30 Aralık 2013 Pazartesi

Kızkardeşleşmek

Emek sana iyi ki Emek demişler, başka isim durmazdı üstünde
Ve ben o zaman kimselere diyemezdim ki;
Ben bir Emek tanıdım, aynı ismi gibi
Dokunduğunu gerçek kılıyor, O olmadan, gerçek hiç güzel olmuyor
O kadar güzel oluyor ki O, bazen hiç gerçek gibi durmuyor
Ben yani bilemiyorum, bazı kavramlar gerçekten çok karışıklar.
Emek bir geliyor, hepsini alıp bir ediyor ince parmaklarıyla, çırpıyor, döküyor ve pişiriyor
(Bak karnım acıktı, Emek bana kek yap) Desem yapar mesela, üşenmek bilmez çünkü.
Ben Emek'le tanıştığım gün, emek vermeden Emek'le dost olunmazmış diye öğrendim.
İsmi gibi zor, ismi gibi direnç gösteriyor, ama bir o kadar da kıymete binmiş çok şükür
Bir canıma değiyor, bir canımın içi oluyor.
Emek bazen öfkelendiriyor, kimse de öyle güzel öfkelendiremez.
Bir canıma yetiyor, bir canımdan can alıyor.
Yani nasıl anlatabilirim, insanın kafasını karıştıran insanlardan biri (aynı anda da huzur vermesi var)
Sonra bir bakıyorsun, Emek hayata çok benzer bir şey olmuş.
Bir fincan çay alıp, gökyüzüne dalıyorsun, iç çekiyorsun.
Emek senin adın ne güzel,
Emek sen ne güzelsin.



kokina günleri

  babannemin her yılbaşı aldığı, yeşil kocaman vazosuna koyduğu kış çiçekleri kokina. kırmızı top top çiçekli, diken yapraklı. insanı nasıl da mutlu ediyor. geçen gün beşiktaş'tan eve dönerken 3 demet aldım, babannemi andık, onun vazosuna koyduk. sonra yeni yıl kartlarımı yazdım, birkaç en sevdiğim süsü (bu sene çam yok, üşengeçlik var) görünen köşelere dizdim.



  coşku hissetmiyorum yeni yıla karşı ilk kez. çünkü eski yıl yorgunuyum, eski yıl hem başlangıçlar hem bitişler getirdi, yeni başlayanlar bitti, en başa dönmüş hem de yorgun halde dönmüş buldum kendimi sonunda. ''ya n'oldu şimdi böyle?'' diye soran bakışlarla. şimdi o yüzden tekrar başlamaya korkan, bir adım atmadan önce bin kez düşünen ve en sonunda adım atacağı ayağını uzatıp, üzerine battaniyeyi seren bir haldeyim. herkesin bir şükretme noktası var ve olmalı, bu kısım tertemiz ve kusursuz dediği, (eski yılda aşık olduğum kadar yeni yılda da aşkla dolu kalmak, minnet duymak, onların yeri burası)

  artık hepimiz için gidebilir, yerine yenisini bırakabilir. dilekler dileme zamanıdır, ne dileyeceğini büyük dikkatle seçme ve ona inanma zamanıdır. çünkü yıldızların hangi noktadan kayacağı ve o an hangi dileğimizin gerçek olacağı bilinmez. içimizi temizlemek için sütlü çay içelim, zencefilli kurabiye yiyelim, yeni yıl renklerinde ve süslerinde mutluluk bulalım.

22 Aralık 2013 Pazar

öyle durup dururken

şu hayatta en sevdiğim şey uyku olduğu için mi başıma büyük, parlak mucizeler gelmiyordu?
başıma büyük, parlak mucizeler gelmediği için mi, sıradan yaşamımdaki her mutlu ayrıntı devleşiyordu o an?
gözümü alamadığım sokak ışıkları, galata kulesi (her gördüğümde büyüleniyorum istemsiz) ışıklı cafelerdeki insanlar ve soğuk havada kalabalık koşan sokak köpekleri, bunların hepsi mucize mi, ayrıntı mı? (ya da bu dünyada aynı anda iki şey olmak ve bunun iki kişiye göre değil bir kişiye göre mümkün olması var mıdır?)

ne kadar yalnız bir kız.
ne kadar da heyecanlı.
neredeyse sevincimden üzüleceğim.
ki sanırım bu en sevdiğim olma hali.

şimdi kolunuzu omzuma atsanız ağlarım. yok, sinirlerim bozuk diye değil ki gerçekten bozuk değil. bazen işte ben, omuzlarımın var olduğunu unutuyorum.

