28 Ekim 2010 Perşembe

tek çocuk


''tek çocuk musun?'' sık sık duyarım bu soruyu. genel algı tek çocukların daha çok şımarık ve bencil olarak nitelendirilmesi ise, başarısız bir izlenim bırakıyor olmalıyım.

tek çocuk olmanın binlerce dezavantajını sayabilirim size ama, saymayacağım. kendi üzerimden de fark etmiş olduğum avantajlarını sayacağım. yakınımdaki, özellikle de çok yakınımdaki insanların minnet duymaları gereken avantajları..

-tek çocuk olmak, koşulsuz bir yalnızlıkla başa çıkmayı öğretir. evin tüm gün sessiz olması ve bu sessizlikte kendinizi duymanızı engelleyecek uğraşıları daha çocukken bulur ve geliştirirsiniz. birileri çıkıp yetenek diye adlandırır, oysa siz sadece kendinizi oyalıyorsunuzdur.

-kendi kendinizi mutlu etmeyi bilirsiniz. evet. yalnız başına büyüyen bir çocuk, kendini saçma sapan sebeplerle mutlu etmeyi de, mutsuz etmeyi de çok iyi bilir, ikisi için de başkasının yardımınca ihtiyacı yoktur. çevresindekiler için büyük kolaylık.

-kendi kendine konuşmaktan çekinmez. bu kötü birşey değil, delilik alameti hiç değil. karşındaki seni dinlemiyorsa, duymuyorsa, o an çocukluktan gelen alışkanlığın devreye girer, kendin anlatır, kendin dinlersin. pek koymaz.

-evet, tek çocuklar çok sevilir ve şımartılır. ama hayatı boyunca alacağı en yoğun sevgi ve görüp görebileceği en büyük ilgi de genellikle bununla sınırlı kaldığından, çok görmemelisiniz bu durumu.

yine de, hepsini bir yana bırakarak, içtenlikle söylemeliyim ki, birgün ebeveyn olmayı planlıyorsanız eğer, tek çocuk olmak ideal bir durum değildir.

24 Ekim 2010 Pazar

muhteşem kediler üzerine...








mahallenizde oturan, kuru mama taşıyan ve gördüğü kedilere dokunmadan geçemeyen yaşlı, deli kadınlar vardır... işte onlar benim gelecekteki profilim. yoğun hisler beslediğim üç kediyi size anlatmak zorundayım şimdi.

ilk kedi ev arkadaşım, şeker. ikinci siyamım, kızkardeşim. kütüphanemde, giyisi dolabımda, banyodaki temiz çamaşır sepetinde uyumayı seven kedim. ben öfkeliyken, korku dolu gözlerle beni izleyen, ben ağlarken başını dizime yaslayan, ben uyurken başımda nöbet tutan, nöbet tutarken ayakta uyuya kalan kedim. ben uzaktayken hep, en çok, kedimi özlerim.

bembeyaz, tombul, mavi-yeşil gözlü olan ise ayşe. benim olmayan kediler içinde en güzeli. artık benden tedirgin olmuyor, artık kucağımda uyuyor. ve ben aramızdaki kadın dayanışmasına, onun gözleriyle sahibini sürekli izliyor olmasına, yatağın içinde bir mayın tarlasında gezer gibi temkinli gezinmesine hayranım. ben ayşe'yi de sık sık özlerim, hasret gideririm.


son kedi ise, atölyemde bana yoldaşlık etmiş olan fakat birgün, bir sebeple kendine başka bir yuva bulan minerva. minerva çok özel bir kediydi, ben resim yaparken huzurla koltuğumuzda uyur, sonra ben yorulup koltuğa yığıldığım zaman yanıma süzülüp, mırlamaya değil, horlamaya başlardı. lavaboda musluğu açtığım zaman da gelip suyunu içerdi uslu bir şekilde. ben minerva'yı çok özledim.

