30 Ocak 2016 Cumartesi

Dün bir şeyler boyadım.

  Kendime geliyorum, ellerim yavaş yavaş açılıyor, kağıtla ve boyalarımla hasret gideriyorum. Resmini yapmayı istediğim o kadar çok şey birikti ki, dün bir yerden başlıyorum, alakasız iki şey çıkıyor ortaya: Bir Khaleesi, bir koca kaktüs! ''Peki madem'' diyorum, şükrediyorum bu kavuşmaya, buraya da bırakıyorum dün çizip boyadıklarımı, umarım seversiniz.

 

29 Ocak 2016 Cuma

Üç güzel film, biraz da mısır

  Bu ayın tamamını evde geçirmem gerekince, en sevdiğim şeyi yapacak bolca vaktim oldu: yeni filmleri keşfetmek. Normalde film keyfi yapmak için pek risk almam, en az on defa izlemiş ve her sahnesini ezberlemiş olduğum favorilerimden birini seçerim ve içinde kendimi unuturum. Bu ay ise pek çok merak ettiğim filmi denedim, en sevdiğim 3 tanesi gelsin şimdi:

BURNT 

Ah mutfakta geçen filmler ne güzeldir, ne sıcacıktır! Comme un Chef, Julie and Julia, The Hundred-Foot Journey, Chef, Woman on Top, daha niceleri... Ben mutfak filmlerinden ayrı bir keyif alıyorum, özellikle usta şeflerin hızlıca ortaya çıkardığı muhteşem tabakları ve büyük restorantların perde arkasında olanları izlemekten. Bu filmi de çok sevdim, bu ay birkaç kez izledim bile.
Bradley Cooper benim hiç sevmediğim ve güvenmediğim bir oyuncu (hoş, neden güvenmem gerekiyorsa kendisine:) ama ondan hep bir sinsilik, bir aldatmaca bekliyorum, sanırım aşırı açık mavi, boncuk boncuk bakan gözleri yüzünden. Bu saçma takıntıyı bir yana bırakırsak, bütün oyuncuların birbiriyle olan kimyası, özellikle hayranı olduğum Daniel Brühl'ün incelikli oyunculuğu, Sienna Miller'ın zarif güzelliği, şeflerin arasındaki çatışmalar ve gerginlikler büyüledi beni. Hep gözlemlediğim ve inandığım şey, başarılı bir mutfak şefinin, başarılı bir orkestra şefinden farksız olduğu.

THIS IS WHERE I LEAVE YOU

İşte bu, başlıkta da bahsettiğim, klasik bir film keyfi gecemde defalarca izleyeceğim, çok benimsediğim, özel bir filmdi. Kadrosu bile yeter, bütün oyuncular başrol gibi, kocaman bir ailenin çok farklı karakterlerdeki bireyleri gibi, çok iyiler.
Adam Driver bir süredir hem fiziğini, hem oyunculuğunu çok beğendiğim bir isim, bu filmde de müthiş bir komedi karakteri sergilemiş, kahkaha attığım sahneler oldu. Jane Fonda hep çok güzel, etkileyici ve gösterişli, kocaman ailesini bir arada tutan anne olarak da harika. Huzurlu, güvenli bir film bu. Pek ayrıntı vermeyeceğim ama bende bıraktığı his şöyle: Hani bayramdır, cenazedir, düğündür, hiç görüşmediğiniz bütün aile üyeleriyle zorunluluktan bir araya gelirsiniz, içinizden sürekli ''Bu saçmalık ne zaman bitecek? Bu insanlar neden bu kadar farklı ve tuhaf?'' diye geçirip durursunuz. Sonra bir an gelir, çok kısa bir an ve kendinizi kimseyle olmadığı kadar rahat, güvende ve iyi hissedersiniz ''Olsun, iyi ki varlar'' diye geçer içinizden. İşte öyle, gerçek bir aile filmi bu.

INSIDE OUT 

Güzel bir animasyon izlemeyeli epey olmuştu, Şu harika fragmanı izlediğimden beri de merak ediyordum bu filmi. Fragmanın başlı başına bir kısacık film olduğunu ve filmde geçmediğini öğrenmek biraz şaşırtıcı oldu tabii. Kafamızın içinde bizi yöneten duygular (neşe, üzüntü, öfke ve tiksinme) var filmde, çok sevimli karakterler yaratılmış bu duygular için.

