30 Ağustos 2013 Cuma

Güzelliği selamlamak

Bu gece okul zamanında yaptığım işlere bakıyordum. Onlarca kez yazdığım bir Rimbaud şiirini hatırlamak istedim. Hala hüzünlü ve saf bir mutluluk veriyor. Belki bu şiiri arka arkaya tekrar ederken bir noktada sapıtıp, atölyede ''ey mevsimler! ey şatolar!!'' diye koşturduğumuzu hatırladım. Belki de her zamanki gibi, başka birinin saplanıp kaldığı trajedi dolu iç çekişleri tuhaf bir ferahlık verdi bana. 


Mutluluk

Ey mevsimler, ey şatolar
Var mı hatasız insanlar?
Yaptım o büyülü mutluluk araştırmasını,
Bunu hiç yapmayan insan var mı?
Selamlayalım, esenleyelim onu
Her ötüşünde Galya Horozu.

Ah! Kalmadı artık hevesim:
El koydu yaşamıma benim.
Aldı bu büyü ruhumu, bedenimi
Ve dağıttı bütün güçlerimi.

Ey mevsimler, ey şatolar!
Kurtuluş saati ne yazık ki!
Ah! Olacak ölümün saati.

Ey mevsimler, ey şatolar!

Bunlar olup bitti. Güzelliği selamlamayı biliyorum şimdi. 

27 Ağustos 2013 Salı

peki

bildiğimiz ve tanıdığımız lafların en uslu olanı. pes mi ediyor, umutlu bir şekilde kabul mü ediyor, kullanırken pek fark edemiyorum. ama fazlaca süründükten sonra kullanıyorum bu lafı, onun farkındayım.

her sene arası açılan depresyonlarımdan, yatıya fazla kalan ağır bir tanesiyle baş başayım. çevremdekiler için daha zor olduğunu biliyorum artık. hele onların da çoğu depresyondaysa, yıllar sonra kahkahalarla hatırlayacağımızı bildiğim şekilde, içimizden aynı anda tavanlara bakmak, hayattan vazgeçmek, sonra vazgeçemeyip gidip bir kahve koymak, sonra da uyumak geliyorsa. telefonda bunlara gülmeye başladıysak, ama sonra da gözlerimiz dolu dolu, zor yutkunuyorsak. depresyon neyse de, anksiyete çok fena, o çok bozuyor beni. daha ne kadar bozabilirse artık.

cuma koray geldi. o daha iyi artık. vespa almış, pasta almış, hediye almış. ''koray ben kötüyüm'' dedim. ''ya yeter, pastanı ye, çıkıyoruz birazdan, git ruj sür bir şey yap, çeki düzen ver kendine'' dedi. neyse ki pasaklı bir kışlık bota benzediğimi yüzüme vurmadı. gittim ruj sürdüm, esneyerek çıktım evden. sonra motorun sırtında sahil yolundan florya'ya gittik. çocukluğumun geçtiği yerler, yeşilköy, yeşilyurt, florya... hala o kadar güzeller ki, deniz, bulutlar, uçaklar. uçaklar sürekli geçti durdu, biz yanımızdaki kitaplara bakamadık bile.


cumartesi ben çıktım. sabırlı sevgilim, üç kez yaptığı ve bozmayı başardığım doğumgünü planlarım için. o kabul etmiyor depresyonu, tanımıyor, anlamıyor. güzel böyle, asla da tanımasın ve hep karşı çıksın. galata kulesi'ymiş planı. bende bir mutluluk, hep isteyip nedense hiç çıkmadığım o yer aklına geldi diye bir neşe bende. 507 yılında yapılmış olması diken diken ediyor zaten beni, kafamda canlandıramıyorum, heyecanlanıyorum çok. manzarayı izlerken, bir martı yanaştı ve gelip tam yanımdaki parmaklığa kondu, bakmaya başladı. aramızda tam bir karış var ve yüzüme bakıyor, ben onun yüzüne bakıyorum. turistler her şeye neşelendiği için buna da neşelendiler. elimi uzatıp başını sevmek istedim, parmağımı yer diye korktum. çok güzel bakıyordu, zor girdim içeri. sonra kulenin tepesindeki mekanda oturup, bana tek tek hediyelerimi verdi. böyle güzel şeyler seçilir mi, böyle güzel oyuncaklar alınır mı bir çocuğa (evet cidden oyuncaklar) turistlerle birlikte merakla inceledik hepsini, neşelendik yine. sonra yemek, kahve, ev.


