izlemek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
izlemek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Şubat 2016 Cumartesi

Spagetti zihin

  Bu kendimde en çok hissettiğim ruh hallerinden biri, spagetti. Belki hep açım diye, belki taze, mis kokulu ve bol çeşitli spagettiler canımın en çok çektiği şey olduğundan, belki de içerisi hep dolambaçlı ve karmakarışık olduğundan. Kafam bir tencere, içi dolu spagetti, bugünkü fesleğenli-tulum peynirli!
  Kendimce biraz rejim yapmaya çalışıyorum birkaç haftadır, şu altlarda bir yerde yazmıştım da. Yemek yerken mutlu olan biriyim, yemezsem pişiriyorum, pişirmezsem fotoğraflarına bakıyorum, videolarını izliyorum. Tiroid yavaşlığımla kilo üstüne kilo alırken, iştahım da çoğaldıkça çoğalıyor. Annem Akdeniz Ekmeği diye bir şey almış, zeytinyağı kokuyor mis gibi, onu sıcacık getiriyor önüme bu sabah. İçine Trabzon'dan gelen tuzlu tereyağını sürüyorum, Ayvalık'tan gelen dağ çileği reçelini sürüyorum. Aklım gidiyor. ''Aman boşver be'' diyorum kendime, neyi yaparak neşeleniyorsam, onu daha çok yapacağım, reçeller ve taze ekmekler buna dahil! 
Akşam üstü bir saat geliyor, bir yalnızlık çöküyor, bir karanlık çöküyor üstüme. Sanki gökyüzü değil de, içim kapanıyor, ağır çekimde bir branda geriliyor göğsümün tam üstüne, daralıyorum. Böyle böyle geçen iki ayın özetini boyadım bir kağıda, yaptığım en karanlık ve mutsuz resim oldu. Sevgilime gösterdim, ''Bu da lazım, hep mutluluk boyayacak değilsin ya'' dedi, hak verdim, arkasına tarih atıp sakladım resmi dosyama. İsmini ''Diz çökünce boyum kadar'' koydum. Belki 1 metreden biraz fazla bir diken, ama işte ben çökünce, küçülünce, kapanınca, boyumu geçiyor, geçti. 
 
Film izlemeye devam, filmler hiç bitmez. Sonunda ''Suffergate''i izleyebildim. Çok duygulandım ve etkilendim. Ben kendisine 'feminist' demekten korkmayan kadınlardanım, gururla söylerim bu sıfatımı, avaz avaz savunurum da. En çok inandığım, bu toplumu kadınlar kursaydı ve yönetseydi, çok daha mutlu, sağlıklı ve iyi insanlar olurduk. Doğa daha canlı olurdu, hayvan daha özgür ve sağlıklı, insan daha şefkatli ve düzgün. Filme bu hisler içinde başlayıp, kısalığı ve ''konu çok derin, hepsini özetleyelim'' mantığıyla biraz baştan savmalığı karşısında şaşırdım. Daha derin, kallavi ve uzun bir sinema şölenine hazırlamıştım kendimi (Meryl Streep'i sadece iki dakika görmek de hiç kesmedi) Filmin sonunda kadına seçme ve seçilme hakkı veren ilk devletlerden biri olarak ismimizin yazması, Ata'mızı bir kez daha büyük minnet ve hayranlık içinde anmak ve o gerçek görüntüleri izlemek ise harika anlar. 
Kedi Şeker ile oynuyorum, uyuyorum, konuşuyorum. Kedisiz geçmezdi bu kış, önceki 11 kış gibi. Ben bu yazıyı yazarken bile halının üzerinde uzanmış, kısık gözlerle beni izliyor, arada bir sesleniyorum, o şaşı gözler kocaman açılıyor. ''Şeker be, bir çay koysana he kızım?'' diyorum, ''Yok canım, benim daha bitmedi, içiyorum.'' diyor. Peki kızım, peki topkek kafalı yuvarlağım. 