En çok aceleci, anında parlayan, komik Öfke'yi sevdim ve güldüm. Pixar'dan pek kötü bir  şey çıkmıyor zaten, bazı atraksiyon sahnelerinin gereksiz uzatılması dışında, çok neşeli ve keyifli bir film olmuş. Özellikle başroldeki genç kızın anne ve babasının verdiği tepkiler, o tepkileri yönlendiren duygular şahane.

Sizin yeni keşfettiğiniz, ''İzlenmeli'' dediğiniz filmleri de duymak ve denemek isterim. Hadi birer bardak çay ve kurabiye.

28 Ocak 2016 Perşembe

Resim, daha çok resim.

Zorunlu bir sağlık molasından sonra, tekrar resim yapmaya başlamanın sevincini yaşıyorum. Önce geçen hafta çizdiklerim gelsin. Sonra da dün gece yarısı ''Hadi kalem, hadi kağıt'' diyerek doldurduğum iki kağıt. Biraz kaktüs, biraz diken, zarif kadınların yüzleri, kedi Paspas. Herkese sevdiği işi yapabilecek gücü ve ilhamı diliyorum, bu aralar benim de bu dileğe ihtiyacım var. Artık her hafta bir günü ''Resimlerde indirim günü'' yapmaya karar verdim, ilk dörtlüyü bugün görücüye çıkardım. Tıklayıp görebilirsiniz.

 

 
 

27 Ocak 2016 Çarşamba

Suyun Üstünde Kalmanın Yolları

  Aralık ayı ne kadar güzelse, Ocak o kadar zor ve sancılı oldu, oluyor ve bitmiyor benim için. ''Nasılsın?'' diye soran dostlarıma cevap yazamayacak kadar halsiz ve bıkkın olduğum günlere geldim. Her insanın kendine göre ''dip ve yüzey'' kavramları, kriterleri olduğuna inanıyorum. Yani  o kadar kişisel ki bu durumlar, benim ''dibe vurmak'' sandığım hayatım, bir başkası için bir hayal gibi güzel, şanslı ve harika görünebilir. Bunu öğrendim ve her halin şükredecek sayısız noktası bulunduğunu da. Şimdi halim oldukça, elimdeki ufak defterime yazıyorum ''dibe vuranlar ve yüzeyi görmeye çalışanlar'' için birkaç şey. Onların içinden de birkaçı buraya, belki benim kadar ihtiyaç duyanlar vardır.

 

1. Fiziksel ya da ruhsal durumun ne kadar kötü olursa olsun, çok daha kötülerini yaşıyor olabileceğini, hatta yaşamış ve atlatmış olduğunu unutma. Vücudumuz da, bütün dertleri yaratan zihnimiz de, sandığımızdan çok daha güçlü. Daha önce eminim ki sayısız kez ''Bu sefer sonuna geldim, hayatım durdu.'' dediğim anlar oldu, sonrasında ise bazen çok çok yavaş, bazen hızlıca toparlandım, hiçbir şey durmadı, tam tersi ayrı bir anlam ve değer kazandı.

2. Kendinden çok daha iyi, güzel ve başarılı durumda olanlara bakıp iç geçirme, daha da kötü hissetme. Bak 3 haftadır ruj sürmeyi, ellerimi nemlendirmeyi, kendimi güzel bulmayı unuttum. En son ne zaman resim sattığımı hatırlamıyorum bile, dahası en son ne boyadığımı da. 3 haftadır sadece 4 kez, 4'ü de doktor ve hastane için dışarı çıktım evden. Yani oluyor, hemen herkesin benden daha güzel, başarılı ve iyi durumda olduğuna inandığım bir an geliyor. Bunun bir yanılsama olduğunu, aslında herkesin en iyi ve en yüksek anlarını bir yerlere kaydettiğini, paylaştığını, kendinin de böyle olduğunu ve tekrar olacağını hatırla.

