30 Aralık 2010 Perşembe

tiramisu terapisi

tesadüfe bakın ki bugün perşembe, peluş'un yemek tarifi günü :) bugün benim için de mutfakta geçen keyifli saatler vardı. iki tane tiramisu yaptım ve kendimi çok iyi hissettim. ben pek birşey yapmam mutfakta, öğütmekte çok iddialıyımdır. ama iki yıl önce çalıştığım cafe'de sürekli tiramisu yapıyordum ve aynı mekanda tanıştığım sevgilimle aramda da sık sık geçiyordu tiramisu diyalogları. yani benim için özel bir tatlıdır. bugün de iki adet yaptım, iki ayrı ev için. yarın gece tüketilecek.

ben yeni yıla girmekten pek birşey anlamıyorum. kafama noel baba külahı geçirip, canlı müzik dinleyip zıpladığım yıllar da çok gerilerde kaldı. ama çocukluktan kalma saçma bir inanışla, giriş anımı, senenin gidişatı açısından mutlu geçirmeye çalışıyorum. benim mutluluğum çok basit olduğundan, oldukça basit ve sevgi dolu bir gece beni bekliyor. mutlu olalım dostlarım, hak ediyoruz bunu.

27 Aralık 2010 Pazartesi

terapi?



hepimizin bir terapi filmi var değil mi? olmalı. benim terapi filmleri listem şöyle

1. french kiss
2. breakfast at tiffany's
3. pretty woman

ama inanın bana bir ve iki numara ile yargılayacağınız, yüzeysel bir romantik komedi insanı değilim. fakat öyle zamanlar geliyor ki, bünyem başka bir filmi kabul etmiyor. ben de artık tüm repliklerini ezberlediğim, izlerken sürekli gülümsediğim filmlere sığınıyorum. peluş, bu filmleri de ileriki bir zamanda gerçek olacak hayalimize dahil edelim lütfen. elbette ki fincay çay ve yorgan servisi ile beraber.

kar küresi






geçen haftabaşı, beşiktaş sokaklarında aylak aylak gezerken, cebimde de harcanmak üzere zıplayan biraz para varken. ilk defa yılbaşı için süsler püsler aldım. eve geldim, önce yatağa o bayıldığım ışıkları astım. anneminkine fazla fazla süsler koydum. onun etrafı süslemesine izin vermediğim tüm yıllar için. bir de kar küresi aldım ki, baktıkça huzur veriyor. kar küresi koleksiyonumuzun yeni üyesi, ve diğer süsler.. mutlu ediyor.

geçer.. geçer.

hani şu gerçekten zor zamanlar vardır hayatınızda. sebepsiz yere zorlaşan, belki de sizin zorlaştırdığınız, tanıdığınız herkesin ama herkesin yardımına ihtiyaç duyduğunuz, ama hiçbirine söyleyemediğiniz, sadece susmak istediğiniz, onu yaparken de kendini mutsuz ettiğiniz.

ben susmak istediğim zamanlardayım. bunu yaparken bile kelimeleri zihnimden atamıyorum. kelimeler yazılmak ve boyanmak üzere hep oradalar.

sadece kafa dinlemek istiyorum aslında. size günlük hayatımdan şikayet etmeyeceğim, başka bir ruh halindeyken günlük hayatımı çok severim ben.

ama bu aralar en sevdiğim gri bulutlar bile iyi gelmiyor bana. kendime iyi gelecek şeyleri aramaya başladım. onları bulup çevreme yığmalıyım. geçer dimi bu hal? geçer geçer..

18 Aralık 2010 Cumartesi

yazmama sözü

pazartesi günü serigrafi baskı cinnet geçirmeden alınacak
salı günü arka arkaya iki sunum yapılacak, kafalar ve konular karıştırılmayacak
çarşamba herşeye ara verilip güzel güzel sergiye gidilecek
perşembe bitirme jürisi öncesi danışman görülecek
cuma bitirme jürisine girilecek, çok güzel geçirilecek.

tüm bunlar bitene kadar da yazamıyorum, okuyamıyorum, istediğim hiçbirşeyi yapamıyorum. arkadaşları dışarda oynarken onları camın arkasından izleyen çocuk gibiyim, gerçi ben camın arkasında huzurla kitap okurdum sesleri duymamazlıktan gelerek. çok zor bir hafta başlıyor ve ben çaresizce yemek yiyorum.

:)



dilini dışarıda unutmuş bir kedi her yerde ve her şekilde komiktir. kendisinin ''ne?!!'' diyen bakışlarına aldırmadan yüzüne bakarak kahkahalar atmak ve fotoğraf çekmek kaçınılmazdır.

15 Aralık 2010 Çarşamba

öyle.

''Beni yakmana izin veremem,
Ama sana direnemem de.''

bir kadın şairin dudaklarından dökülen mısralar, film değil ama onlar kazındı bir tek aklıma.

en



hava çok soğukken evde geçirilen günler içinde, dışarıdakiler için de, öneririm. maksat mutlu olun, keyiflenin.

en güzel içecek: nero cafe'de chai latte

en güzel yemek: sushico'dan tavuklu noodle (eve gelecek, yatakta yenecek)

en güzel şarkı: green grass and crazy hair

en güzel film: breakfast at tiffany's (yeniden ve yeniden)

en güzel an: buz gibi havada elimin, elinin içinde mutlu olması.

en beklenen: kar. lapa lapa. sessiz.

hadi


hadi seninle yorganın altına saklanalım. herkes bizim nerede olduğumuzu merak ederken, herkes ordan oraya koştururken, herkes buz gibi havada donarken... uyuyalım biz.

13 Aralık 2010 Pazartesi

ben sinirimden gülüyorum

senden nefret ediyorum. gerçekten. zaten iki yıl kadar önce tüm inancımı yitirdiğim okulumdan ve bölümümden bugün bir kez daha soğuttun beni. sen ve senin gibi beceriksiz, eğitim kadrosunu istila eden, ressam olamamış, konusunda başarısız olduğundan dolayı hoca olmaya mecbur kalmış, bu işi büyük isteksizlik ve bıkkınlık içinde yapan, öğrencisi üzerinden kırık egosunu tatmin eden tüm zavallı andropoz adamlar yüzünden. iyice soğudum. şuan bırakıp, kendim için çok daha yararlı olacak eylemlerin peşine neden düşmediğimi hatırlamaya çalışıyorum. ben bu okulda ne yapıyorum diye sormamaya çalışıyorum. senden nefret ediyorum. senin gibi beceriksizlerden nefret ediyorum.

herhangi bir konuda düzgün bir eğitim vermeye kendimi adamamak için beni tutan ne bilmiyorum. eminim senden ve senin gibi beceriksizlerden daha iyi eğitim verirdim.

bu da benim öfkeli teenager yazım olsun. parmaklarımda h.a.t.e. yazıyor öfkemden.

12 Aralık 2010 Pazar

More and More and More and More

Is it ever gonna be enough?


Emek dinletmişti geçen sene.
Ben şimdi bağımlısı oldum.
Size ne kadar uyuyor bilmiyorum ama, ben çok iyi tanıyorum bu hisleri.

http://www.youtube.com/watch?v=FRtd8ArvH_s

şşt...

Çiziyorum. ağızlarını ve burunlarını değil ama. sadece saç ve göz. gerisini göz tamamlıyor, ben en iyi tanıdığım ayrıntıları koyup geri kalanı bırakıyorum. ve inanılmaz keyif alıyorum. daha bir sürü yapıp sergilemek istiyorum sonra, en iyi tanıdığım gözleri duvarlardan bana bakarken görmek istiyorum.

üç kadın, üç fincan







yine bekliyorum. nero'dayım, en sevdiğim cafe. önce chai latte içtim. sonra sade kahve. sonra fincan çay. üç fincanın arasında sürekli syliva plath'in üç kadını vardı elimde. elime patiler çizdim sonra bir ara.üç kadının arasında sürekli camdan dışarı dalıp gittim. her an belirmesini bekledim karşımda. Syliva benim en sevdiğim kadınlardan ve en sevdiğim şairlerden. yeni projemin konusu olması çok güzel, sözleri yine derinleşecek, ellerimi soğuturken, zihnimi ısıtacak hızlandırarak.

bekledim, bekledim, geldi. çok güzel bir gece değildi ama güzel şeyler vardı. mc donalds'da gördüğümüz kedi mesela. dışarda hava buz gibiyken içeri aldıkları, cam kenarındaki sandalyede keyif içinde uyuyan kedi, bizi gülümsetti.

''Daha ne kadar zaman bir duvar olabilirim, çevresinde yeşil bahçemin?
Daha ne denli sargı olabilir ellerim
Onun yarasına, daha ne denli avutup
Rahatlatabilir sözcüklerim, gökyüzündeki parlak kuşlar gibi?
Korkunç birşey açık olmak böylesine;
Sanki bir yüze geçirip, dünyaya salmışlar yüreğimi...''

Üç Kadından bir ses, Üçüncü fincan sırasında, gözlerimin dolmasını sağlayan ve aynı anda da gülümseten.

9 Aralık 2010 Perşembe

canım frida...



her gece filmlerden farksız rüyalar görüyorum ama, dün geceki uzun süredir gördüklerimin en etkileyicisiydi... iki kız arkadaşım ve ben meksika'dayız. bir atölye görüyorum, kapısını itiyorum ve içeride frida oturuyor. ömrünün son demleri, ayağa kalkamıyor bizi görünce, belini gösteriyor. minicik bir kadın, şallara sarılmış. gidip sarıldım ona, hem de öyle bir sarıldım ki ikimiz de gözyaşlarına boğulduk, gülüyorduk ta bir yandan. bana saçındaki çiçeklerden birini verdi, ben de çiçeği öptüm, kendi saçıma taktım. birbirimizin dilini bilmiyorduk ama öyle bir anlaşıyorduk ki frida'yla, canının yandığını içimde hissediyordum. sonra diego riviera geldi, onunla el sıkıştım. boyadığı duvara baktım, elimi kalbime götürüp çok beğendiğimi anlatmaya çalıştım. eşine çok aşıktı, diğer tüm kadınlar geride kalmıştı artık diego için. geri dönüp frida'yla oturdum ve rüyanın hatırladığım sonuna kadar, birbirimize ellerimizle birşeyler anlatıp durduk...

rüyalarımı yazan senarist, bu güzel sürpriz için teşekkür etmeliyim sana. bilinçaltımda kıvrılmış yatan güzellikleri hiç ummadığım anlarda karşıma çıkarmaya devam et lütfen.

keşke sabah uyandığımda o çiçek hala saçımda olsaydı, canım frida..