insanlar seni düşündüğü zaman, istemsizce sen de kendini düşünmeye başlıyorsun bir noktada. dün evime dönerken boya, fırça ve terebentin aldım. dört ay önce çizip bıraktığım tuvali çıkardım. şuan yataktan çıkmak yine zor geliyor, gereksiz geliyor. ama önce insanlara, sonra yeni aldığım boyalara karşı sorumluluk hissediyorum.
peki. peki.

22 Ağustos 2013 Perşembe

Ali İsmail Korkmaz, kalbim acıyor

  Adamlar sokakta seni kıstırıyordu. Hevesle, hınçla, aç köpekler gibi üzerine koşuyordu. Bir duvarın dibine çöktün, üzerine tekmeler, yumruklar yağmaya başladı.

  Nefesim kesildi. Bakamadım. Hemen durdurdum. Çok özür dilerim kardeşim (Abdullah gibi, Ethem gibi sen de kardeşimsin benim) sen o tekmeleri yemeye devam ettin, öldüğünü hissederek, o kuytu sokakta tanımadığın ayakların altında ezilerek hayatını yitirmeye devam ettin. ve ben gözlerimi açık tutup, bunu zihnime kazımaya bile güç bulamadım kendimde. senin o kuytu sokakta ölmeye cesaretin vardı, benim gözlerimi açık tutmaya bile halim kalmadı beş saniyede. kalbim ezildi, canım yandı. annen görmesin, baban görmesin, abin görmesin o görüntüleri, nolur ellerine geçmesin bir yerlerden. kaç ömürlük acı çektiler, kaç kez öldüler zaten hazirandan beri. bir de bunu görmesinler.

  Canım çok acıyor. Yaşadığım utancın haddi hesabı yok. Seni hiç unutmayacağım. (Abdullah gibi, Ethem gibi, Mehmet gibi, Medeni gibi) ölümsüz oldunuz siz. Bizim kuşağın kahraman çocukları oldunuz. ''Unutursak kalbimiz kurusun.''

19 Ağustos 2013 Pazartesi

happiness is a warm gun mama

''ya benim mutlu olmam lazım. çok acil, bak durum cidden ciddi. (sahiden sahi de diyebilirsin burada)''

 o zaman ne yapacağız? ''gel robinson'a bir bakalım, kitap alalım'' dedi. hiç yürümek istemiyordum, taksim'in en çok rüzgar alan çatılarından birindeydik. günün en güzel saatleriydi. ama peki dedim, istiklal'de yürümeyeli epey olmuştu. istiklal uzun süredir, işimi görmem gereken yerlere gidip, koşarak uzaklaştığım bir yer. iyi ki gitmişiz. güzel kitaplar buldum yine. sonra bugün istanbul'un o en güzel kitapçısının da kapanabileceğini okudum. herhalde istiklal'de hiç durağım kalmaz artık, durasım da kalmaz.

neyse neyse mutlu olmam lazım. o yüzden yeni kitap. radyo eksen. kafadan uydurduğum soğuk kahve. (filtre kahve+vanilyalı dondurma+moccha likörü sonra iki saat buzdolabı) ondan sonra radyo eksen'in bile yetmediğini anlayınca, john lennon'ın sesi gerekti. eğer john lennon'ın sesine ihtiyaç varsa, diğer müzikler rafa kalkar. sonra beşiktaş'ta en sevdiğim balkon. kaktüslerim, minik yeşil bebeklerim. sonra tatile çıkan arkadaşımın bize emanet ettiği, güzeller güzeli minik (a.k.a duman) sonra bilgisayarın başından kalkıp gelen sevgilim. yeterince alan fethetmiş olmalı o komik oyunda, çok mutlu görünüyor. güldürüyor. saçmalıyor. kedi sürekli ama sürekli car car car konuşuyor.

ve ben minnet duyduğum her şeyi tekrar hatırlıyorum. unutmakla ve hatırlamakla geçirdiğim bir yılın ardından, yarın 27 oluyorum. 27'nin içindeyken unutmaktan ve hatırlamaktan başka şeyler de yapabilmeyi diliyorum.