 

3. Ufak başarılar, ufak hedefler belirle. Geçen hafta Meriç'in ''moral düzeltme'' temalı yazısından kek yapma isteği uyandı içimde, ki yataktan zor doğrulduğum bir anda bu imkansızdı. Bir inat (inat bazen çok yararlıdır) kalktım ve yaptım, o kek biraz kendine güven, biraz normallik, biraz ''hala bir işe yarıyorum'' demekti. Dün doktorumun ''Bu çok bulantı yapar, sakin olmaya çalış'' diyerek verdiği ilacın ilk günüydü ve sanki midemde bir çamaşır makinesi dönüp duruyordu, hala da öyle. ''Bari bulaşıkları yıkayabilsem'' dedim ve o dağ gibi yığın küçüldükçe, bir şeyleri duruladıkça sanki ben biraz daha hayatıma adapte oldum. Bak insan neleri hedef haline getirebiliyor, bir kek, bir bulaşık,  belki bir adet çizim. Hiç ummadığın şeyler çok zor gelebiliyor ama listele işte onları, çok ufak ve değersiz görünseler bile, başardıkça iyi hissedeceksin.

4. Yapmaktan gerçekten keyif aldığın, enerji harcamadan ve sadece iyileşmek için yaptığın ne varsa, yap. Benim için bu film izlemek, hep öyleydi. Bu Ocak ayında en az 15-20 yeni film izlemişimdir, çoğu da harika çıktı şansıma. Özellikçe mutfak ve yemek temalı filmler, elbette mutlu sonla biten hafif romantik komediler, bir de Pixar ve Disney animasyonları beni çok mutlu ediyor, düşünmekten uzaklaştırıyor ve iyi zaman geçirtiyor. Okumak, çizmek, boyamak, bitkilerle ilgilenmek şimdilik rafa kalktı, filmler ise epey öne geldi. Kendine en iyi gelen, çabasız terapileri bul ve kendini onlara bırak.
5. İletişim kurmak, konuşmak, cevap yazmak özellikle diplerdeyken çok zor. Telefonum bir sürü mesajla, geri dönmediğim aramalarla dolu, kimine göre epey umursamaz ve kaba görünüyorum, biliyorum. Ama içinden ve elinden gelmiyorsa, cümle kuramayacak kadar yorgunsan, yapma boşver. Kalıcı ve iyi dostların zaten durumundan haberdardır ve anlayış gösterirler, diğerlerine de durumunu açıklayacak kadar iyi olduğun zaman elbette gelir, hoş görürlerse ne güzel, tepki gösterirlerse yolları açık olsun.

6. Bu da bünyeyi güçlü tutmak için, çok su iç, istemesen bile zorla kendini. Bana kahve yasak ve zaten hiç canım çekmiyor, bol bol yeşil çay içiyorum, o da iyi. Meyvalara, sebzelere, proteine, hatta seni mutlu ediyorsa tatlılara, hamurlara abanmaktan çekinme. Yıkılmış bir kaleyi tekrar inşaa ediyorsan, bol malzeme kullanman lazım.

 


  Benim bildiklerim ve yaptıklarım bu kadar. Elbette hiçbirinin işe yaramadığını düşündüğüm, moralimin çok bozulduğu epey zaman oluyor gün içinde. Günler bir şekilde geçmeye devam ediyor, ruh halim de değişmeye. Kendi kendime sürekli hatırlatıyorum ''Dibin dibi var, yüzeyde kal'' diye. Kimin ihtiyacı varsa, ona da hatırlatıyorum ve umarım daha iyi olursun.

21 Ocak 2016 Perşembe

İleri derece hayal kurma-101

 

''Şimdi burası benim evimmiş.'' Pek çok hayalimin açılış cümlesi. Sanırım en çok, sayısız odası olan, sayısız farklı manzaraya bakan bir ev hakkında hayaller kuruyorum. Çoğu zaman Pinterest'te gezdindiğim iç mekan fotoğrafları, aniden bastıran Cunda özlemi, nadiren hissettiğim karlı bir ormanda yaşama isteği, hep ama hep içimde olan denize bakarak uyanacağım bir oda görüntüsü bu hayali şekillendiren imgeler. Odalar hep bembeyaz, ışıkla yıkanan, her köşesi aydınlık ve ferah odalar. Bol çiçekli, kaktüslü, irili ufaklı saksıların olduğu bir sürü köşe var içlerinde. Üstteki fotoğrafta duran, saksılarla dolu masa ise gördüğüm anda gülümsediğim, bayıldığım bir görüntü.