8 Aralık 2010 Çarşamba

hiçbirşey listesi



- Bazen klavyemin üzerindeki sayısız kedi kılı beni rahatsız ediyor. Bilgisayarımı tamire verdiğim zaman adamlar ''kediniz bilgisayarın üzerinde mi uyuyor?'' diye sormuştu. Arasıra ben bakmıyorken yapıyor olabilir.

- Eğer okulunuzun son senesiyse ve bitirme tezinizi verecekseniz, kafanızın her daim düşüncelerle dolu ve karmakarışık olması, aniden ''buldum!'' diye bağırmanız ve hemen sonrasına ''ama yok ya, boşver..'' diyerek o fikirden de vazgeçmeniz, bu arada iyice hassas, ağlamaklı bir hale girmeniz ve kendinizi en beceriksiz hissetmeniz kaçınılmazdır.

- Ama gerçekten çok güzel bir fikir buldum. bitirme jürisine damgamı vuracağım ve tüm hocalar tek sıra olup beni tebrik edecek.

- Yok, aslında gerçekten aptalca bir fikirdi.

- Rüyamda kurabiye boyutunda karlar yağıyordu. Kar sessizliğini özledim, odaklandım, bekliyorum.

- Sergi açılışlarını hiç sevmiyorum. Modern sanat bu duruma da modern bir çözüm getirmeli. Ellerinde ucuz şaraplarla, sözde bir beğeni ya da merak içinde tuvalleri incelemek kisvesi altında birbirini süzen insan toplulukları bende sıkıntı yaratıyor. o ruh halinde gördüğüm resimlerden de pek birşey anlamıyorum.

- bir haftadır hiçbir sokak kedisini sevmedim. Sanırım elimi paralayan o kedi beni oldukça kırdı.

- Benim en katlanılmaz halim alıngan, hassas ve hüzünlü halimdir. ikinci sırada ise laf sokan, kinayeli halim gelir. ikisi en çok görülen hallerim bu aralar.

- Öyle güzel bir atkı aldım ki, aynı zamanda da bir şal. tüm kış onunla geçecek.

- Kafam dağınıkken listeler yapmaktan hoşlanırım.

5 Aralık 2010 Pazar

boşluk

''ya havadan, ya yıldızlardan'' emek te aynen benim gibiymiş, ona böyle söyledim. ya mars'la bilmem hangi gezegen ters bir açı yaptı, ya hava açık gri ve soğuk, ondan böyleyim. gerçi dün lodos vardı, çok severim lodosu...

ağlamak üzereyim. ve hiçbir sebebi yok. büyük bir hissi kaybetmişim, çok önemli birşeyim eksilmiş sanki. ve içimden gelmiyor. ne olduğunun önemi yok, içimden gelmiyor. aynen gözümde büyümesi gibi, ne olduğunun önemi yok.

sarılmak ve öylece durmak istiyorum. bir insan diğerine ne kadar sarılabilirse, o kadar. ama ona da halim yok, kollarımı kaldıramıyorum.

kendimi bunun bir ruh hali olduğuna, geçici olduğuna inandırmalıyım.

29 Kasım 2010 Pazartesi

bir tuhaf gün

bugün kuduz ve tetanoz aşıları oldum, emek bir elimden tuttu ikisinde de. 5 dakika öncesinde korkudan zangır zangır titriyordum. 10 dakika öncesinde şişli etfal hastanesinde sevk verilen kapıdan kapıya koşuyorduk. 20 dakika öncesinde erkek arkadaşımın telefonu yanlışlıkla beni aramıştı. 40 dakika öncesinde okulun revirinde elimin çizilmiş,kanatılmış, ısırılmış haline bakarak, sinirimiz bozuk kahkahalarla gülüyorduk. bir saat öncesinde, hergün atölyenin önünde oturan psikopat kediye elimi uzatıyordum.


dört saat sonrasında beşiktaşta tek başıma geziyordum. kollarım aşılardan dolayı ağrıyordu ve yapacak bir işim yoktu. gözümün önünde bir adam bir kediye tekme attı. ağlamaya o zaman başladım. ağlanacak şeyler çok öncesinde olmuştu, bininci kez olmuştu, oh olsun iyi ki olmuştu.

şimdi halsizim. iki saat boyunca halter çalışmış gibiyim. o kedi dahil, sevgi gösterdiğim ama canımı yakan herşeye karşı tepkisizim. ''tetanoz iğnesi na bu kadar!, elini kesicekler kızım'' diyerek beni güldüren ve bayılmamı önleyen sıtkı'ya da beni benden daha fazla düşünen emeğe de minnet doluyum. arkadaşlar iyidir.