20 Aralık 2013 Cuma

şehir içinde bir şehir

  Ben bu ülkede, sanki bu ülkede değilmişim gibi yaşamaya başlayalı bir 3-4 yıl oluyor. Bütün paramı taksiye, güzel yemeğe, kitaplara ve ev(ler)imde kurduğum dünyaya ayırınca, cidden ülke içinde ülke, şehir içinde şehir beliriyor. Şimdi yine gündemden kopma kararı alıyorum, daha fazlasına tahammülümün olmadığı noktada, duyduğum ve duyacağım yeni şeyleri boşverme kararı alıyorum.

yeni kitapları koklayalım. taze kahve içelim. arkadaşlara sığınalım. ve bulabildiğimiz tüm hayvanları, kulaklarına, kuyruklarına, burunlarına kadar öpelim. bunları bir hayatta kalma rehberinin kurallarına uyar gibi yaparsak, aklımız kafamızın içinde buharlaşmadan durur, sadistlerin bizi delirtme çabası boşa çıkar belki. galata'da çok güzel bir yer açılmış, ev yapımı çikolata yemeye gidiyoruz. hadi. 

18 Aralık 2013 Çarşamba

Gerçek hayat kahramanlarını anma günlerinden biridir.

Ali İsmail Korkmaz
Mehmet Ayvalıtaş
Ethem Sarısülük
Abdullah Cömert
Medeni Yıldırım

  Dün ve bugün ''evlat'' lafını her duyduğumda aklımdan geçtiniz yine, kardeşlerim. Keşke siz yaşasaydınız da, bu zalimlerin, soysuzların çocuğu gitseydi diyecek kadar sert oldu içim. Önce sert, sonra acı. Ama kalbim kurumadı, isminizi andım. Yaşadığım sürece de, isminizi anmadığım, ailenize dua etmediğim bir gün bile geçmeyecek. Söz verdik ya size, unutursak kalbimiz kurusun.

16 Aralık 2013 Pazartesi

Mama... Papa...*

Çocukluğumdan beri bizim evde pazar akşamları aile sofrası kurulur, bütün hafta herkes öğünleri tek başına ve farklı yerlerde yediğinden, yemek bir arada ve sohbetle yenir. Yemeği mutlaka babam hazırlar, hem de saatler boyunca, uğraşarak, birkaç çeşit hazırlar. Ortaya çıkardığı tabaklar önce biraz izlenir hayranlıkla, sonra onun keyifli bakışları altında yenir güzelce. Aile ritüelimizdir, yeri çok özeldir.



  Haftalardır pazar günü evde değildim. Sevgilimin evi ve kendi evim arasında zamanlarım, mekanlarım, balkonlarım bile ikiye bölündüğünden, pazarları biz benim yaptığım çömez yemeklerini yerken ya da sipariş verirken, ''Şimdi bizimkiler ne yiyordur? Balık mı yapmıştır babam? Of tatlı kesin çok acaipti'' şeklinde geçiyordu aklımdan. Bu hafta tesadüfen evdeydim, masadaydım. Ne kadar özlemiş olduğuma ben bile şaşırdım. Kendimi çok ''ait olduğum yerde'' hissettim. Bu his için minnet doluyum, çünkü uzun zamandır bu evde bana uğramıyordu kendisi. Hem hiç büyümemiş olduğumu, hem çok yaşlanmış olduğumu da hissettim bir yandan. Ama yemekler her zamanki gibi o kadar güzeldi ki, hüzünlenmeye fazla vakit ayırmadım, yemekten iki saat sonra hala nefesimi daraltacak kadar çok yedim. (O nasıl bir profiteroldü, o nasıl bir hafif krema ve çikolata sosuydu? Ve biraz da karamel?!) ve elbette evden birkaç saatliğine uzaklaştığım zamanlarda bile hasretinden çıldırdığım kedim.. Kedimle yatağımda yumuş yumuş uyumak, hangimizden çıktığı belli olmayan huzurlu mırıltılar, tekrar ve tekrar uykuya dalmalar.

  Çok şikayet edebilirim. Sürekli kaçıp gidebilirim. Günlerce gelmeyebilirim. Daha fenası hislerimi hiç belli etmeyebilirim. Ama içten içe, annem ve babam için hep minnet dolu olacağım. Gerçekten sevildiğimi hissettiğim anlar ve öğrettikleri, başlattıkları her şey için.

  *Modigliani filminde, ressamı oynayan Andy Garcia, cam kenarında oturmuş çocukluğunu düşünürken, ardı ardı sayıklardı ''mama.. papa..'' diye. Öyle bir his işte.

13 Aralık 2013 Cuma

Kediler ve ruhlar üzerine.