Bir de ben rahat koltuk ve alçak boy sehpalara çok düşkünüm, çok inceliyorum. Aradığımız gibi bir sehpayı üç yıldır bulamadığımızdan, en çok başka evlerin sehpalarına bakıyorum. Üstüne birkaç kitap ve dergi, kupalar, ufak bir vazo sığsın, çok sade olsun, kısa boylu ama enine geniş bir kare olsun...şeklinde sürüp giden bir listemiz var ve en sonunda ölçülerini, ahşabını seçip kafamıza göre yaptıracağız. Şu üstteki ev benimmiş ve o sehpayı da görür görmez almışım mesela. Hazır almışken o arkadaki lambayı da alıyorum, kocaman salon ağacını da. Salonda böyle kocaman bir ağaç altında oturmak ne güzeldir. 

Bu veranda benimmiş şimdi. Ah en sevdiklerimden biri bu hayal. Kalkar kalkmaz bu bahçeye uyanmak, burada kendine gelmek, güne başlamak. Ağustos böceği sesleri, akşamüstü kırlangıç sesleri, dinleyecek ne çok harika ses vardır bu bahçede. Sonra o tombik beyaz köpek, o bahçede onunla yuvarlanmak insandaki bütün tasayı ve kederi alır, çimlere bırakır. O bordo koltuğa kahveni alıp uzanmak, ayaklarını altına toplayıp, üstüne bir şal örtmek, gölgeden köpeğinin çimenlerde bulduğu her ayrıntıya şok olmasını, kulaklarını dikeltip bakmasını izlemek. Bu hayal beni en çok ısıtanlardan biri. Burası benim verandammış ve hepinize benden soğuk bir bira.

 Bu da şimdilik sonuncusu olsun, burası benim evimdeki keyif odalarımdan biri olsun. Arka bahçem nasıl sıcak bir yaz gününe ve çimenlere açılıyorsa, bu oda da karlı bir ormana bakıyor olsun. İçinde tam cam kenarındaki kaloriferin yanına yerleştirdiğim bu yatak ve fotoğrafta gözükmeyen dev kütüphane dışında pek bir şey yok. Kedi Şeker'in en çok vakit geçirdiği odalardan bu, ben de okumak ya da çayımı içerken yağan karı izlemek için genelde bu odaya geliyorum. Şu ağaçların sayısız resmini yapmış olma ihtimalim var, her kitabın bu odada yeni bir anlam kazanmış olma ihtimali var.

Size hayali evimi gezdirmeye devam edeceğim, şimdi şu odalardan birinde çayımı içeyim.

15 Ocak 2016 Cuma

Dürüst olmam gerekirse.

Ben hep bir felaket ya da bir mucize bekledim hayattan. Daha çok felaket.
Neler yaşayabileceğimi kurgularken, çoğu zamanı yaşamadan geçirdim. Daha doğrusu yaşam adı altında çok zaman geçirdim.
Bir şeylerin olması ihtimali beni kopkoyu bir dehşete düşürdü ve saklandım, saklandığım yerde parlak ve büyük mucizelerin hayalini kurdum. Gözlerim kamaştı, onlardan da saklandım. Saklandığım yerlerde uyuyakaldım hep.
(İkisi de olmadı bu arada, ne felaket, ne mucize.)
Sadece ve sadece zaman vardı, ben bile silikleşiyordum günlerin bitiş hızı karşısında. Felaketler ve mucizeler yaşayan insanları izliyordum, neler hissettiklerini düşünmeye çalışıyordum, eğer fazla düşünürsem yaşamış kadar oluyordum, çok yoruluyordum ve uyuyakalıyordum.
Hepsi bu. Böyle 9 yıl.
Ne felaket, ne mucize.

12 Ocak 2016 Salı

Dünyaya düşen adama veda

  Kişisel kahramanlarımdan birini, kendimce uğurladım dün uzay boşluğuna. Çok sevdiğin bir müzisyeni kaybetmenin en kötü yanlarından biri, o bayıldığın şarkıları artık için sızlamadan, hüzünlenmeden dinleyemeyecek olmak. O yüzden belki, belki biraz da hakkını vererek vedalaşmak için, ilk keşfettiğim şarkılarından başladım, müzikal yolculuğunun sonuna kadar elinden tutarak yürüdüm David Bowie'nin.
18 yaşımdayım, resim yapıyorum ama istediğim okulu kazanacak kadar yapamıyorum, çılgınca gece yarılarına kadar kağıtlar dolduruyorum odamda. Sonra bir an geliyor, daralıyorum, hızlıca ışığı kapatıyorum, ''Changes'' açıyorum Bowie'den. Bir dans ediyorum, bir deliriyorum ufacık karanlık odamda, içimde hiçbir düşünce kalmayana kadar. O benim coşma şarkımdı, hep öyle oldu, umarım olmaya da devam eder.

