20 Eylül 2012 Perşembe

you are the best (so come back soon)



 sayıklar gibi ardı ardına aynı cümleyi yazıyordum ''hepinizi çok ama çok sevdim, inanın başka gerçeklik yok şuan içimde'' insan kısıtlı zamanı kaldığında (ya da kendisi öyle sandığında) ağzından çıkanlar ne kadar önemli, geriye dönüp baktığında. kendime bir kaos yaratmış ve sonra içinde boğulmuştum. hiç asi, bunalımlı, isyanlarda triplerine girmeyen ben, hayatının sonuna geldiğine ikna olmuştum 21 yaşımda. üç insandan birinin er geç yaşadığı psikolojik bir patlama noktası olduğunu bilmeden. hayatı algılayış ve yaşama tarzım bunu gerektiriyordu, ya da hiç sebebi yoktu, kendi kendine olmuştu hepsi, bilmiyorum. sadece psikolojimin çok bozulduğunu hatırlıyorum. ve başucumdaki mektupta yazdıklarımın son sözlerim olacağına ve onların tüm sevdiklerime bir teselli niteliği taşıyacağına inandığımı.

şimdi o mektubu bulsam ve okusam eminim gülerim. (gerçi annem epey derinlere saklamıştır) ''hay şapşal çocuk'' derim. ama o anın içinde hızlı hızlı iletmeye çalıştığım tek şey sevgiydi, çok zaman sonra geriye dönüp o günlere baktığımda, hayatımın ya da misyonumun ne olduğunu anca görebildim, sevgiyi iletmek. içimden mi çıkıyor, içimden mi geçiyor pek sorgulamadan. daha sonra da bilgiyi iletme çıktı ortaya, bilginin sevgi kadar önemli olduğunu, ya da en azından ondan sonra gelebilecek nitelikte olduğunu fark ettim. çünkü o bunalımdan beni ilk çıkaran en yakın dostlarımın özverili, hoşgörülü sevgisiydi ama, sonrasında özlediğim kitaplarımdan okuduğum her türlü bilgiydi, karnımı acıktıran, gözlerimi açan, daha fazlası için ayağa kalkma isteği veren. arkasından umut ne kadar da önemliymiş bunu fark ettim. bir insana hiçbir şey yoluna girmeyecek olsa bile, her şey yoluna girecek demek, elini tutmak, yeni planlar yapmak. birkaç ay içinde kendim ayağa kaldırılmış, bir ötekini ayağa kaldırmaya hazır haldeydim. daha sonra sık sık tekrarlandı bu, sık sık düştük ve kalktık, arka fonda en azından üç dört yıl geçti, biz fark etmeden. ne dedik şimdi, sevgi, bilgi ve umut. bir de hayal'i katıyorum. yapıtaşı olarak hayal. kafanı yastığa koyduğun an, eline fincanı aldığın an, gökyüzüne bakakaldığın an, hayal ve dua eşdeğer. bir ottan biraz daha farklı yaşamak için ritüeller gerekiyor biz hayalperestlere.

  çok sevdiğim bir kitapta, bir yerli kabilesi karşılarına çıkan herkese aynı giriş cümlesini kuruyordu ''sizi çok uzaktan gördük ve açlıktan ölüyoruz'' bu cümle yıllar önce kazındı aklıma, açlıktan ölüyor falan değillerdi, bu cümle bir karşılama, dostluk, bağ kurma ritüeliydi onlar için. benim de senden isteğim, sevgini, bilgini, umudunu ve hayalini her zaman paylaşman. ancak bu şekilde devam edebilirsin. hem hayatına, hem kendi hayatından sonra hayatın geri kalanına. ve bunları yapmadığım, ihmal ettiğim zaman dilimleri sonunda, aklıma, apar topar yazmış olduğum son cümleler geliyor hep, neyse ki o cümleler sonuncular değildi.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder