26 Şubat 2011 Cumartesi

iki



uyandım. mutlu uyandım. süslendim. kendim için değil, tamamen onun için giydiğim taktığım herşey. kutlama havasındayım, bunun değerini bileceğim.

iki yıl oldu, buz gibi ellerimin teki sıcak gezeli. yaptığım her resmin, yazdığım her satırın bir sahibi var. ve ben, daha öncesinde hiç ummadığım sayısız hale girdim, düştüm, çıktım bu iki yılda.

bunun değerini gerçekten bileceğim.

karaoke gözlemcisi



taksim'deki çok sayıda karaoke bardan birindeydim dün gece. sahneye çıkma tehlikem yoktu, ortamdaki davetli insanlardan birinin kızarkadaşı konumunda, ortama yabancı kişilerden biriydim. televizyon izler gibi izledim insanların hallerini. ve sizler için, karaoke bar'daki insan tiplerini derleyip topladım kafamda, şimdi de burda:

1. hayatının anını beklemiş olanlar: en sevdiğim grup. sahneden hiç inmeyen, her şarkıya ''aaa ben bunu çok iyi söylerim'' iyiniyetiyle yaklaşan, ellerini kollarını gerçek bir rockstar gibi sallayan ve nasıl göründüğünü hiç umursamayan grup. bunların çoğu günlük hayatınızda beraber çalıştığınız, selamlaştığınız, kendi halinde insan kisvesi altında gizlenmiş, fakat içten içe sahne ateşiyle yanan insanlar oluyor.

2. kimse beni farketmesin grubu. sahnede olma ihtimalinin acı verdiği grup. erkek arkadaşım bu gruba dahil olduğundan, tüm geceyi sahnedekilerden gözlerini kaçırarak geçirdi, bu grubu sırf eğlence olsun diye ''burda şarkı söylemek isteyen biri var'' diye ara sıra tehditler savurarak eğlenebilirsiniz.

3. gözlemciler. işte ben onlardan biriyim. bir yandan ekrandaki şarkı sözlerini takip edip içinden şarkıyı söylemeye çalışan, bir yandan sahnedekileri izleyip kendince değerlendiren, eleştiren, dalga geçen, fakat kendisi oraya çıksa ordakilerin yarısı kadar bile performans gösteremeyecek olan grup. gözlemciler her zaman gözlemci kalmaya mahkumdur.

eğer karaoke barları her zaman sevmişseniz, size saygı duyuyorum, ama bir gözlemci olarak bile en fazla bir saat dayanabildiğim bu mekanlar benim için pek ideal değil, çalan şarkıların güzelliğinin hatrına, bol bol içerek ve alkışlayarak bir yere kadar dayanabildim. sonra buz gibi soğuk havadan koşarak kaçtım ve sıcak evime sığındım. bu yazıyı konsepte uygun olarak garbage'dan bir kuple ile bitiriyorum.

JT gets all fucked up in some karaoke bar
After two drinks he's a loser after three drinks he's a star
Getting all nostalgic as he sings "I Will Survive"

25 Şubat 2011 Cuma

şeyler ve ben

filmlerle nefes alıyorum.
şarkılarla ben oluyorum.
kedilerle gülümsüyorum.
satırlarla görüyorum.
rüzgarla koku alıyorum.

şeyler ben oluyor. ben şeyleşiyorum.

let me sing you a waltz




















You were for me that night
Everything I always dreamt of in life
But now you're gone
You are far gone
All the way to your island of rain

kızın gitarın üzerindeki zarif parmakları, hafif baygın sesi, yorgun melodileri...

23 Şubat 2011 Çarşamba

kar yağmadan

kışın bitmesini istiyorum.
yatağımda gün ışığından gözlerimin kamaştığı, azıcık giyisinin yettiği, babet giyilen havaların gelmesini, mis gibi nisan sabahlarını, evimin önündeki ağacın çiçeklerle ve azgın kedilerle dolmasını istiyorum.

o zamana kadar sesimi çıkarmayacağım. en azından öyle bir his, içimdeki.