  19 yaşımda okulu kazandım, nispeten rahat birkaç ayım oldu. O hazırlık sürecinde sürekli dinlediğim Beatles, Led Zeppelin, Patti Smith, David Bowie, Velvet Underground, Clash çok ayrı bir yerde kaldı. Beyaz bir tişörtüme kocaman bir Bowie portresi çizdim, yüzünün ortasına o güzel şimşeği de kondurarak. Ne zaman şansa ihtiyacım olsa (ki kendimce çok sık olurdu) o tişörtü giydim. Artık içine sığmama imkan yok ama hala saklıyorum, umarım ilerde yine gururla giyerim o komik şeyi.

 Kişisel kahramanlarımız, onları tanıdığımız zamanlarda nadiren hayatta oluyorlar.Çoğu zaten önceki yüzyıllarda yaşamış olduğundan, ufak bir kısmını ise 10-20 yıl ile ıskaladığımızdan. John Lennon'ı kaybetme acısını yaşamadığım için bir yandan bencilce şanslı hissediyorum, eminim günlerce ağlardım. Geçen sene Lou Reed'i yitirdim, biraz ağladım, biraz mum ışığında ''Heroin'' dinledim. (bir daha Velvet Underground eskisi kadar fütursuz ve rahat eşlik etmedi günlerime) dün ise David Bowie'yi. Tüm kalbimle Patti Smith'in upuzun yaşamasını diliyorum, onu yitirmek kaldırabileceğim bir düşünce değil, benim paçoz tanrıçam, antik ozanım, en harika çığlıkların sahibi. Pek duygusalım bugünlerde, müzikler ve filmler olmasa, nasıl ifade ederim bilmiyorum.

  Ziggy Stardust, muhteşem bir yıldız tozu kümesi olarak, uzayda süzüldüğünü hayal ediyorum. Biz dünyada kalanlar, sana rastladığımız için çok şanslıydık.

4 Ocak 2016 Pazartesi

İyi tasarımlar ne işe yarar?

 

Bu sabah ''Genel olarak tasarımın amacı'' üzerine bir şeyler yazmam gerekiyordu, bu sebeple biraz metin ve görsel araştırdım. Daha sonra kendim için sakladığım küçük ilham parçalarına şöyle bir baktım ve içim açıldı, paylaşayım dedim. Moda tasarımı sektöründen aşırı uzak, endüstriyel tasarım sektöründen de normal uzaklıkta bir ressam olarak, ben başarılı tasarımları incelemeye, hayran olmaya ve ufacık bir ışık yakıp bana bir şeyler ürettirmelerine bayılıyorum. Mesela şu şeker pembesi, özellikle omuz ve yaka kesimine hayran kaldığım elbise, bana onu giyecek zarif bir kadının portresini hayal ettiriyor, ikisini birbirinden bağımsız düşünemiyorum, elim hemen kalem kağıda gidiyor.

 

Ve elbette ''yaşsız'' kadınlar, çok büyük hayranlıkla ve özenerek baktığım, incelediğim bir azınlık. Biyolojik yaşı 20 de olabilir, 80 de, fiziği zapzayıf ve kemikli de olabilir, dolgun hatta şişman da, hiçbir önemi yok. Önemli olan bu kadınların içlerinden dışlarına büyük başarıyla yansıttıkları renkler, biçimler, ruh halleri ve duruşlar. ''Duruş'' gerçekten, her anlamda ama özellikle iyi bir tasarımı taşırken çok önemli. Şu bronz yumurtaların konduğu egzantrik şapkaya bakın! Bir de onu silip atarsak, elde edeceğimiz nispeten sıradan görünümü hayal edin. Bu portredeki bütün başarı ve bütünlük, o şapkayı taşıyan kadında bitiyor.Topluluk tarafından yadırganacak, tuhaf ya da cesur bulunacak renkleri, formları ve tasarımları kullanan bütün kadınlara hayranlıkla bakıyorum.
 