Bu (neredeyse) kusursuz dört kış gününün ardından, elimde bir fotoğrafımız var şimdi. Sabahın 7'si, en yabancısı olduğum saatlerden biri, pijamalarımız, bembeyaz karın aydınlattığı yüzlerimiz, senin şişmiş gözlerin, benim dağınık saçlarım. Ne kadar mutlu görünüyorum. Ne kadar harika görünüyorsun. Geçen hafta evden çıkarken sana bir mektup bırakmıştım, içinde geçen bazı satırlar yüzünden sonra tereddüt etmiştim, acaba fazla mı döktüm kendimi, fazla mı açık ettim en uçlardaki hislerimi diye. Ama hayır, şimdi düşündüğüm zaman şu dört günü, az bile yazmışım. Dediğim gibi, ''Ruhum ruhuna aşık oldu.'' Bak iki gözüm önüme aksın ki dramatize etmiyorum, ki bilirsin taşı sıksam dramını çıkartırım, severim. Ama burada hiçbir dram göremiyorum, çok heyecan, çok ısınmak, ellerin soğuk kalması, dozu olmayan bir tutku ve sempati, hepsi bu. Ah bir de, 11 Aralık'ın turuncu mumları, sessiz karı, demli çayları.



Benim içimde bir yer var, kırılmak için yapılmış. (yok hayır, cam gibi değil; camın kırılmak için değil, uzağa ihtiyaç duyan bakışlar için yapıldığına eminim. hayatımda camların büyük yeri var, kırıldıkları çok az oldu) benim içimdeki bu yer yumuşak, ama tuzla buz olabiliyor. ben en derinlerime batıp gömülebiliyorum. ''yok bu sefer kalıcı, düzelmeyeceğim'' sanabiliyorum, dile getirmeden. ve bir an geliyor, nefeslerim yetmiyor. Saatlerin dakikaları, evin sesleri kırıyor beni. Ama sonra ıslak saçlarımı berenin altına tıkıştırıp, çantama boya kalemlerimi ve defterimi koyup, zar zor evden çıkıyorum. Çok kısa bir süre için, o da takside. Ve başka bir evdeyim. İşte o evde benim tuzla buz olmuş yumuşak karnım düzeliyor, onarılıyor. Gıdısı, kulakları kaşınıyor, sırtı okşanıyor, yumuşak karnım kıvrılıp huzurlu bir uykuya dalıyor. Uyandığında bir tepsi içinde çay ve kurabiye buluyor, gerinip gülümsüyor. Ve ait olduğu adamın kucağına zıplayıp oradan pür dikkat dünyayı izlemeye başlıyor. İyileştim. En derinlerden bir kez daha kurtuldum. Suyun yüzeyinde değilim, ama gökyüzünü görebildiğim hoş bir yerdeyim.

Senin ruhun.
Benim kedim.
Senin ruhun.
Ben kedinim.

6 Aralık 2013 Cuma

Go Domin Go.

  Bir insan nasıl deliriyor ve bir gemi yapmaya kalkıyor insan başına; içine tufandan kurtarmak istediği herkesi ve her şeyi katacak ve açılacak şekilde? Bir cümle nasıl anlatmak istediğim her şeye oburca atlayıp, uzadıkça uzarken anlamını kaybetmemeye çalışıp, anlatmak istediklerimden tamamen ayrı bir anlama bürünürken bana gülümseyebiliyor? Bir cümle nasıl beni küçümseyebiliyor üstelik kendim kurduğum? Devriliyor, dağılıyor, kabul edilebilir bir form almaktan vazgeçip buharlaşıyor. Uyuyakalıyorum cümlenin sonunda.

  İyi. Güzel. Nasıl? Peki.

  Bugün bir haftadır çok severek okuduğum kitabı bitirdim. Hakkında yazmak, anlatmak istedim, sonra kalkışmadım. İlk defa kendimi efkarlı ve yorgun bir katil-kovboyla özdeşleştirdim, ilginç bir deneyimdi. Domingo Yayınevi, seçtiği ve yayımladığı kitaplarla beni hep şaşırtıyor. Tüyap'ta 6 kitap aldım bu sene Domingo'dan, alırken içim rahattı çünkü önceki deneyimlerimden, bu yayınevinden kötü kitap çıkmadığını öğrenmiştim. Sisters Kardeşler çok akıcı, çok güzel bir Western romanı, okurken filme çektim kafamın içinde, izlemekten de ayrı bir keyif aldım.

  Bir başka sergi yazısı, hazırlığı, sıkıntısı. Sergiler büyük sıkıntı. Sergisiz sanat olmuyor mu? Küratörsüz sergi? Küratör kelimesini tamamen silebiliyor muyuz hafızamızdan ve hayatımızdan, ucuz şaraplı suni ortamlarla birlikte? Çünkü benim tek istediğim evde oturmak ve çay içmek aslında. Yapay gülümseyebilen mimiklerim ve kendime yabancı ses tonlarım kayboldu.

  Ben de biraz. Kayboldum aslında gibi.