28 Temmuz 2013 Pazar

teknedeyim. tekne sallanıyor.

akdeniz'in sularında ne çok renk var, fırçamı hiç sürmediğim.
bu mavinin içine ne kadar yeşil katmışlar? ve ne kadar kararında bir parlak beyaz?
elinin yordamı ne güzelmiş.
değiştireceksin beni. belki de değiştim bile, sana hissettirmeden.
bir teknedeyim. bir tekne sallanıyor. ben başka hiçbir yerde olmak istemezdim.
ve uzun zamandır da olmamıştı böyle bir an.
başka yerlerde olmak istemekten yorulmuştum.
kendimi hiç olmak istemediğim bu teknede bulmamdan biraz öncesiydi.
''bütün bu insanlar denizin üzerinde bir ceviz kabuğunda sallanmaktan ne anlıyorlar?''
hele bir gel sen, hele bir açılalım, anlarsın dediler.
ben o laflarımı yedim sonra, kaşık kaşık.
o kadar çok gülümsedim ki, hoş gördüler. üzüldüler bile.
ben çünkü uzun zamandır başka yerlerde olmak istediğimden,
ben uzun zamandır tam olamamıştım o yüzden işte.

sonra hepsi sustular.
hep öyle bir an gelir.

çay bile vardı. denizin üzerinde çay içebilmek varsa, ben başka yerleri düşünmem.
ufak bir ada vardı. yelkenliler hep, vardı.
su yeşildi, sonra maviydi, arada çok parlak bir beyazdı, gözlerimi sulandırıyordu.

onlara baktım, uyuyorlardı. ben de uyur gibi yaptım,
hem o anda yaşamayı, hem o anda uyumayı denemek istedim. oldu. oldu.
bu deniz nasıl bu renk oldu, onu hiç anlamadım.
şimdi ağlarsam çok ayıp olur, şimdi kahkaha atarsam bir tuhaf olur.
durdum ben de. en iyi yaptığım şeyi yaptım. biraz daha durdum.

hazları erteleme içgüdüsüyle, ona hiç bakmamıştım, yanıma hiç dönmemiştim o ana kadar.
fakat çayım bitmişti, hazırdım en mutlu olmaya.
döndüm ve onun güzel ellerinden başlayıp, güzel burnuna kadar baktım.
çok derin nefesler almam gerekti o an.
diğerleri gibi o da uykudaydı. ama takdir edersiniz ki, biraz daha güzel geldi bana diğerlerinden.

daha fazla uyur gibi yapmama imkan yok.
bir teknedeyim ve tekne sallanıyor.
başka da hiçbir yerde olmak istemezdim.

19 Temmuz 2013 Cuma

''çılgın-hüzünlü''

 ''ellerine bakma artık
  çünkü kar yağıyor
  çılgın hüzünlü''

  ben ne zaman yola çıksam buruk olurum. yolda gitme hali en sevdiğim hallerden biri olduğu halde. sırf geride annemi ve kedimi birbirine emanet etmenin, onları geride bırakmanın hüznü epey bir çöker üzerime. annem der ki ''sevinsene kızım, manyak mısın ne bu hal'' ben derim ki ''anne senin ellerin ne güzel, anne sen ne güzelsin'' (inanmazsan gel bana sor)

neyse ki çok benziyoruz. gün içinde kahkaha atarken, pencereden dışarı dalıp giderken, soğusun diye çayımı üflerken içimden hep aynı şey geçer ''şuanki mimiğim kesin aynı annem'' öyle de olur çoğu zaman. onun gözleriyle bakıp, onun ağzıyla gülümserim. bir de ellerimiz benzese, daha ne isterim.

''biraz dağ yollarını öğrenmesi gerekir sanırım
  kahırçeker mekkari katırları gibi
  onlar ki hiçbir şeyleri yok
  korkunca çılgın, sevinince hüzünlü

  kar dindi
  gerçekten dindi
  ellerine bakabilirsin artık''

  tamam, bu çılgın, hüzünlü Turgut Uyar mısralarını ve diğer satırları döndüğümde sileceğim. Yol psikolojisi işte, ne yaparsın. Kırmızı pelerinlerimizi giyip birlikte yola çıkana kadar hoşçakal.

17 Temmuz 2013 Çarşamba

üstelik kediye dokunamadım bile

dizimde yaylı bir dizlik var. çünkü ben bir sersemim. şöyle ki sokakta gördüğüm, özellikle kimsenin sevmeyeceği, çok muhteşem görünmeyen kedileri mıncıklamam gerekiyor. o sırada onlara aslında çok güzel göründüklerini, kendilerini olur olmaz riske atmamalarını, köşe başlarında gördüğüm mama olan yerleri falan da anlatıyorum güzelce. fakat cumartesi beşiktaş'ta gördüğüm kedi çok korkak çıktı. dedim ki aşırı yavaş eğileyim, o kadar yavaş eğileyim ki, birden bire kedinin yanında biteyim, mıncıklanmanın nereden geldiğini şaşırsın, oradan gıdıyı falan kaşırız ooh sabahlar olmasın bir keyif alemine dalarız.