29 Ocak 2016 Cuma

Üç güzel film, biraz da mısır

  Bu ayın tamamını evde geçirmem gerekince, en sevdiğim şeyi yapacak bolca vaktim oldu: yeni filmleri keşfetmek. Normalde film keyfi yapmak için pek risk almam, en az on defa izlemiş ve her sahnesini ezberlemiş olduğum favorilerimden birini seçerim ve içinde kendimi unuturum. Bu ay ise pek çok merak ettiğim filmi denedim, en sevdiğim 3 tanesi gelsin şimdi:

BURNT 

Ah mutfakta geçen filmler ne güzeldir, ne sıcacıktır! Comme un Chef, Julie and Julia, The Hundred-Foot Journey, Chef, Woman on Top, daha niceleri... Ben mutfak filmlerinden ayrı bir keyif alıyorum, özellikle usta şeflerin hızlıca ortaya çıkardığı muhteşem tabakları ve büyük restorantların perde arkasında olanları izlemekten. Bu filmi de çok sevdim, bu ay birkaç kez izledim bile.
Bradley Cooper benim hiç sevmediğim ve güvenmediğim bir oyuncu (hoş, neden güvenmem gerekiyorsa kendisine:) ama ondan hep bir sinsilik, bir aldatmaca bekliyorum, sanırım aşırı açık mavi, boncuk boncuk bakan gözleri yüzünden. Bu saçma takıntıyı bir yana bırakırsak, bütün oyuncuların birbiriyle olan kimyası, özellikle hayranı olduğum Daniel Brühl'ün incelikli oyunculuğu, Sienna Miller'ın zarif güzelliği, şeflerin arasındaki çatışmalar ve gerginlikler büyüledi beni. Hep gözlemlediğim ve inandığım şey, başarılı bir mutfak şefinin, başarılı bir orkestra şefinden farksız olduğu.

THIS IS WHERE I LEAVE YOU

İşte bu, başlıkta da bahsettiğim, klasik bir film keyfi gecemde defalarca izleyeceğim, çok benimsediğim, özel bir filmdi. Kadrosu bile yeter, bütün oyuncular başrol gibi, kocaman bir ailenin çok farklı karakterlerdeki bireyleri gibi, çok iyiler.
Adam Driver bir süredir hem fiziğini, hem oyunculuğunu çok beğendiğim bir isim, bu filmde de müthiş bir komedi karakteri sergilemiş, kahkaha attığım sahneler oldu. Jane Fonda hep çok güzel, etkileyici ve gösterişli, kocaman ailesini bir arada tutan anne olarak da harika. Huzurlu, güvenli bir film bu. Pek ayrıntı vermeyeceğim ama bende bıraktığı his şöyle: Hani bayramdır, cenazedir, düğündür, hiç görüşmediğiniz bütün aile üyeleriyle zorunluluktan bir araya gelirsiniz, içinizden sürekli ''Bu saçmalık ne zaman bitecek? Bu insanlar neden bu kadar farklı ve tuhaf?'' diye geçirip durursunuz. Sonra bir an gelir, çok kısa bir an ve kendinizi kimseyle olmadığı kadar rahat, güvende ve iyi hissedersiniz ''Olsun, iyi ki varlar'' diye geçer içinizden. İşte öyle, gerçek bir aile filmi bu.

INSIDE OUT 

Güzel bir animasyon izlemeyeli epey olmuştu, Şu harika fragmanı izlediğimden beri de merak ediyordum bu filmi. Fragmanın başlı başına bir kısacık film olduğunu ve filmde geçmediğini öğrenmek biraz şaşırtıcı oldu tabii. Kafamızın içinde bizi yöneten duygular (neşe, üzüntü, öfke ve tiksinme) var filmde, çok sevimli karakterler yaratılmış bu duygular için.

En çok aceleci, anında parlayan, komik Öfke'yi sevdim ve güldüm. Pixar'dan pek kötü bir  şey çıkmıyor zaten, bazı atraksiyon sahnelerinin gereksiz uzatılması dışında, çok neşeli ve keyifli bir film olmuş. Özellikle başroldeki genç kızın anne ve babasının verdiği tepkiler, o tepkileri yönlendiren duygular şahane.

Sizin yeni keşfettiğiniz, ''İzlenmeli'' dediğiniz filmleri de duymak ve denemek isterim. Hadi birer bardak çay ve kurabiye.