14 Ağustos 2013 Çarşamba

aslında çok bir şey istemiyorum.




 her yeri beyaza boyayacağım. bir sürü, bir sürü çiçek, kaktüs, irili ufaklı, yemyeşil ve her yerde.
 açık renk ahşap, iki sandalye. en fazla üç. masa istemem bile.
 çok rahat bir koltuk. o kadar rahat ki, kitap okuyup kahveni içerken, bir bakmışsın en tatlı akşamüstü uykuları gelmiş.
 çok fazla gün ışığı. akşamları loş ışık.
 sonra renkli yastıklar. çizgi filmli, dikişli, nakışlı, komik, kocaman yastıklar.
 kitaplar. kedi. 
  ''kendine ait bir oda'' demişti yazar kadın. 

13 Ağustos 2013 Salı

iskeledeki çocuklardan biri

8 yaşındaydım. sana mektup yazıyordum. ne hakkında yazdığımı, neden yazdığımı bile bilmiyordum büyük ihtimal, ama bir görev bilinciyle hayatımda olup bitenleri sana anlatıyordum. sonra posta kutusunda gölköy-bodrum yazan bir zarf beliriyordu, mutlu mutlu odama koşuyordum. yalnızlığım azalıyordu. biz o yaşta bile yalnız ve melankolik çocuklardık. belki o yüzden yaşıtımız olan erkekler ve kızlar itişip kakışırken, biz ufacık dünyamızda dertleşecek, döktürecek satırlar bulabiliyorduk.

10 yaşındaydım. senin çok mutsuz bir günündü, ne kadar da haklıydın. o yaşta bir çocuğun hiç düşünmemesi, hiç üzülmemesi gereken şeylerle uğraşıyordun. salıncakta oturuyorduk, sen hafif hafif ağlıyordun. belli belirsiz. ben ne diyeceğimi bilemiyordum. anneme gidip bize dondurma almasını istedim. salıncakta dondurma yedik yanyana oturup. sonra ayaklarımızı sallamaya başladık. sonra da yine ipe sapa gelmez hikayeler anlatmaya.

14 yaşındaydık. sen çok haylaz ve uyuz bir arkadaş bulmuştun. ikiniz takım olmuştunuz ve kızları korkutuyordunuz denizde, bikinilerini falan çözüp kaçıyordunuz. ben öfke dolmuştum, başkasıyla takım oldun ve iyi anlaşıyorsun diye. ben de bir kız buldum otelde kalan. sonra denizde olay çıktı bir gün. sen avuç avuç ıslak kum attın üstüme, karnım, popom allah ne verdiyse her yanıma ıslak kum çarptı, öfkemden ağladım. küfürler havada uçuştu. sonraları annemle çok güldük o güne.

16 yaşımdayken bir sabah kahvaltısında alnımda yumurta kırmana güldüğümüz gibi. ki seni önce orkide'nin sonra kaktüs'ün önüne kadar kovalayıp, (çita gibi koşan bir çocuğu niye kovalıyorsam) en sonunda kahvaltı masasına geri dönüp, orada yumurtanı afiyetle yediğini görmüştüm. bak yine gülmeye başladım. alnım çok acıdı lan!