20 Şubat 2011 Pazar

blog teması önemlidir.

dolabın başında iki saat boyunca giyisi arayan, her giydiğini çıkaran, sonra yine giyen, sonra en başta giydiği ile evden çıkan halime döndüm.

aynı dedikleri gibi







ihtiyacımız olan ilham, hayal gücü, yaratıcılık, aşk ve diğer tüm güzellikleri altyazılarda bulmak mümkün.

an'lar

hayatımın en mutlu anları, büyük bir sükunet içinde kendiliğinden, bir melodi, bir renk ya da bir koku ile geçmişe gittiğim, ama ne bugünden ne dünden kopmadığım anlar.

uzanıyoruz. tavana bakıyoruz. gece lambası yanıyor. radyoda offspring'ten gotta get away çalmaya başlıyor. ''o kadar severdim ki'' diyorum. umursamıyor. öptüğüm posterler geliyor aklıma, gülümsüyorum. dışarısı yağmurlu ve soğuk.

başkası için en anlamsız olan anlar benim için en değerli olabiliyor. hemen her zaman.

bir kız arkadaşın yakarışı.

ben erkek arkadaşını play station'da yenebilen bir kız olmak istedim. bunu gerçekten istedim ve denedim. kimse denemediğimi söyleyemez. onun tüm alaylı yaklaşımına, cesaret kırmasına, sonrasında ise acıyıp yol yordam göstermesine rağman... yapamadım. gran turismo 5 aldık, daha doğrusu ben aldırdım, hani araba yarışı, küçükken oynardım, belki olur diye ama.. olmadı işte. gözümden süzülen bir damla yaşla, tosladığım duvarın önünde zavallı arabamın içinde kala kaldım.

ve aynı erkek arkadaş, bana menekşe alıyor. çiçek alıp verme olayını biz saksılarla yapıyoruz, ben biçilmiş çiçek sevmediğimden, ama birilerine saksıyla çiçek vermeyi ve almayı pek sevdiğimden. fakat bu çocuk aldığı menekşeleri hiç beğenmediği için evinin salonuna koyuyor. kendine saklıyor.

böyle tuhaf durumlar işte, sizinle dertleştim, şimdi daha iyiyim, teşekkürler.

18 Şubat 2011 Cuma

monet'nin gökyüzü


bir süre suya yansıyan bulutlara bakacağım. ve elbette fırça vuruşlarına.

17 Şubat 2011 Perşembe

bilgi



sana anlatacağım, dinle ama.
ben biliyorsam sen de bil. belki de kenara koyarsın, ihtiyaç duyduğun zamanlar için.

kozanda sımsıkı sarılısın. üretemiyorsun. devam edemiyorsun.
tüm renkler birbirine karışıyor, sonra tek renge iniyor, gri.
duvarlar gri, için gri, dışın gri.
elinden ne yazı geliyor ne resim, cümlelerin kurumuş.

o zaman şöyle oluyor bak:
giyiniyorsun. birkaç, ya da bir, ya da hiç insanla beraber, sokağa çıkıyorsun.
sokak, cadde, yol. yol, ilaçtır, bu önemli. altını çiz. yol, ilaç.

birşeyler görüyorsun, kokluyorsun, yiyorsun, hayran kalıyorsun, nefret ediyorsun.
birşeyler harekete geçiyor. içinde ve dışında.
birşeyler olmaya başlıyor.

o zaman da şöyle oluyor,

yazmak, çizmek, anlatmak, dinlemek, zıplamak için,
büyük bir istekle doluyorsun.

ben bilgiyi kullandım. paylaşıyorum.

frida'nın çiçekleri




bugün Kahlo'nun bir diğer yüzünü gördüm ilk defa, neşesini. ve acılarını çok sevdiğim, canımı yakan, kederine hayran bırakan bu kadının, neşesini de çok sevdim. içten geldiği sürece, hangi resmi, ne boyutta, ne boyasıyla, nasıl yaptığının hiçbir önemi olmadığını da, yerinde görmüş olduk. canım frida.