28 Kasım 2010 Pazar

procrastination

hali hazırda ''procrastination is... '' diye başlayan bir videosu var zaten, kelimenin anlamını çok iyi açıklayan. ama insanı çok beter hallere düşüren bir durumdur bu, özellikle vize zamanları çıkar ortaya. işin başına oturmamak ve ders çalışmamak için türlü soytarılık yaparsınız. ben mesela bir saat içinde,

-üç kalemimi maket bıçağıyla sipsivri yaptım. ikisi kırıldı. sevindim, tekrar açtım.
-kedimi havada çevirdim, yerde koşturdum. canını kurtarana kadar uğraştım.
-iki brownie yedim. ikincisini zorla, sırf iş olsun diye yedim.
-facebookta manasızca resimlere baktım. like'lar havada uçuştu. bir de çok rüküş, komik kızların resimlerini emek'e gönderdim, beraber güldük. kötüyüz biz evet.
-sonra dersin başına oturdum, yeter artık diyerek. telefonum öttü, kalktım.
şarjı düşük olduğu için ötmüş.
-ama kalkmışken hazır kahve yaptım kendime. müzik açtım. artık tamamen hazırdım.
-bloga girdim ve yazı yazmaya başladım.

demem o ki, procrastination asla bitmeyen, sancılı bir süreçtir.

ayşe ile makyaj keyfi




ayşe, tanıdıklarım içinde en hanımefendi kedi. artık yaşını başını almış olduğundan, kendisini yatağa alabilmek için el vermeyi, ya da ıslak mama beklerken fazla miyavlamaması için hemen servis yapmayı tercih ediyorum, hürmeten. bu sabah ikinci kez yaşadığım ve içimden kahkahalarla güldüğüm durum ise, ayşe'nin beni makyaj yaparken pür dikkat izlemesiydi. ben de annemi çocukluğumda ruj sürerken izlemeye bayılırdım, aynı özenme ve merak durumunu kendisinde de gördüm. gözlerine sürme çekmeyi önerdim, birine mavi birine yeşil çekersen olur dedi. oje sürelim dedim, o da benim gibi sevmiyormuş, halbuki 'patikür' esprimi yapmayı çok istemiştim ona.

fotoğrafta da bodrum'dan aldığım, ama kendisine almadığım biberleri, büyük bir iştahla yerken görüyoruz hanımefendiyi. ayşedir, ne isterse yapar.

26 Kasım 2010 Cuma

for what?



beklemek benim için bir meslek gibi, hayatımın amacı gibi disiplin içinde, sabırla sürdürdüğüm bir eylem. sağ ayağımı hızla sallamadan, parmaklarımı masada tıkırdatmadan, sakince beklerim. beklemeyi bırakmak istemem, sabırsızlanmayı sevmem. sadece aynı masada, aynı sokağa bakarak beklerim.

Who's afraid of Scott Pilgrim?





Henüz gösterime girmemiş ama Hollywood'un patlatmak üzere çektiği filmlerden olduğu için, konuya meraklı hemen her kişi tarafından indirilmiş, hastası olunmuş ve tüketilmiş filmimiz, Scott Pilgrim Vs. the world. Filmi ilk izlediğimde bayıldım. bayıldık. ikinci ve üçüncü de (her bayıldığım film gibi bunu da tüketmeliydim) Micheal Sera'ya fena halde sinir olmaya başladım. Juno'nun da başrolündeydi, Nick and Norah's Infinite Playlist'in de. ve çocuk hep aynı. hep müthiş mülayim, içine kapalı, düzgün çocuk, ama hayatını berbat ettiği kızlar ve peşinden koştuğu yeni bir kız üzerine kurulu fimleri.

Başrolün yüzüne sağlam yumruklar atma isteğimi geçersek, film baştan sona izletiyor kendini. Yeni kızarkadaşının yedi adet eski sevgilisini alt etmek zorunda olan Scott, harika müzikler (Metric'in Black Sheep'i favorimiz), pembe ve mavi saçlar, çizgi roman ve atari göndermeleri derken, atmosferi iyice benimsiyorsunuz. ve mutlak sonuç olarak hikayeyi kendi hikayeniz haline getiriyorsunuz. bu sinir bozucu durumlara yol açıyor, o yüzden fazla benimsemeyin. filmin yapılış amacına uyun, tüketin ve geçin.

24 Kasım 2010 Çarşamba

parkta çıplak ayaklar




çok güzel bir film vardır, ''barefoot in the park'' diye. 60ların sonu olmalı, genç ve çok güzel bir Jane Fonda ile, temiz yüzlü genç Robert Redford oynar başrollerinde. bana en huzur veren filmlerden biridir, belki geçtiği mekanlar, kıyafetler ve insanlardan dolayı, belki konusunun yakınlığından dolayı. bu filmdeki çifte çok benzer bir çiftiz biz. o adam ve o kadını bir arada tutan şey her ne ise, filmin sonunda adamı parkta çıplak ayaklarla yürümeye iten her ne ise ve kadını kendinden o kadar farklı bir adama bağlayan, sürekli çabalamasını ve heyecanlı kalmasını sağlayan her ne ise... hepsini ben çok iyi biliyorum. kendimden ve ondan.

bugün okuldan çıktığımda tek başımaydım, parktan geçerken iyi tandığım bir kediyle selamlaştım. otursana biraz, çok oldu görüşmeyeli dedi. ben banka oturdum, o kucağıma yerleşti. ben de ona filmden bahsettim, o da bana öğlen yediği şeyleri anlattı, nefesi feci şekilde kedi maması kokuyordu, onun adına sevindim.

kulaklığımda Nico - These Days çalıyordu, dinlememişseniz lütfen dinleyin. çok anlamlıdır, çok sakindir, hemen her duyguya yakışır. güzel bir gün sonunun ardından, yorgun ve mutlu, ben şimdi yine aynı sözleri dinliyorum Nico'dan:

''I've been out walking
I don't do too much talking
These days, these days.
These days I seem to think a lot
About the things that I forgot to do
And all the times I had the chance to''

birgün sen de bir parkta, çıplak ayaklarla yürüyeceksin..