ben ağır çekim yere eğilirken, iki yıldır duymadığım, dizimden gelen o ''krakt!!'' sesi. benden çıkan bir ''anam oy allah!'' sesi. kedinin üzerine paldır küldür inişim ve son karede arkasına bakmadan, küfürler ederek kaçan tekir kedinin görüntüsü.

sonra lise 1'den beri böyle çeşitli zamanlarda vuku bulan enayiliklerimde yaptığım gibi, kilitlenen dizimi, ovuşturarak açtım, güzelce eleştirildim. beşiktaş'ta aksayarak yürüdüm (eleştirilmeye devam ederek). akşam da buzlarla, Rheumon spreyle, kas gevşeticilerle devam ettim. (eleştirilmek çok güzel, gelsene)

şimdi bir türlü yağmurun yağamadığı bu gündüz vakitlerinde, kendi kendime ''haftaya bu saatlerde deniz kenarındayım, haftaya bu saatlerde mojito'ları götürüyorum, kral mezarlarını geziyorum, terk edilmiş manastırlarda eskiz çiziyorum'' diyerek hayallere koşuyorum. temmuz her zamanki kadar ağır, sıkıcı, tatminsiz. temmuz hep kıvranan bir ay. geçemiyor, kalamıyor da. ben dizimin altında bir yastıkla, çatık kaşlarla ekrana bakarak geçiriyorum temmuz'u.

göcek, fethiye, saklıkent rotamızda. hiç bu kadar kalabalık tatile çıkmamıştık, meraklar ve hevesler içindeyim. üstelik hiç olmadığım kadar asosyal bir haldeyim iki aydır, hep yalnız kalmaya ve sessizliğe ihtiyaç duyuyorum. üç kişi bile olsak, kafa dinlemek için içerilere kaçıyorum. umarım insanların keyfini kaçırmam. umarım çok güzel kediler ve köpekler görürüm.


''-Şeker dolaptan bir soğuk su versene, kalkmayayım annem.
-Hiiiç kusura bakma, kalk kendin al. sevmeseydin elin boklu tekirini.''

9 Temmuz 2013 Salı

and make it better..







temiz hava. güzel kahve. çok resim. kitap. mektup. suluboya. balkon. iyilik.

6 Temmuz 2013 Cumartesi

günaydın şeker hanım

bizim ayakta uykuya dalmalarımız da benzer.
akşamüstü olunca kitap ve kahve varsa, birimizin diğerinin yanına gelmesi de.
ve ikimiz de saksıdaki bitkileri severiz. (gerçi ben henüz hiç sardunya kemirmedim)
tombik şeker, güneş vurunca ayrı güzelsin, kış gelsin de birlikte üşüyelim.

3 Temmuz 2013 Çarşamba

istersem şimdi deliririm.

 yani ben cidden hislerimi ifade etme güçlüğü yaşıyorum şuan. her şey ne acaip oldu. hem güzel oldu. hem bok gibi oldu. kendi kendime tekrarlıyorum ''ne biçim bir yaz geçiyor.. ne biçim, ne fena bir yaz..'' cinnet sıcakları değil tek sorumlusu bunların. en çok kendi kendime yaşattığım hayal kırıklığı. biraz da bu küçük oda. giderek küçülen oda ve yaklaşan duvarlar.



o arada yeni kitaplar çıktı, onlara sığındım. sığındığım yerlere de sığamadım. en iyisi kedime sığınayım biraz da. açıkta kalmak ürkütüyor.

1 Temmuz 2013 Pazartesi

dram yapmamak

Beşiktaş'ta en sevdiğim balkondayım. Yakında İstanbul'da en sevdiğim balkon bile olabilir, öyle yapabilirim onu. Şimdilik altı tane saksı var, üç tane annemin verdiği muhteşem kaktüs, iki tane cam güzeli, bir tane de çilek. onların yerini sürekli değiştirip duruyorum, oynuyorum resmen. bir de çizgili şezlong gibi sandalye var, ona gömülüp kitabımı ve kahvemi alıyorum, karşımdaki ağaçları izliyorum. sanki bu şehirden de, günlük hayatımdan da sıyrılmışım. sanki bilgisayarda adam vurmakla meşgul o çocuk, bu balkon, elimdeki kitap bana tamamen, eksiksiz bir şekilde yetmiş, artmış.
Arada yanıma geliyor, ''dram yapmıyorsun değil mi'' diye. şapşal. tek başıma, sessizce saatler geçirdiğim her an, bir dram bekliyor. (haklı) ama bilmiyor ki, ben o an en mutluyum onun yanında.  nasıl bu kadar doğru şekilde sevdiğini ve sevildiğini merak ediyorum. nasıl her şeyi kararında tuttuğunu. ben baş edemiyorum bazen hissettiklerimle. o ise dalgakıran. şeyler, ona gelince tuhaf bir şekilde sakinliyor, duruluyor. ben bu balkonda, herkesten ve kendimden bile uzaktayım, haftalardır ilk defa durulmuşum, mutluluktan başka his bulamaz olmuşum kendi içimde.


 Şimdi başka bir balkondayım. Elimde sonlarına geldiğim kitap, kafamda bir sürü düşünce. Hava kapalı ve rüzgarlı, akşamdan beri de yağmurlu. Haftalardır ilk kez bu kadar mutlu hissedince, kaydetmek istedim.