23 Ekim 2010 Cumartesi

güzeldi

saat 3. kulağım hiç ara vermeden çınlıyor.

kafa bin dünya, grup. cuma gecesi, peyote.

hepsi kendi halinde takılırken, ben onları dinlerken ama kafam çok başka yerdeyken.

ritm tekliyor. ritm yavaşlıyor. tekila shot'ın kafaya dikiliş süresi kadar. bir süre.

bir süre gülümsedim. bir süre gözlerimi kapadım. kaliteli gürültü.

cuma gecesi. sevgilimin eli belimde. kafam müzikten dolayı güzel.

kafam uğuldardı eskiden de, cuma geceleri.

22 Ekim 2010 Cuma

ilişkiler üzerine dev yazı dizisi



ayda yılda bir yaptığım, ucuz kadın dergisi makalesi tadında bir yazımla karşınızdayım. bu aralar biz kendi aramızda, kadınları, erkekleri, ve onların sıkıcı ilişkilerini çok konuşuyoruz. ben de sizler için saptadığım en vurucu ilişki hatalarını sıraladım. hadi yine iyisiniz.

1. korkmak. sevmekten, sevilmekten, kendini kaptırmaktan, dengesini yitirmekten, dümdüz çizgisinden sapmaktan korkmak. aman gururum, aman karakterim, aman kariyerim derken öyle birşeye dönüşüverirsiniz ki, tanımınız olmaz.

2. önceliklerini şaşırmak. bunu herkes kendi hayatına göre şekillendirir. ya da şekillendiremez, mutsuz olur. çok basit.

3. sahiplenmemek. bu konu özellikle çok ilginç. yakın erkek arkadaşlarım genelde ''sen beni sahiplenmiyorsun'' diyen sevgilileri tarafından terk edildi şimdiye dek. kızlar sahiplenilmek isteyen öksüz yavru kediler gibi mi, yoksa erkekler kız arkadaşlarına yeterince sevildiklerini ve düşünüldüklerini hissettirmekten aciz mi, yoksa ikisi birden mi, hiç bilemiyorum.

4. çok konuşmak. bu kızlar için, en özel durumlarını tüm arkadaşlarıyla paylaşmak olurken, erkek için de sevgilisinden çevresindeki üç kuruşluk insanlara bol bol dert yanmak, onu yüceltmek bir yana yerin dibine sokmak şeklinde gerçekleştiriliyor. tüm kızlar erkek arkadaşları ve çevresi tarafından geyik malzemesi yapılır, malesef. çok düzgün adamlar, tek tük, alınmasın.

5. eskiler. eskilerinizle nasıl baş ediyorsunuz, ne kadar yeninize eskinizi yansıtıyorsunuz bilmiyorum. eski denen olay benim için izi bile kalmamış, lekesi çıkmış bembeyaz bir örtü olduğundan, sorun yaşamıyorum, yaşatmıyorum. ama lekeli örtüler serilmiş pek çok masa var, hiç oturmayın iştahınız kaçmasın.


6. gelecek
... evet bu aralar kızlar arasında çok sık konuştuğumuz bir konu. erkek bir ilişkiye 10 ay, 2 yıl, 5 yıl gibi limitler koyuyor, kız hiçbirşey koymuyor, sürdüğü kadar diyor. bu durum iki tarafı da memnun etmiyor, doğal olarak. en iyisi hiç başlamamak sanırım. zaten çocukluğumdan beri ilişki denen şeyin büyük bir saçmalık olduğunu savunurum.

7. kapılmak.
aldatmak demiyorum bakın, kapılmak diyorum. elinizde güzel birşey var. ve birgün başka bir güzel şey geçiyor önünüzden, ihtimaller her zaman eldeki gerçekten daha çekici olduğundan, kapılıyorsunuz. eldeki güzel gerçeği paramparça ederek. yenisinin harika olacağını düşünerek. sonra ne mi oluyor, ne yenisinden hayır geliyor, ne paramparça ettiğiniz güzellik bir araya getiriliyor. bu da bir başka saçmalık işte.