sonra işte, yıllar ikişer, üçer demeden geçti. iskeledeki çocuklardan biri büyüdü. o büyüyen bazen sen oldun, bazen ben oldum. biri geride kalınca, diğeri ona el verip yukarı çekti hep. ve çok hayal kurduk. en çok da o iskelenin ucunda otururken kurduk hayalleri. uzun yolları, başka deniz kenarlarını, daha farklı hayatları, İtalya'da daracık sokakları, güzel kitapları, filmleri, ufak apartman dairelerini hayal ettik durduk. öyle ayakta kaldık çoğu zaman. benim kişisel ''ayakta kalma''larım ise hep, orada olduğunu bilmekle oldu. en yalnız kaldığım anlarda orada bir yerde, başka anneden doğma bir erkek kardeşim vardı, telefonlarını duymuyordum çoğu zaman, ama arayabilirdim gecenin bir körü. sesimi duyduğu anda ''neyin var iyi değilsin sen'' derdi. ya da her an kalkıp, bir otobüse binip gidebilirdim evine, on defa çağırdıysan iki defa yapabildim bunu, ama yapabiliyor olacağımı bilmek yetti. sonra senin ''ben istanbul'dayım, kahvaltıya sizde olurum'' mesajını her an görebileceğimi bilmek, ve evet bu mesajını görmediğim de oldu. az eşek değilmişim ben. ama işte, iskeledeki çocuklardan biri, diğerine hep ulaştı olduğu yerde, orası nerede olursa olsun.

sen fazla yalnız, fazla melankolik, tuhaf bir kız çocuğunun sahip olabileceği en iyi dost oldun, çok uzun yıllardır. senin ailen, benim ailem. senin sevgilin, benim sevgilim (o kadar güzel bir kız bulmasaydın sen de, (peluş bebeğim naber ;) geride bıraktığın her şeye, nasıl istersen öyle bakacağım.

ve sana mektup yazacağım, aynı çocukluğumuzdaki gibi. şimdi yine iskeledeki çocuklardan biriyim ben. bir ele ihtiyaç duyan mıyım, eli uzatan mı, orasını kestiremiyorum henüz. ama ikisi birden olabileceğimi fark ettim bugün. seni aylardır görmüyorum, seni şimdiden özledim.

9 Ağustos 2013 Cuma

I am yours now

''aman ben dinlemiyorum artık xx, hiç heyecan duymuyorum valla, ohoo tükettim ben onları'' derken sesler, ordan burdan, ben dedim ''lan bu mis gibi grup değil miydi, niye bok atıyorlar'' sonra ben de patlatıverdim bir ''amaaan'' zaten bu yaz iyice çığrından çıktı. bir gram daha mutsuzluk bulaşırsa içime, yemin ederim şuracıkta infilak edeceğim. (etmedim yok) gel dedim sevgilim, iki-üç saat ne varsa unutalım. ben varım, sen varsın. bir hafta önce akdeniz yollarında dinlediğimiz ne varsa, şimdi önümüzde. sonra zaten ''şeyler'' önemsizleşti.

neyse işte gittik konsere, tereddütler içinde. bunlar bizim ayaklarımız. onlar da mutlu oldu. The XX en sevdiğimiz yenilerden biri. pek canlı dinlemelik grup değil, ondan tereddütlüydük, uyuyakalır mıyız diye. konser dinlemeyi ve izlemeyi nasıl özlemişim, bir iyi geldi bana, bir beklenti üstü mutluluk getirdi. dört buçuk yıldır adam akıllı ilk kez onunla konser dinledik beraber, belki etkisi vardır.
hep yeni albümden çaldılar, yol müziği haline getirdiğimiz intro, vcr, infinity, islands, night time, shelter, basic space, crystalised falan az çaldı, ya da bana yetmedi. ama parlak sahne ışıkları, çimen, bira, güzel müzik yeterliydi. ''I am yours now'' derken onlar, ben çok derin bir nefes aldım. insan bazı anların içindeyken ''bu benim en yüksek versiyonlarımdan biri'' diyor, iliklerine kadar hissediyor bunu. nereye, nasıl kaydedeceğini şaşırıyor. The XX, üç genç İskandinav çocuk, artık daha da keyif verecek bana. Zaten İstanbul'un ritmini onların müziği veriyor, çok eminim buna yıllardır. ben bu şehri, trafiğe çıkarken Intro'nun ritmiyle algılıyorum. işler bitip, insanlar sakinleşirken, keyfim yerine gelmeye başlarken Islands çalıyor fonda. gece, eve dönerken, yollar boşken Crystalised dönüyor şehir ışıklarıyla birlikte. İstanbul bu müzikle daha kolay geliyor.