22 Kasım 2010 Pazartesi

hiç sırası değildi..

ben her hasta olduğumda kendime çok sinirlenirim. hiç zamanı, sırası değildir çünkü ve benim ateşim vardır, hapşırıyorumdur, ayakta zor duruyorumdur; o an güzel görünmem, enerjik olmam, mutluluk saçmam gerekirken hem de... yine aynısı oldu, yarın O'nun doğumgünü ve ben bir çöplükten halliceyim, his olarak ta görünüş olarak ta.

bir haftadır hapşırarak gezdim, ateşim çıktığında hiç sesimi çıkarmadım, başım çatlayacak gibi oldu, sabrettim. ama şimdi hasta olmayı reddediyorum. çok öfkeliyim sana grip, yarının harika bir gün olması için gösterdiğim tüm çabaları sabote ediyorsun, ama yarın kalktığımda gitmiş olacaksın!

evet, ateşin belirtilerinden biri olarak, gribiyle hesaplaşan kız..

21 Kasım 2010 Pazar

mevsimin getirdikleri





sonbaharın tüm renklerini, hislerini, hallerini kocaman bir paket yapıp, ona sarılmak ve bırakmamak istiyorum. bitmesin.

harry potter üzerine


öncelikle söylemeliyim ki, 16 yaşımda yani artık çocuk değilken okuduğum ilk kitaptan beri, ben J.K. Rowling'in anlatım diline ve özellikle kurgusuna hayranım. her kitabı çıktığı an alıp bir haftada bitirerek devam etti bu kitap serisine olan düşkünlüğüm. ama aynı keyfi hiçbir filminde alamadım. elbette hollywood sosuna bulanan her kitap uyarlamasında olduğu gibi, en değerli ufak ayrıntılar atlanmış ve en önemlisi kitabın atmosferi filme yansıtılamamış oluyordu. oyuncu seçimleri ise hemen her filmde kitaptaki karakterlere son derece uyumlu. özellikle severus snape'i alan rickmann'dan, ya da ron weasley'i ruppert grint'ten başkasının oynadığını düşünemiyorum.

dün serinin son bölümü olan deathly hollows'un ilk parçası olan birinci filmine girdik. son kitap o kadar uzun ve detaylı ki, yönetmen david yates bu kitabı iki film halinde çekmiş. ben ilk defa kitap ve filmi bu kadar bağdaştırdım. 'melez prens' de, son film olan 'ölüm yadigarları' da kitaplardaki atmosfere uyuyor. bende zaman zaman kitabı elimden bırakmama sebep olan çarpıntıları filmde de yaşadım. ve en çok sevdiğim sahne, kitapta bulunmayan, harry'nin morali bozuk hermione'yi dansa kaldırdığı ve birbirlerine destek olmak için, eğlenmek için dans ettikleri sahne oldu. elbette bir de, filmin içindeki kısa film olan, ölüm yadigarları'nın anlatıldığı kısa animasyon var. hollywood'a sadece imkanları için bile saygı duyarım.

siz bu seri ile ne kadar ilgilisiniz bilmiyorum, ama benim gibi kitaplarına düşkün, filmlerinden hayal kırıklığı ile ayrılan biri iseniz, bu filmi izlemenizi tavsiye ederim.

ayrıca, filme benimle gelen ve lord voldemort'u görünce ''bu kim'' diye soracak kadar konuya yabancı olan erkek arkadaşıma da teşekkür ederim. oturduğumuz love seat'i de tavsiye ederim, pek rahat, pek hoş bir sinema deneyimi oldu.

19 Kasım 2010 Cuma

toplum hizmeti

modelim diye söylemiyorum..






sanıyorum resim yapmayı ve fotoğraf çekmeyi seven biri için, her duyguyu, ifadeyi görebildiği, anlaşabildiği bir insan bulmak kadar keyifli birşey yok. o insanın harika bir arkadaş olması çok tatlı, aranızda şehirler bulunması ise şanssız bir durum. güzel bir günden kareler gelsin o zaman, yakında tuvalde de belirmek üzere..

16 Kasım 2010 Salı

anane günleri

yine o huzurlu, sakin, uykulu anane günlerindeyim. kedimi çantasına koyup, resim kağıtları ve filmleri alıp geldik, ufak odamızda uyuduk tüm gün. kedim yabancı yerlerde ben ne yaparsam onu yapıyor, gündüz uykuları ikimizin de en sevdiği etkinlik burda.

ve ne kadar şanslıyım ki oturup rönesans kadınlarını konuşabildiğim bir ananem var. hoş, o benimle en sevdiğim şeyleri konuşmasaydı da, ben yine ona bayılırdım, pamuk saçlarını ve mona lisa ellerini öperdim ya, olsun. anane terapisi kadar güzel birşey yok ki. onun çilek reçeli gibisi yok ki. sevgilimi özlüyorum, ona anlatıyorum sevgilimi. bir kızın duygularını bu kadar açık belli etmesini onaylamıyor, ''yakışık almaz'' diyor, ben gülüyorum, o da gülüyor. müzeyyen senar şarkıları dinliyor, ben de dinliyorum onunla, inanılmaz keyif alıyorum.

anane günleri iyi geliyor.

la vie en rose


sen ve ben sokakta dans ediyoruz, gece. this is la vie en rose çalıyor. sana bir kart çizmiştim, sebepsiz, resimli kartlarımdan biriydi. sen ve ben dans ediyorduk, ben senin hediyen olan yeşil paltoyu giyiyordum, sen benim hediyem olan çizgili bere ve atkıyı takıyordun. this is la vie en rose. ben senin haline gülüyordum, ''nasıl bu kadar utangaç olabilir'', sen beni izliyordun şaşkınlıkla, ''nasıl bu kadar rahat olabilir'' ve insanlar bize bakıyordu ''nasıl bu kadar mutlu olabilirler'' diye.. this is la vie en rose.. sen ve ben dans edeceğiz inan bana, bir film karesinde başlayacak, ben hayal ettiğim kadar sürecek, sen eğilerek selam verince bitecek.

