31 Temmuz 2012 Salı

zamanın ötesinden gelen edit

hayır anne,

bir kaç hafta önce, bir takside tüm gece ordan oraya gezip, 600 lira ödeyip inmedim. o öylesine bir hayaldi.

onun yerine bozcaada'da bir kaç gün kalmayı tercih ederdim.

26 Temmuz 2012 Perşembe

so young, so god damn young


  kaybolup gitmiş bir şeyleri, bazı anları çok ama çok özlerken, karşına çıkan bir görsel, hem çok güzel, hem çok ağır gelebilir. güldürebilir de, aynı anda.

  en çok, kahkahalarla güldüğümüz anları hatırlayacağım. ve öfkeyle tartıştığımız. ve değişen ikililerin sürekli tek kalmış birliye cephe alışını ve üzerine abanmasını. altta kalanın canı çıksındı ama kimse altta kalmazdı. hala cool'uz ve hala kedi'yiz ama üç sayısı artık tek'lerden oluşan bir halde. biraz soyut, tam şey yapamadım ama siz zaten biliyorsunuzdur eminim.

22 Temmuz 2012 Pazar

pes ya da pas, bir raket.

suskunluk. ifade gerektirecek bir yaşam belirtisi göstermemenin sonucu oluşan suskunluk.

nasıl ve neden ifade etmeye ihtiyaç duyayım ki, ''hiçbir şey yapmadığımı'' insan önce bununla yüzleşmeli değil mi, belki gerisi daha kolay geliyordur. ama aynı insan yapması gereken çok fazla şey olunca, çok fazla şey yaptığı yanılgısına da düşüyor. burası biraz karışık. ama artık terapiye inanmıyorum.

aslında sadece topları karşılıyoruz ve pas atıyoruz. yeni kararlar aldığımızı, daha da komiği bunları uyguladığımızı düşünürken, tek yaptığımız gelen beklenmedik, ani topları, tutmayı bile bilmediğimiz bir raketle karşılamak ve savuşturmak, şansımız varsa. ve yenilerini beklemek.

 eğer siz böyle değilseniz, topları karşılamak ve geri yollamaktan fazlasını yapabiliyorsanız kendi hayatınızda, sizin adınıza mutluyum. normal zamanda biraz kıskanırdım da, ama kendim, dostlarım, ailem ve yakınımdaki kediler bile, bu aralar pek halsiz, pes noktasına yakın. pas ve pes. ne kadar yakınlar. ne kadar uzaklar.

8 Temmuz 2012 Pazar

doğmamış cümleye mektuplar



  kafamdan geçenleri, geçtiği an söylemeyi bırakmam lazım. bu artık bir gereklilikten çok, huzurum ve huzurları için bir şart oldu. ben ve insanlar. ben ve cümleler. hata yapıyorum, farkına varıyorum ve daha beterlerini yapıyorum. bu durum birkaç yıl sonra uzaktan izlendiği zaman keyif verici olabilir ama şuan yarattığı tek etki, gözlerimi kapatıp, kaşlarımı çatıp, kendimi sıkıp ''ah!'' demem şeklinde.

hatalar yapan, pişmanlık verici cümleler kuran halime hiç aldırmayan, o halimle çok iyi geçinen arkadaşlarımla olduğum zaman.... bir cumartesi öğleden sonrasında, üsküdar'da ufak bir odada, yan yana dizilmiş, ev yapımı margarita'ları içip, cate blanchett'ın başrolünde olduğu güzel bir filmi izlerken, sonrasında sanat dünyasının en rezil örneklerini konuşurken, gülerken ve tıkanacak kadar çok yerken... bu sorunlar siliniyor. çünkü insan ait olduğu yerdeyken, hataları ve zararları önemsiz, hatta güzel bir kenar süsü. ama yabancı dünyanın içindeyken, her cümle kurduğumda, araba farına karşı koşuyorum.

susmayı, sakince dinlemeyi, cool bir gülümsemeyle uzaklara bakmayı başarabilen insanları, hafifçe, içten içe kıskandığımı inkar etmeyeceğim.