8. gülümsetmemek. ne kadının, ne adamın, karşısındakini mutlu etmesi hiç zor değil. halim yok, vaktim yok, param yok, hepsi palavra. bir başkasının hayatına orayı güzelleştirmek için girmiyorsan, azıcık çaba göstermek senden çok şey götürecekse, hiç oyalama ve oyalanma. bu da çok basit.


size en popüler hataları sıraladım. ilişki bitiren değilse de, yıpratan durumları. ben bu kadar uzun bir yazıyı sonuna kadar okumazdım. eğer siz okuduysanız bu konular sizin de kafanızı kurcalıyor demektir. kurcalamasın. ilişki çok karışık gözüken ama çok basit olan birşey. şöyle ki, birini seviyorsun ve yukarıdakilerin tümünü görmezden geliyorsun. sonra sevgin geçiyor, yukarıdakiler birer, ikişer belirmeye başlıyor. sonra da hepsi önemsiz olunca, gidiyorsun.
aslında sadece bunu yazabilirmişim özet olarak.

18 Ekim 2010 Pazartesi

eve dönüş





bir hafta çok uzun bir zaman olabiliyormuş. her gün farklı ülkelerden insanlarla kendi resimlerin hakkında konuşmak, ilk defa resimlerinden para kazanmak, bu parayla gidip ayakkabı almak, bir sürü hediye almak, gerçekten güzel yemekler yemek... ve en güzeli de sonbaharda bodrum'u tekrar keşfetmek.

sonbaharda bodrum'da ben hem turist hem de bodrum'un yerlisi oldum. bundan da çok mutlu oldum.

bu sergi bana yeni olasılıkları gösterdi, ufacık bir pansiyon odasında resim yapıp ertesi gün satarak, çok ta keyifli yaşayabileceğimi, böyle bir hayatın da var olduğunı gösterdi. tüm tuvallerdeki arkadaşlarım, tuvallere henüz boyayamadığım arkadaşlarım da, hep yanımdaydılar. ne çok şanslıymışım ben..

istanbul'un ilk sersemliğim geçince, not defterimden çizimlerle birkaç anıyı paylaşacağım. ama şimdi sevgilimi ve arkadaşlarımı görmek, kedimle hasret gidermek ve yeni fikirlerimi anlatmak istiyorum.

13 Ekim 2010 Çarşamba

ilk sergimin ilk gününden kalanlar





-mutluyum. ilk defa resim sattım, hiç tanımadığım insanlara. ilk defa sevdiğim işi yaparak hayatımı sürdürebilme umudunu hissettim. uzakta olduğum için, olanı biteni buradan paylaşabiliyorum.

-her telden insan geldi bugün. bodrum kalesi'nin girişinde olduğu için galeri, sürekli bir kalabalık girip çıkıyor. içerde sergi var deyince ilgiyle girenlerin de, koşarak kaçanların da olması tuhaf, düşündürücü. koşarak kaçanların türk olması, daha da düşündürücü.

-kimsenin olmadığı bir an, resimlerimin ortasında dans ettim. pişman değilim.

-en etkilendiğim an, Avusturya'dan gelen Isabella'nın, Sevgililer-Lovers resmimi beğenmesi, kendine göre yorumlaması ve satın alması oldu. benim ve erkek arkadaşımın portresinin, bir yabancıyı etkilemesi, ve onun dediğine göre ''yaşamak istediği ilişkiyi görmesi'' muhteşem bir andı. Isabella bu sergiden kazandığım ilk arkadaş.

-bir başka turist, Kanada'dan Derya, hiç ummadığım iki nü resmi aldı. ona, bu resimleri yaptığım dersin hocasından, bir tane bile olumlu laf duymadığımı söylemedim, gülümsedim ve o resimlerle vedalaştım.

-sergideki ilk günden sonra, boşalan duvarları doldurmak için, pansiyona döner dönmez yeni resimler yaptım. hevesle. mutlulukla.

-ne kadar harika arkadaşlarım olduğunu, izlenmenin, desteklenmenin değerini bir kez daha gördüm. kafamda bu arkadaşlara dair pek çok proje var.

-sanırım resim yapmaya devam edeceğim :)

9 Ekim 2010 Cumartesi

kim korkar bridget jones olmaktan?


bodrum'a gitmek üzere bavulumu toplamış bulunuyorum. sergi açılacak, sergi kapatılacak, koşturup durulacak ve istanbul unutulacak. bu yolculuğa çıkmadan bir gece önce muhteşem bir yüzleşme yaşadım, bir liste yaptım kendime. tamamını değil ama birkaç maddesini paylaşabilirim.