16 Şubat 2011 Çarşamba

template sorunsalı

yaklaşık bir buçuk saattir güzel bir blog teması bulmaya çalışıyorum. uçuşan bulutlara ara vereyim, buralar biraz değişsin istiyorum. bir türlü bulamadım kafama yatanı. bildiğiniz güzel template adresleri varsa, öneriye açığım.

isyanım keçi gribine

şimdi moda bu dediler, geri kalmadık. sağım solum pastil, burun damlası, şurup, ilaç... ben hasta olduğumda hep kızarım kendime, o sırada bir sürü şey kaçırıyor olurum, mızmızın önde gideni olurum, iyileşmek bilmem.

ama bu seferki kızgınlığım apayrı, canım kedimi de hasta ettim. ben yatarken hep gelip burnumu kokladığı, elimi yaladığı için bu illet ona da bulaştı. şimdi minik gri kulakları alev alev, arka arkaya hapşırıp duruyor. bir de o güzel gözleri akmaz mı, benden önce kendisi iyileşmezse, bu suçlulukla iyice hasta olacağım.

ufak bir tabure yeterli







öyle insanlar var ki, onların çalıştıkları ortamda bana ufak bir tabure verilmiş olsaydı, ben de gözlerimi kırpmadan işlerini yapmalarına şahit olsaydım diyorum.

iskele




içine kapanık bir çocuktum. çok hayalperest, çok sakin, çok yalnız. ve hayal kurma yerlerim vardı, büyük bir bilinçle gidip yerleştiğim, elimi çeneme dayadığım ufak köşeler. gölköy'deki iskele, en sevdiğim hayal kurma yerimdi, hala da öyledir. oradaki hissi size anlatamam, önünüzde sonu olmayan bir deniz, size çok yakın bulutlar, sağ yanınızda hep orada turan bir tekne, sol yanınızda başka kıyılar. saatlerce ileriye doğru bakıp, tüm hayatınızı gözden geçirebilir, ya da hiçbirşey düşünmeyebilirsiniz o iskelenin ucunda, ayaklarınızı aşağı sarkıtırken..

ben çocukken her yaz bodrum'a giderdik ve ilk günden oraya koşardım hemen, herşey bıraktığım gibi mi diye bakmaya. sonraki günler ve geceler hep orada otururdum, ya annem omuzlarıma bir hırka bırakmaya gelirdi, ya hasan yanıma oturup başka hayaller kurmaya, ya da oktay gelirdi, kahkahalarla güldürmeye. iskelenin hafifçe sallanmasından kimin geldiğini tahmin edecek kadar çok otururdum orda. en son bu yaz yanımda kimse yokken yine gittim, baktım uzun uzun, çok şey gördüm yine. canım kardeşim geldi iskelenin ucundan sonra, aynı çocukluğumuzdaki gibi.

bugün aynı kardeşim, iskelenin son halini yolladı. bir fotoğraf. dağılmış iskele fırtınada. çok hüzünlü bir görüntüydü. fırtınadan sonra, tüm sakinliği içinde, çökmüş iskele. nasıl da huzur vermeye çalışıyor hala deniz ona. çok şey çıkardım ben o fotoğraftan, her birimiz için. o iskele toparlanacak, ne kadar sürer bilemem ama, öyle kalmayacak. ve tüm o sükunetin içinde şuan bile, bizim anılarımız onu ayakta tutuyor. o iskele bizi biz yapıyor. hiç tanımadığım bir sürü insan var, aynı iskelede bir sürü hayale dalmış. hepimizin hayatları zaman zaman dağılıp, sonra bir sessizlik içinde toparlanmıyor mu yavaş yavaş, kendimizi şaşırtacak kadar hızlı iyileşmiyor muyuz, o da öyle yapacak yine.

ve ben her zamanki gibi, ayaklarımı sallandırıp suya, hayal kuracağım. o iskeleyi bilen hemen herkesin yaptığı gibi.