5 Ocak 2015 Pazartesi

Gripli, çaylı, filmli günler

Muhteşem gribim tüm hızıyla sürerken, hasta ve yatarak geçirdiğim beşinci günü de tamamlamış bulunuyorum. Yatmaktan sonunda içim şişti ve sıkıldım, boğazımdaki ağrı ve gribim, tutulmaktan hareket ettiremediğim sol omzum ve boynum ise hiç sıkılmadı, bildikleri gibi takılmaya devam ediyorlar. Sürekli güzel çaylar ve yemekler getiren annem ve mükemmel bir süzme mercimek çorbası yapan babam sayesinde bugün biraz daha toparladım, ama hala dışarı çıkamayacak kadar halsizim. Ben de en sevdiğim bloglara, yeni kitabıma ve filmlere gömüldüm.


 Gone Girl, yılın en abartılmış filmi olarak, sabrımı epey zorladı. Pek fazla söz edilebilir, sosyolojik saptama yapılabilir hakkında, ama bence bunları bile hak etmiyor. Apaçık kadın düşmanı bir film olduğunu ve erkeklere ''Her türlü kadın tehlikelidir, kızdırma, ihmal etme, hatta sen en iyisi uzak dur.'' mesajı verdiği çok açık okunabilir. Baş roldeki mükemmel artist Rosemund Pike ise ödüllük bir performans sergilemiş, aynı anda bu kadar tatlı ve masum, bu kadar tehlikeli ve acımasız görünebilmek, izleyiciyi sürekli tetikte tutmak büyük başarı. Ben Affleck her zamanki gibi itici, bir de üstüne mağdur, hiç çekilmiyor. (Bu adamı Batman olarak görmeye sanırım tahammül edemeyeceğim ve onun çıktığı sahnelere bakmayacağım) (Hayır yani koskoca Hollywood'da oyuncu mu kalmadı da bu adamı Bruce Wayne olarak karşımıza çıkarıyorlar?) Neyse, epey dağıttım. Orta karar, gereksiz sonlu bir sosyopat hikayesi işte, fazla şey beklememek lazım.

 

  Yeni kitabım ''Sonsuzluklar'' ise, şansıma güzel ilerliyor. Kaldırım Tanrıları'na benziyor konu olarak, günümüz İngiltere'sinde modern hayatla cebelleşen Antik Yunan tanrıları, çok sevdiğim isimler ve konular, keyifle okuyorum. Zaman zaman düşündüğüm ''Bu yoğun sanat tarihi ve mitoloji bilgisi olan insanlar, akademik kariyerden başka ne yapabilir?'' soruma cevap veriyor bu romanlar, insanlar için keyifli ve sürükleyici romanlar yazabilirler. Umarım ben de gelecekte bir gün, bu işe kalkışırım, baş role de pek sevdiğim ressamları ve sanat tarihi dönemlerini koyarım.

Çok keyifli http://teacoffeebooks.tumblr.com/ blogundan bol bol resim baktım bugün. Grip yüzünden dört gündür tat alamıyorum ve kahve içemiyorum, en azından güzel fotoğraflarıyla gözüm şenlensin dedim. Güzel giyinin, bol C vitamini alın, kendinize dikkat edin annem.

5 Aralık 2014 Cuma

20 fazla kişisel şey

 Bir süre önce Meriç kendi sayfasında yazmıştı, kendi hayatına dair 20 maddelik bir listeyi. (http://mertoronline.blogspot.com.tr) Okuması çok keyifliydi, yazmasını denemek de ne zamandır aklımdaydı. Bu keyifli, kahveli ve hafif tembel cuma gününde, kendimi bir de dışarıdan incelememi sağlayan ''20 facts about me'' şöyle bir şey:

1. Uzun yazılar, mesajlar, notlar ve cümleler yazarım. Asla kısa ve öz bir şekilde yazıp bitiremem anlatacaklarımı. Belki bu yüzden, en sevdiğim iletişim aracı, sayfalar dolusu yazdığım mektuptur.