Bu ayakkabının da hem soluk, hem hafif sıcak grisine, üçgen burnuna, bantlarına (hadi şuna her şeyine diyelim) bayıldım. Ne tuhaf, asla giyemeyeceğim şeylere böyle bir hayranlık duymam ve bilgisayarımda koca bir dosya içinde biriktirmem, belki bir gün vakti gelir, şıklığı rahatlığa tercih edeceğim bir gece olur, umarım olur! Ama olmazsa da, yanındaki denizkızı yakalı gömleği bayılarak ve her havada, her yere giyebilirim.

Böylece bu sabah yazdığım makaleden sonra, kendime bir dinlenme ve göz banyosu yapma imkanı buldum. Demek ki iyi tasarımlar bazen sadece kahve içerken bakıp keyfini sürmeye ve hayal kurmaya da yararlar.

2 Ocak 2016 Cumartesi

Kusursuz iki gün


31 Aralık 2015 gecesi, benim 'her şeye' sahip olduğum geceydi, ilk defa. Aklım kimsede kalmadan, kalbim minnetle dolu, sağımda biri, solumda öteki, ''Ben daha ne isterim ki?'' dediğim andı bu. Bunu özenle organize ettim, bir kompozisyon kurar gibi, tuttum kollarından getirdim, ağacı da, yemekleri de, ne lazımsa. (bir noktada kedi Ayşe bile bize katıldı! Bal, kaymak oldu!) Sonra nazar boncuğu niyetine rahatsızlandım, ağrılarım ve halsizliğim tavan yaptı, ama inanır mısınız dostlarım, hiç koymadı bu durum. ''Her şeye sahip olma'' durumunu dengelediği için, sapıtan vücuduma da minnet duydum, eksiksiz kusursuzluğu sevmediğimi, arızalı mükemmeliği sevdiğimi bir kez daha anladım. Benim tam olma hallerimde mutlaka pürüzler olur, olsun. Bu yarı dolu-yarı boş evimiz, annemin bir gün önceden gönderdiği harika örtülerle, yemek servisleriyle şenlendi. Sevgilim koca bir buket kokina almıştı ondan da birkaç gün önce. Bu evin ilk kalabalık yılbaşıydı aslında (3 yıl önce, daha her yer badana kokarken arkadaşlarımızla çok içmeli, çok yemeli bir gece düzenlemiştik ama onu saymıyorum) Hani hep birbirimize ''kutlu olsun'' diyoruz ya, ben cidden kutlu olduğumuzu hissettim, aynısını aklı hep sevdiklerinin bir kısmında kalan, tam olma hayalleri kuran bütün dostlarıma diliyorum.
 

Benim ailem, onun ailesi derken sayı giderek artınca, kitap ağacının yarısı görünmez oldu. Kedi Ayşe ilk yirmi dakika boyunca aralıksız miyavladıktan ve ''Çıkarın beni!'' diye haykırdıktan sonra, annemin yanına kıvrılıp horuldamaya başladı.
 

Bu evin en sevdiğim yeri, balkona ve manzaraya bakan köşesi. Çiçeklerimi cam kenarına dizdim, piknik sandalyemiz dışında bu manzaradaki her şey kışa ait şuan. Annem bir öğle vakti, bir de akşamüstü iki halini çekmiş, ne güzel çekmiş. Pembe Atlas'ım bir aydır çiçekler içinde, umarım daha da kalır.


Ve ertesi gün, miskin bir sabah, gecenin özeti ve akşamüstü kahvesinden sonra yalnız kaldık. Çok güzel bir gecenin ve kalabalığın ardından hafif hüzünlü, hafif huzurlu, karlı manzarayı izleyerek bir şeyler düşündüm. ''Tam olma hayali'' kurdum uzun yıllar boyunca, daha da kurarım, bir 'olur'unu arayıp dururum, biliyorum. Bunu yaşayabildiğim her an sonsuz bir minnet duymak, buraya gelip kaydetmek, üstüne bir kadeh bir şey içmek, sarılmak ve dans etmek şimdilik bulduğum çözümler. Aynısını ve daha güzellerini hepinize dilerim. 'Kutlu' olun.