14 Şubat 2011 Pazartesi

evcilik oynayan kedi




bir baktık ayşe kafasına masa örtüsünden duvak yapmış, gelin olmuş.

sevgililer beni hasta ediyor

orda burda, heryerde yapılan sevgi gösterilerinden, vıcık vıcıklıktan, istismardan, kırmızı renkten, kalp şeklinden, içten gelmeyen davranışlardan, kendini en özel sanan çiftlerden hiç hoşlanmıyorum, öfkeli ve kıskanç bir ergenken de hoşlanmazdım, az büyüdüm birşey değişmedi. hala aksiyim ve huysuzum. romantik değil miyim, feci romantiğim, yakın arkadaşlarımın midelerini bulandıracak kadar romantik düşüncelerim vardır. ama hepsi kendi içimde, bir de onun içinde.

bu sebeple bu sevgililer gününü gerçekten hasta olmuş biçimde, feci bir boğaz ağrısı, pastiller, spreyler, ballı çaylar eşliğinde kutluyorum. bana bir buket antihistaminik hap verenin kırk yıl sevgilisi olurum.

11 Şubat 2011 Cuma

maru


Japon kedisi Maru'ya aşığım. youtube'daki tüm videolarını izledim. yolum oralara düşerse Maru'yu çantama tıkıştırıp getirebilirim evime. sığmaz da tombik.

toparlayıcı





toparlanmak eylemini siz nasıl algılıyorsunuz bilmem, benimki son derece edilgen bir biçimde oluyor. birileri geliyor (baya yakında olan birileri) 'yeter.' diyor, beni çekip çeviriyor. ben daha iyi oluyorum. bu konuda bir uzman, tüm toparlayıcıların en toparlayıcısı olan annem, bugün beni evden çıkmaya, süslenmeye, alışveriş yapmaya, kahve içmeye, ağaçlara bakmaya ve fotoğraf çekmeye ikna ederek, yine müthiş bir toparlama işlemi başardı. kendisine halka açık bir sayfadan teşekkür etmek, birkaç fotoğraf koymak isterim.

birkaç gün evde kalmak bana hiç ama hiç yaramıyor. iyi ki annem var.

pembe yaseminler de emek için, görünce dayanamadık çektik.

karga



''ne zaman bir karga görürsen gözlerine bak, eğer yeterince yaşlı bir kargaysa, büyük büyük annenin gözlerine de bakmış olabilir.'' böyle diyordu elif şafak, araf romanında, o romandan pek çok şeyle beraber bu cümle de aklıma kazınmıştı.

ben bugün onun gözlerine baktım.

9 Şubat 2011 Çarşamba

abi gibi ablalar



beş yıl önce sürekli konuştuğumuz konuydu bu, bir müzik grubu kurarsak adı ne olur? abi gibi ablalar ilk tercihimizdi. daha sonra grup falan olmadı, isim de öylece kaldı kenarda.

http://aabigibiablalar.blogspot.com/

bu blog şimdilik, emek ve benim diyaloglarıma, rock'n roll'un güzel örneklerine, deşarja, küfüre, kabalığa, hafif şiddetli söylemlere açık bir blog. ilerde bünyesine başka neler katarız bilinmez. ama birbirimizle yaptığımız sohbetlerden, okulu bitirecek kadar yaratıcılık ve kaos çıktığına göre, aynı şeyi devam ettirmek gerek diye düşünüyorum. kendi sayfamda daha sakinim, daha melankoliğim, daha bunaltıcıyım. ama söz konusu abi gibi abla olmaksa, drama yer yoktur dostlarım! çatır çatır konuşursunuz, esirgemezsiniz, sataşırsınız ve karşılık verirsiniz. ve rock'n roll her zaman vardır. arada uğrayın, sevdiğiniz birşeyler çıkar elbet.

şu bıyıklılar biziz. dedim ya, gençtik.

6 Şubat 2011 Pazar

en'ler

başka bir hayali radyo programımla karşınızdayım. olmayan radyonuzun sesini iyice açın, şimdi size her konudaki 'en' şarkıları çalacağım ardı ardına.

en gaz şarkı: Joan Jett and The Blackheartes - Bad Reputation
en dans edilesi şarkı: Dee Edwards - Can't there be love
en seksi şarkı: Yeah Yeah Yeahs - Phenomena
en güzel fon müziği : The XX - Heart Skipped A Beat (her şarkıları olur aslında)
en güzel şarkı : Patti Smith - Horses. Kime göre? Tamamen bana göre. tapılası kadının en tapılası şiiri ve şarkısı.
en keyfi yerinde şarkı : Velvet Underground - Taka a Walk on the Wildside
en empati kurulası şarkı : Nico - These Days
en huzur verici şarkı : Mamas and Papas - Dream a little Dream of me
en hüzünlü şarkı : Joni Mitchell - River

arka arkaya dinlemek, çamaşır makinası hissiyatı yaratabilir, ayrı ayrı ve sek öneririm. bu hafta da olmayan programımızın sonuna geldik, kendi en'leriniz varsa beklerim.