2. İletişim demişken, en tuhaf ve içe kapanık olduğum konulardan biri bu. Ne kadar geveze ve sıcakkanlı biri olsam da, telefonumun sesi çoğu zaman kapalıdır, evde bir şeyle uğraşırken kapı ya da telefon çalarsa çok sinirlenirim. Kendimi (zihnimi) konuşmaya hazır hissettiğim zaman ben ararım ya da yazarım. Yakınlarımı çok kızdırdığım fakat elimde olmayan bir konu, üzerinde uğraşıyorum.

3. Şeker isminde, 10 yaşında bir Siyam kedim var. Onunla konuşurum, uyurum, ne yaparsam bana eşlik eder. Benim kedi kızkardeşim. Bütün kedilerle ve köpeklerle bir şekilde bağım olduğuna ve birbirimize en ihtiyaç duyduğumuz anlarda karşılaştığımıza inanıyorum.

 

4. Bloguma adını veren Aurora ve ''Once upon a dream'' şarkısı, hayatımda çok önemli bir yeri olan, en sevdiğim masal Uyuyan Güzel'den geliyor. Disney'in 50'lerde yaptığı bu çizgi film, çocukken video kasetten hemen her gün izlediğim, güzelliğe aşık olma sebebim ve beni resim yapmaya başlatan en önemli etkenlerden.

5. Sinema hayatımda çok önemli bir yere sahip. Evimizde iki büyük kitaplık kaplayan bir dvd arşivimiz var annemle. Breakfast at Tiffany's en sevdiğim film. Sevdiğim filmleri pek çok kez izlerim, çoğu gece bilmediğim bir filmi keşfetme riskini almaktansa, sahnelerinin ve dialoglarının güzelliğine kendimi bıraktığım filmleri tekrar izlemeyi tercih ederim.

6. Leonardo Da Vinci, kütüphanemde kendine özel bir rafı olan, hakkında okumaktan, araştırmaktan hiç sıkılmadığım, doğa üstü bir insan.

 

7. Çizgi romanları, çocukluğumdan beri çok severim ve okurum. Batman'in yeri hepsinin içinde ayrıdır.

8. Aslan burcuyum. Koç, Yay, Terazi ve Başak'la iyi anlaşırım. Akrep'le, özellikle de erkekse, anlaşmaya pek yeltenmem.


9. Uçak fobim var. Bu pek çok güzel şeye engel olan bir dert. 

10. Kediler dışında panda, tilki, domuz ve iguana özellikle çok güzel bulduğum hayvanlar, boş zamanlarda bunların videolarıyla epey vakit geçiriyorum.



11. Annem hayatımda en çok yer kaplayan, en belirleyici varlık. Çocukken hayal gücümün gelişme sebebi olan romanları, sanat kitaplarını, çizgi romanları, filmleri bana sunması, sürekli defterlerime resim çizmesi, yaratıcılığı, komikliği ve hep genç, heyecanlı bir ruhu olması, beni her şeyden fazla şekillendirmiştir. Ayrıca evet, anne kuzusuyum!

12. Yaklaşık 6 yıldır, aşık olduğum, yüzüne bakınca bile istemsiz gülümsediğim, bana en çok yazı yazdırmış, ürettirmiş, düşündürmüş çocukla beraberim. ''We are the band.'' dediğim, hayali bir grubumuz var. Birlikte hayatı keşfediyoruz.

13. Antik Yunan'a, felsefeye, Paganizm'e, Erken Hristiyanlık ve Tapınak Şövalyelerine büyük bir ilgi ve merak duyarım. Bu noktada Pedro Almadovar'ın Agora filmini herkese tavsiye ederim.

14. Bilgiyi paylaşmak, temiz ve tecrübe edilmiş dersi aktarmak, bir insanın hayatta yapabileceği en yararlı şeylerden biri. Benim elimdekiler resim yapmak ve sanat tarihi üzerine. Bunları iletmekten, bir şeylerin hızlıca gelişmesini ve çoğalmasını izlemekten keyif alıyorum.





15. Kin tutmam, öfkem uzun sürmez. Fakat gözümden düşmüş birine tekrar sempati duymamın ve hayatımda tutmanın imkanı yoktur. Hayatımdan çıkartırım ve çok rahatlarım.

16. Patti Smith yaptığı müzikle, taşıdığı ruhla ve sesiyle en büyük ilham kaynaklarımdan biri. Onun dışında The Beatles (büyük bir Beatle-mania olduğum doğrudur) The Clash, Velvet Underground, Blondie, The Kinks, Animals en çok dinlediğim gruplar.

17. Tembellik ve uyku en büyük sorunlarım. Çok mecbur kalmadıkça ve zorla kaldırılmadıkça epey geç kalkarım, uyumak için hiçbir fırsatı kaçırmam.

 


18. Resim hayatımı bir düzene koymak, kadının kendini keşfi, ruhu ve güzelliği üzerine resimler yapmaya devam etmek istiyorum. Eskiden sanatla ilgili daha büyük hayallerim ve hedeflerim de vardı, artık keyif aldığım şeyi yapabiliyor olmak kafi.

19. Gezi direnişi, katıldığım ve şahit olduğum en büyük mucizelerden biriydi. Hafızama kazınan isimleri bir gün bile unutmuyorum ve unutmayacağım.

20. ''Önemli olan, ruhları görecek gözleri edinebilmektir.'' Lord Byron'ın bu sözü, hayatıma giren herkesle kurduğum ilişkinin temelini oluşturuyor.



4 Mayıs 2014 Pazar

My huckleberry friend...

   Tiffany'de Kahvaltı'yı ilk izlediğim yaşı ve hemen akabinde gerçekleşen Audrey Hepburn'e tutulmayı hangi yıl yaşadığımı hatırlamıyorum. Ama o günden sonra düzenli ve sık aralıklarla, bir kez bile sıkılmadan izledim bu filmi, daha doğrusu yaşadım. Her seferinde başka bir hissi keşfettiğiniz, ne kadar büyüdüğünüzü hesapladığınız film/kitap/müzik nasıl en sevdiğiniz oluyorsa, Tiffany'de Kahvaltı da öyle en sevdiğim film oldu. Kalabalık mekan çekimlerini, özellikle de 60'ların ev partilerini birebir yansıtan sahnelerini ayrı severim (ki hepsi mükemmel kargaşa yönetmeni Blake Edwards'ın ustalıklı ellerinden çıkma, çok neşeli ayrıntılarla doludur) New York'un caddelerinde, elinde kahve ya da sigarasıyla, ayağında babetleri ve üzerinde çok şık trençkotuyla Audrey Hepburn'ün sahnelerini izlemeyi ayrı severim. Bu filmden sonra Audrey'nin pek çok portresini yaptım, onun güzelliğine olan hayranlığım bitmek bilmedi çünkü. Hala da bilgisayarımdaki sinema klasöründen en sevdiğim hallerine bakarım canım çektikçe.


  Bugün yine içimden geldi, ilk seferki huzurum ve hayranlığımla izledim bu filmi. Tam da Audrey Hepburn'ün doğumgününde. Yine içim güzelliği ve zerafetiyle doldu. Bilemiyorum ki kahverengi, biçimsiz bir kazakla bile onun kadar şık görünmek, incecik bir yüzde böyle kalın kontürlü kaşların bu kadar kusursuz bir güzellik yaratması mümkün müdür? Filmin en sevdiğim sahnesini birkaç kez başa aldım. Audrey'nin pencere pervazına oturduğu, ağır ağır gitarını tıngırdatıp ''Moonriver''ı söylediği o güzel sahneyi. Henry Mancini'nin muhteşem bestesini Audrey seslendirdiği zaman, ben sakince hayal kuruyorum, bu şarkıda dans etmeyi, hemen hemen hiç dans etmeyen bir çocukla, içimizden geldiği gibi, kimseler görmüyormuş gibi. Israrlarımı kıramayıp çok tatlı bir şekilde, Beyoğlu'nda bir terasta ilk dans edişimizde olduğu gibi. O çocuk benim ''huckleberry friend''im, bu şarkı ikimizin şarkısı. Audrey Hepburn'ün doğumgünü şerefine bir kez daha dinleyelim o zaman,

http://www.youtube.com/watch?v=ZZHTT-6JNws

Two drifters, off to see the world
There’s such a lot of world to see
We’re after that same rainbow’s end, waitin’ ’round the bend
My huckleberry friend, moon river, and me

20 Aralık 2012 Perşembe

kar, kedi, film

 en son ne zaman kar yağdığında huzur dolduğumu, keyfini çıkardığımı hatırlamıyorum. kar yağarken pencerenin önünde olmayı elbette severdim, hala bir ritüel gibi yapıyorum, fırından yeni çıkmış sıcak kek, yanında yeşil çay, yeni başlanmış kitaplar, battaniye, kedi şeker, fonda bir film ya da müzik.. hala bunlar kışın tek güzel tarafı, hatta bunlar olmasa bütün kışı kapkara bir bulut şeklinde geçireceğim. ama artık soğukta donmakta olduklarını bildiğim, yiyecek bulamayan kedi köpeklerin varlığı, hepsini önemsiz kılıyor. kar demek köşe başlarına konacak hayvanlar için ilk yardım kitleri demek artık. neyse ki o kadar çok hayvan sever dostum var, o kadar çok güzellik yapıyorlar ki, içim biraz rahatlıyor. şanslı hayvanların sayısı artıyor, facebook sayesinde hele, insanlar çok daha bilinçli ve vicdanlılar. bugün elimde mama ve su kapları, sokak sokak gezip, o kadar kat giysi arasında donduktan sonra eve geldim, şeker'i kucağıma aldım ve ona ne kadar şanslı olduğunu fısıldadım. purrrladı ve gerindi, sanırım ''evet farkındayım, ayrıca ellerinden kokladığım kadarıyla o zilli tekiri sevmişsin yine hıh!'' dedi.


  Woody Allen'ın yeni filmi ''To Rome With Love''ı öneririm. adam yaşlandıkça tatlılaşmaya, kendi endişeli, paranoyak, geveze haliyle daha da fazla eğlenmeye başladı. yine sıkıca boğazına kadar iliklenmiş gömleği, göbeğine kadar çekilmiş pantolonuyla, fakat iyice beyazlamış saçlarıyla aynı Woody Allen, onun ikili ilişkiler için kurduğu zekice dialoglar, aldatmanın, rezil olmanın, kendini sorgulamanın ve bilinçaltının güzel bir şekilde filme yedirilmiş halini izliyoruz. ve elbette duşta şarkı söylemenin güzelliği, bu en eğlenceli detaylardan biri olarak gülümsetiyor. Roma'ya da bol bol doyup hayran kalıyoruz bir kez daha, turistik mekanları da, sarmaşıklı, daracık ara sokakları da büyük bir özenle çekmiş, bunun için bile izlenir. son olarak Woody Allen'ın en büyük başarılarından biri, Tim Burton'ın tamamen aksine, aynı oyuncuları ardı ardına farklı filmlerde kullanırken hiç kabak tadı vermemesi. (Tim Burton sayesinde Johnny  Deep'ten bile soğumuş birisi olarak söylüyorum bunu) Woody Allen oyuncularının derinliklerini ve farklı yüzlerini sunmayı başarıyor seyirciye. mesela bu filmdeki tatlı Amerikan turist Alison Pill, bir önceki filmi Midnight in Paris'te nevrotik ve neşeli Zelda Fitzgerald olarak çıkmıştı karşımıza, ama ikisinin aynı insan olduğunu ilk anda söylemek bile zor. yine de Midnight in Paris ile karşılaştırınca o kadar da etkileyici, parıltılı bir film değil ki imdb de kendisini pek kaale alan olmasa da notu epey düşük tutmuş. ben bu adamın 80'ler ve öncesinde çektiği  filmlerini ayrı seviyorum, son yıllarda çektiği Avrupa şehirlerini dekor edinen, kalabalık ve eğlenceli filmlerini ayrı. ama son yıllarda çektikleri içinde hala favorim Whatever Works, eski ve yeni Woody'lerin el sıkıştığı çok zeki ve tatlı bir filmdi.