15 Kasım 2010 Pazartesi

Hayali Radyo




Sevgili Bro'cuğum Hasan Şeker, müthiş havalı radyo programları yapmakta ve beni hem müzik zevkine hem iletişim yeteneğine hayran bırakmaktadır son zamanlarda. bunun üzerine ben de düşündüm taşındım ve kendi radyo programımı yapmaya karar verdim. elbette ki pek çok eylemim gibi hayali olarak. hazırsanız programı açıyorum,

Kimbra - Plain Gold Ring: Son zamanların en sık tükettiğim şarkısı ve kadını. hafif ritmli bir başlangıç yaptık. içlenmeye hazırız.

Noisettes - Never Forget You:
fakat o da ne, içlenmek yerine fıkır fıkırız, yerimizde duramıyoruz. burası hayali radyo, neşeli hayallere de yer var dinleyicilerim.

Travis - My Eyes: Travis mutlaka yer alacak. sakin sakin üzecek, dinlendirecek, iyileştirecek, aynı anda.

The Doors - Whiskey Bar: arada nostalji de yaparım.

Dee Edwards - Why Can't There Be Love:
Adidas reklamlarının hayatıma soktuğu güzellik.

Camera Obscura - Before You Cry: ''I love you baby, oh please don't hate me.. You're feeling a little sad tonight, but you'll be alright'' en tatlı ses, en tatlı söz.

The XX - Intro: Saf, güzel şehir ritmi, kafanız rahat olsun diye.

Oasis - Little by little: bu adamlar da Travis gibi, ne yapsa dinlenir, ben biraz derinlere gitmeye hazırlanın diye bunu seçtim.

Badly Drawn Boy - Promises: ah.. işte bu programımın dibe vurduğu, dinleyicilerimin gözyaşları içinde dramın keyfini çıkardıkları an. benim dinlerken kendimi ağlattığım sonra da ''sometimes you just have to walk away..'' ile gözlerimi sildiğim şarkı.


PJ Harvey - This is Love:
bu kadını seviyorum. en dolaysız şarkılarından. canlanın dostlarım, daha fazla üzülmeyeceksiniz.


Dandy Warhols - You were the last high:
saf huzur.

Yeah Yeah Yeahs - Phenomena: kendisini en seksi şarkı seçiyorum, dans edin diye çalıyorum. edin.

Polaris - Hey Sandy: hazır kıvama gelmişken, zıplayarak devam edebilirsiniz harekete.

Sonic Youth - Incinerate: ne güzel ritmin ve sözlerin vardır senin, canım benim.

Stooges - Never Met a Girl Like You Before: ne varsa eskilerde var deyip, Iggy'ye bırakıyorum sözü. bu şarkıdan önce erkekler beni arasın, sevgililerinin ismini versin ben de bu şarkıyı hediye edeyim.

Velvet Underground - Perfect Day : Lou Reed ne derse o.

Patti Smith - Chicklets: Belki de Hasan için China Bird çalarak bitiririm, o olmazsa Patti'nin sonunda kıkır kıkır güldüğü, bu müzikal şiir uygundur final için.


Haftaya görüşmek üzere derdim dostlarım, ama haftaya başka hayaller peşinde olacağım. siz yine de bulun bu şarkıları, dinleyin. iyi gelir.

14 Kasım 2010 Pazar

fikir ve tasarım üzerine








Dün gezdiğimiz sanat ve teknoloji festivali, çok daha önce haber vermem gereken bir etkinlikti, çünkü bugün son günü. yine de birkaç işin görselini ve içeriğini paylaşmak istiyorum. sanat ve tasarım fakültesi'nde okuyan iki kişi olarak gittik, gezdik ve henüz hiçbirşey yapmamış olduğumuzla yüzleştik dün. hiçbirşey yapmamak sorun değil, çünkü yaptıklarınızı inatla yapmayı sürdürdüğünüz zaman, elbette bir yere varıyor.

tasarım konusunda ise öncelikle bir soruna ihtiyaç var. fakat başarılı bir tasarım illa ki hayatı kolaylaştırmak için yapılmıyor, hatta çoğu zaman sadece yeni bir fikre yol açıyor, ilham veriyor, şaşırtıp 'vay be' dedirtiyor. Bager Akbay, geçtiğimiz yıllarda iletişim tasarımı programında okuyan öğrencilerin ufkunu büyük bir keyifle açan insan, harika bir iş yapmış. icat ettiği ufak, kameralı gözlükle beyaz tahtanın önüne geçtim, üç nokta koyup daha sonra bunları birleştirmeye çalıştım. sadece kalemi ve noktaları görüyordum, yetkili kişi ise taktığım gözlükteki kamerayı çeviriyordu. elbette bir üçgen yerine başarısız pek çok karalama ürettim, bu deneye katılan hemen herkes gibi. daha sonra inatla gözlüğü takıp, gözlerimi kapatarak o üçgeni çizdim evet, görme duyusunun, hafızanın ve algının üzerine uzun uzun düşünmüş oldum bu arada.