*kesinlikle beş kilo verilecek. (bu her listemin bir numarası, elimde değil)

*paranoyak, saplantılı, sapkın, rezil bir insan olmamak için çaba gösterilecek.

*hayatımdaki öncelik sıraları yer değiştirecek. kalbi kırık öncelikler tamir edilecek.

*facebook kapatılacak. ciddiyim. artık lap-topun başına oturduğum her an, kariyerimde müthiş bir ilerleme kaydetmek için olacak.

*kariyerim için düşündüğüm, part time ilüstratör, full time ressam, yarı zamanlı kedi bakıcısı, kitap resimleyici, bass gitar virtüözü ve yetişkinler için çocuk kitabı yazarlığından birine karar verilip, ona yoğunlaşılacak. uçulmayacak. zıplanmayacak. yere basılacak, tercihen ayakla.

*bu süreçte yanımda olacak insanları biliyorum, sizi seviyorum.

6 Ekim 2010 Çarşamba

artık kendinize benzemiyorsunuz?


bugün arka balkonumda saklı duran tüm tuvallerimi, kağıtlarımı, baskılarımı döktüm ortaya. ayıkladım, temizledim. çok büyük kısmı çöpe gitti, içimden tonlarca yük kalktı tuval bezlerini parçalarken, kağıtları un ufak ederken. birgün resimlerim bir yerlere varırsa, 2005-2008 tarihleri arasında ne kadar az resim yaptığım dikkat çekecek. pek az kişi ise, en çok resim yaptığım yılların belki de o üç yıl olduğunu, ama 2010'da birgün hepsini yok ettiğimi bilecek. belki de hiçbiri olmayacak, resim yapmayı bırakıp bir çiftlik alacak, lahana yetiştireceğim.

bilemeyiz.

resimden resime.

bu da birinci sınıftan elime geçen bir kolaj. hala en sevdiğim dergilerden olan ''K dergi''de bir cümle, ''artık kendinize benzemiyorsunuz.'' aklıma kazındı. sonra da kolaja. izin verirseniz şimdi, gözümün önünden geçen tüm eski resimlerimle beraber, bu cümleyi uzun uzun düşüneceğim.

acaba siz, artık, neye benziyorsunuz?
insan hiç ummadığı, hiç hazır olmadığı, hiç halinin olmadığı bir anda ağlamaya başlayabiliyor. ve ben sakince, halsizce ağlıyorum.

cactus hugger



A wish to be a big cactus
With a pink flower on it.


bir de ben, odama upuzun bir raf yaptırmak, üstüne ufak, çeşit çeşit kaktüs koymak istiyorum. ama üstlerindeki pembe, turuncu, sarı yapma çiçekleri olmadan.

günün kedisi ve köpeği




kedi ortabahçe'den
köpek cafe'den
güzelce mıncıklandılar elbette

ruby tuesday




iki resim arasındaki tek fark, benim muhteşem paint dokunuşlarım.
Apo çok beğenmese ve ısrar etmese koymazdım ama, ne diyebilirim.. yetenek..

1 Ekim 2010 Cuma

gece uyanmaları



sevmediğim bir alışkanlık haline gelmeye başladı, her sabah saat kurmuş gibi 5'te uyanmak. ve bu alışkanlığın çok zararlı etkileri de oluyor.. sabaha pişman olacağım mailler yazmak, kalkıp dolaptaki en berbat şeyi yemek, kedimin uykusunu hunharca bölüp uykusuzluğuma onu da katmak, gözlerim boş boş bakmaya başlayana kadar dizi izlemek şeklinde. nedense 7'ye doğru da aniden uyku bastırıyor, bu saçmalık böyle bitiyor her gece. şuan saat 6, tanıdığım herkes büyük ihtimal uykuda, kendimi zor tutuyorum saçmasapan şeyler yapmamak için. bloga dökülüyorum. biraz daha big bang izleyip sabahı etmem, hepimiz için daha hayırlı olacak sanırım.