sakin.. sakin..



seninle konuşmamızın yasak olduğu herşey. kelimelere dökülmeyenler.
ama sen ve ben olduğumuzda, o sırada. orda.
we are the band.
parmaklarımın arasındaki saç tutamları.
senin ritmin, benim soluğum.
sen ne isen, ben iki katı.
ben sen olduğumda. orda. o his, tarifi yasak.
yükseliyor ve alçalıyor, hiçbir şekle girmiyor.
sakin.. sakin.. sakin..

bunlar bile söylenmemeli değil mi? ama söyleme isteği bazen o kadar fazla ki.. kalsın biraz, silinir sonra.

hayatın anlamı çok ufak anlarda.

bu sabah çayımı içerken, 12 yaşında tombul bir kedinin, göbeğini güneşe açmış keyif yapmasını izliyordum. bir sağa bir sola dönüyor, arada şımarıkça patisini yalıyor, sonra yine kocaman beyaz göbeğini güneşe seriyordu. normalde böyle anlarda hemen fotoğraf makinesine koşarım ama bu sabah, sadece izledim ve mutlu oldum. ayşe, kendi kedimden sonra en çok izlediğim ve en çok hayata dair anlamlar çıkardığım kedidir.

4 Şubat 2011 Cuma

maddelerim

senin ruhun duymaz, benim içim içimi yer geceleri..

10 gün oldu, evime dönmek istemiyorum. bavullar hazır, kedi uykuda. bir gün daha ertelemek, bir gün daha, evime dönmemek ve hep kaçmak istiyorum.

benim saçlarım kızıl. kimse görmedi, kimse onaylamadı, huzursuzum.

annem demin ''iran kedilerinin köpekteki karşılığı bulldog'tur'' dedi. söylediği şey çok mantıklı gelmekle beraber, her zaman dev bir bulldog köpek istemişimdir ama iran kedilerine pek düşkün değilim.

sabaha karşı uyandım, aklıma çok güzel bir blog fikri geldi. o an hemen o insanlara mail atmak istedim, ama saat sabah 5'te benden ''hadi beraber bir blog açalım'' şeklinde bir mail alırlarsa, ya emek, ya yaprak, ya da peluş korkabilirdi. hasan korkmazdı normal karşılardı.

senin ruhun duymuyor, benim içim içimi yiyor şuan.

1 Şubat 2011 Salı

eskiler



ananemdeyim günlerdir... bugün benden dolabını toplamamda kendisine yardımcı olmamı istedi. tüm giysilerini, özel eşyalarını elden geçirdik. boğazımda bir düğüm. o kadar severim ki onun şifonyerinin eski kokusunu. lavanta, eşarplar, kumaş mendil, danteller, siyah beyaz fotoğraflar geçti elimizden. hepsini tek tek katladım. o bazılarına uzun uzun baktı, kimbilir neler gördü. sonra iki tane eski zaman işi gecelik aldım dolabından kendime, ona artık olmayan. dantel, upuzun. bir de hırka, çizgili, altın düğmeli. giydikçe kendimi ananem gibi hissedeceğim, ki zaten yüzlerimiz de huylarımız da çok benzer. sonra ona yaptığım tiramisu'yu yedik üç kız. ben, annem ve ananem. ah evet bir de kedim, dört kız. huzurlu bir kış günü, çok uzun yıllar sonra, hala hatırlayacağım bir gün.

kar



sabah erkenden uyandım. bu odada gözümü açtığımda gördüğüm ilk şey çatılar oluyor. hepsi beyazdı. rüya sandım, gülümsedim. dalmışım. ikinci uyanmamda daha ufak beyaz lekeler vardı. hala güzel. elimde kahve kupam, kucağımda kedim, devamını bekliyorum.

bir de pek sevdiğim karlı tablo var.