işlerden bir diğeri, duvara yansıyan leylak, beyaz, mavi desenler. ben bir jackson pollock tablosuna benzetip daha başlangıçta etkilenmiştim. sonra fark ettik ki biz hareket ettikçe, beyaz lekeler bizi izliyor, leylaklar duruyor ve maviler yavaşça beliriyor. bana pollock'un lekeleriyle dans etme hissini yaşattı. önünde ne kadar vakit geçirdim bilmiyorum.

turuncu objelerin olduğu alan, random vuruşlarla ses üreten bir tasarım. bir mouse var ve, önünüzdeki objelere getirerek ses çıkartıyorsunuz. eğer play derseniz, kendisi ritmlerle bir parça yaratıyor. sese müdahale etmek ve bunu bir oyun gibi kurgulamak zaten güzel bir düşünce. uzun bir süreyi de onunla geçirdik.

'kaç veri' malesef sanatçısının ismini unuttuğum, çok başarılı bir kinetik heykel örneği. teknolojiden kaçan, peşinden gelen kablolar,ekranlar,led ampüllere karşı koyan bir figür var. siz heykelin pedalını çevirerek bu düzeneği hareket ettiriyorsunuz. teknolojiyi kullanarak bir insanın teknolojiden kaçmasına yardım ederken de, elbette yine pek çok düşünce beliriyor zihninizde.

fikirleri besleyen fikirler ve şaşırtabilen düşünceler.. çok başarılı bir sergiydi.

güzel yerler






cumartesi günü, sabahından akşamına her saati başka bir semtte geçti bizim için. gün kısa, yapılacak iş çok olunca böyle oluyor. erkek arkadaşım ertesi gün tatile çıkacağı ve ben onu depolamak peşinde olduğum için, o nereye ben o oraya bir gün oldu, iyi ki de öyle oldu.

istanbul'daki en sevdiğim binalardan olan beyaz, camlı yerin fotoğrafını çekebildim sonunda. beşiktaş'tan çırağan'a yürürken, o güzel çınar ağaçlarıyla dolu yoldan geçerken, solunuzda kalan tarihi bina. camekanlı, beyaz parmaklıklı yer, sonradan yapılma sanırım, henüz araştırmadım. ama her baktığımda zarifliğine hayran kalıyorum. o camekanlı yere uygun mükemmel hayallerim var. birgün...

sonraki duraklarımız sirkeci ve karaköydü. karaköy'de çok tatlı mavi ahşap bir bina gördüm, iki katlı. erkek arkadaşıma, keşke benim evim olsa burası dedim. o da bana oranın bir camii olduğunu söyledi. kapısına baktım ve ''arpacılar camii''nin gördüğüm en sempatik ve değişik camii olduğuna karar verdim.

gezmemiz gereken sergi için (bir diğer yazı konusu olacak kadar önemliydi) fındıklı'ya yürüdük sonra. o sırada karşıdan karşıya geçen onbir tane köpek gördük. bir kısmının fotoğrafını çekebildim. kendi aralarında konuşarak ve yol kenarında buldukları izleri koklayarak-ve yeni izler bırakarak yollarına devam ettiler.

sergiyi gezdikten, hemen her işe hayran kaldıktan sonra taksime, ordan da ümraniye'ye gittik. ümraniye'ye gitme sebebimiz o kadar absürd ki, açıklamakta zorluk çekiyorum. yeni çıkan teknolojik ürünleri mutlaka ve hemen edinmesi gereken erkek arkadaşım, i phone 4'e malesef ulaşamıyor. benim anlayamadığım zırvalardan dolayı kendisine bunu bir türlü satmıyorlar. gün boyunca yaklaşık 20 tane turkcell bayiine girdik ve hiçbirinde ya i phone 4 yoktu, ya da satamıyorlardı. ümraniye'de bir tanıdıktan ''senin için bir adet ayırdım, koş gel'' haberi gelince, hemen gittik ve evet... yeni oyuncağına kavuştu. benim teknoloji ile aram, sadece çalışmakta olan şeyleri bozmak şeklinde olduğu için, bu mutluluğu uzaktan izledim.

çok gezdiğimiz, çok fotoğraf çektiğim, çok hayranlık duyduğum bir cumartesi oldu, birkaç mekanı paylaşmak istedim.

12 Kasım 2010 Cuma

why does my heart feel so sad?

25 yaşındayım ve henüz bir gelecek planım yok.

okulum bitmek üzere, sonra ne yapacağım belirsiz.

sanat tarihi okumak ve eğitmen olmak, resim yüksek lisansı yapıp ressam olmayı denemek, yurtdışına çıkıp sürünmek, gezmek, hayatta kalmak, istanbul'da yaşamaya devam etmek, çalışmak para biriktirmek, bodrum'a kaçmak, saklanmak... ihtimaller. ihtimaller..

arkadaşlarımın adı konmuş planlarına dahil değilim, olamıyorum. izliyorum ve dinliyorum sadece.

