayı seviyor muyum, hayır, azıcık bile sevmiyorum. çoğu zaman en çok kendimi rahatsız ediyorum, sonra arkadaşlarımı, sonra sevgilimi, sonra ailemi, hepsi biraz rahatsız hep, benim saplantılı, tuhaf tavırlarımla ilgili. ya da hepsi benim kuruntum, umurlarında bile değilim, bu da düşündürücü ama şuan kafamı yoramayacağım bir konu. eğer bu an için bir şarkı çalmam gerekse, a hundred lovers'ı çalardım, josep'den.

son olarak, high fidelity izlediğim en seksi filmdir. evet. böyle düşünüyorum ben. (emek'in düşüncelerini kendi düşüncelerimmiş gibi yazmak ve en içten küfürlerini almak, her zaman sevdiğim bir eylem olmuştur, çünkü herkes bilir ki, her akdeniz kadını gibi, emek kızınca çok güzel olur.)

2 Mayıs 2012 Çarşamba

heaven can wait

bir şarkı, hiçbir şey yolunda değilken, arka arkaya türlü saçmalıklar yaşanırken

her şeyi yolunda gösterebilir.

dahası, her şeyi yoluna da sokabilir. bunu yumuşak bir melodi ve düzenli gitar ritmleri ile mi yapar, yoksa charlotte huzur veren sesiyle mırıldanırken mi bilemiyorum. belki klibinin de etkisi var, olabilir, olabilir...



25 Nisan 2012 Çarşamba

ama keyfi yerinde

Blog'un yeni şekli boş bir defter sayfası.. en yazılası olanlardan, sanki bir de tükenmez kalem olsa elimde, bir şeyler karalayacağım ortalara doğru, yazmaktan sıkılıp. bu aralar gerçek kağıt ve gerçek kalemi çok kullanıyorum, defterim eskisi gibi, hep yanımda. ''belki bestelerim'' diye yazdıklarım (neyse ki yok öyle bir yeteneğim) ''belki tasarlarım'' diye eskiz aldıklarım (neyse ki üşengecim) ''belki mektubun içine koyarım'' diye çizdiklerim, yazdıklarım'' (neyse ki en azından bunu başarabilirim)

 kağıttan ve kalemden uzak kalmayın. bir gün bile kalmayın. kendisini ifade etmeyi unutmuş, hiç denememiş, gerek duymayan bir insan olmayın. o kadar çok ifade etmeye çalışın ki kendinizi, olmayan kelimeler yaratın, görünmeyen hisleri keşfedin. çünkü yollar çok uzun, bitmiyorlar ve biz böylesini severiz.

 bugünlerde hep evin en güzel yerindeyim. mutsuz ama keyfi yerindeyim, daha iyi anlatamaz çoğumuzu başka şarkı. 'iyiyiz böyle be' diyorum gerinerek, canımız sıkkın, kafamız karışıkken bile iyiyiz.

 sonra bir an geliyor, ikimiz kalıyoruz gün sonu, iş çıkışı. ve sonra konuşuyoruz, sakin, güzel, derin. sonra sarılıyoruz, uzun. sonrasını hatırlamıyorum.

 yarın sergi açılışına giyecek hiçbir şeyim olmadığı için, iki dolap dolusu giysimi yakmaya karar verdim.

22 Nisan 2012 Pazar

efektli, renkli, kontrastı düşük






fotoğraflardan bahsettiğim kadar, kendimden de bahsediyorum. teknolojik bir telefonum olmadan da, yeni çıkan pratik fotoğraf editleme siteleriyle, instagram fotoğraflar yapıyorum kendime. oynuyorum.

uzaktaki yakınlarım geldiğinde sevinçten ne yapacağımı bilemem ben. bodrum'dan, izmir'den geldiklerinde mesela, dün olduğu gibi, manasızca etrafta koşturup, duvarlara çarparak zor sakinleşirim. kuyruğum olsa, böyle anlarda hiç durmadan sallıyor olurum.

fotoğraftaki kedi, atölyenin beyefendisi, yakında baba olacak. ayakkabılarım da yeni, dedi ki ''hep koyu renk alıyorsun, bir değişiklik yap açık renk al'' ben de böyle nane yeşili midir nedir, aldım bir şey, fazla açık renk, gözüm alışmadı henüz.

kontrastı düşük bir kadın hakkında bir şeyler yazdım defterime. göz yormayan, kafayı meşgul etmeyen, istese de yapamayan bir kadın. çünkü soluk biraz, ne kadar turuncu, yeşil, siyah taşısa da, soluk. o yüzden fazla yer kaplamıyor, fazla yer etmiyor.