25 yaşındayım ve hala ne yapmak istediğimi bilmiyorum.

bu sebeple utanmam ve kendimi sorgulamam gerekiyorsa, bunun için gereken hali de bulamıyorum kendimde.

eğer ne yapmak istediğinizi biliyorsanız ve yolunuzu çizdiyseniz, size gerçekten özeniyorum. saygı duyuyorum.

10 Kasım 2010 Çarşamba

Mükemmel gün






kahveyle başlar. o sıralar en çok dinlediğim neyse artık, o girer hemen fona. kimbra-plain gold ring, şu sıralar. beyaz tül perde havalanır. kedim güneşlenir. kahve yarım bırakılır, elbise seçilir, küpe seçilir.

hava babet giymek için uygundur ve elde ceket taşımak sorun değildir.

okula sadece emek, berkay, atölyeden insanları görmek için giderim. fazla konuşmam o gün, sık gülümserim. kahkaha da attığım olur. melanj içerim, kucağımdaki okul kedileriyle aldatırım kendi kedimi. fonda daha ritmli birşey çalar okuldayken. the noisettes- never forget you, ki emek'le saçma biçimde dans edelim atölyede, artık herkes alışsın, pelin tavanlara baksın iç çekerek.

okuldan çıktığımda, hava kararırken, şehrin en mükemmel ritmi, the XX- intro ya da basic space. mükemmel şehir ışıkları yanıp sönerken, alçalıp yükselsin. benim içimde müzik çalarken, dışımda planlar yapılsın. plan yapmayı gerçekten severiz. planlarımıza göre her birimiz 12 kişisel, 36 karma sergi açtık şu dört yılda. biz öylesini seviyoruz. havada kalanları.

akşama doğru, benim ellerim üşümeye başlar. hava soğumasa bile. sırf sevgilimi görme ihtimali ellerimi buz gibi yapar. ve ben ardı ardına kırmızı rujumu tazelerim. arada bir tamamen silerim. sonra yine sürerim. o arada Dandy Warhols- You were the last high çınlamaktadır. lütfen güzel olduğumu söyle. ellerim soğuk. sohbetten kopuyorum. ama inan böyle olmasından memnunum.

o gelir sonra. bazen gelmez, çalışmak zorundadır. ''busy, busy all the time, still I can't stop thinking about you - electralane-birds) o gelirse eğer, ellerim ısınır.
kelimlere dökmeye yeltenmeyeceğim saatler. ritm onun ritmi. diğer tüm sesler susar.

sonra eve dönerim. kedim üzerimden diğer kedilerin kokusunu, selamını alır. göz kalemim yine akmış olduğu için annem hemen temizlememi söyler yüzümü. ben öyle yatarım. düşünürüm. ufak defterime yazarım. halim varsa çizerim. içinde hiç dram olmaz, arıza olmaz. PJ Harvey mırıldanır - It's a perfect day, elise...

A perfect day, elise.

öyle işte


''Söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil.''


Bir arkadaşımın iletisinde görüp hatırladığım, Fuzuli'den alıntı bu güzel cümle, pek başarılı biçimde özetliyor durumumu. sıkıntılıyım elbet, fakat hangi ruh hali çok uzun sürüyor ki. geçer. geçer.

8 Kasım 2010 Pazartesi

kadınları delirten düşünceler

aslında başlık ''kadınları delirten erkekler''di önce. ben en klasik erkek tipi üzerine yazmaya kalkışmışken. sonra düşündükçe fark ettim ki, erkek te sıradan, herhangi bir araç, acı çekmeye karar vermiş kadın için. diğer sıkıntı yaratan durumlardan hiç farkı yok, ilham veren, huzur veren durumlardan da. sadece yaşama şeklini seçiyor kadın, acı çekerek yaşayacaksa da, klasik bir erkek buluyor. sonra resimler, şiirler, yazılar, gözyaşı ve şarap için bolca vakit var artık. bir ömürlük.

ceplerine taşlar dolduran virginia wolf, ''kimse bizim kadar mutlu olmamıştır'' demişti mektubunda, kocasına. demek ki mutluluk bile, veda edilebilen bir durum.

zararlı düşünceler bunlar. fazla yalnız kalmamak lazım onlarla.

7 Kasım 2010 Pazar

ne ekersen onu biçersin.

sık sık duyduğum bazı sözler, cümleyi kuranın farkında olmadığı kadar derin ve hüzünlü anlamlar taşır.

4 Kasım 2010 Perşembe

whatever works



''That's why I can't say enough times, whatever love you can get and give, whatever happiness you can filch or provide, every temporary measure of grace, whatever works...''

Filmimiz Woody Allen'dan, 2008 yapımı Whatever Works. Ben bu adamı sevmiyorum, onun zeka fışkıran, kinaye dolu, insanı bir anda avucuna alan senaryolarını da, üzgün köpek yavrusu bakışlarını da sevmiyorum. belki Woody Allen, bambaşka biri olsa, çok seveceğim her filmini. Annie Hall'u mesela, en az on defa daha izleyeceğim.

ama bu film öyle değil, Woody yönetmen, başroldeki nevrozlu, dahi, aksi ve yalnız adam da kendi karakterini yansıtıyor tabi ki, Woody Allen kendisi oynamasa bile her zaman başroldedir. çok eğlenceli, çok düşündürücü bir film. diyaloglar elbette mükemmel.

Yalnız olan, sonunda yine yalnız kalır. biri varken de yokken de. çok düşünmeyi bir eylem olarak, biliçle gerçekleştiren herkes gibi. ve en sonunda, hayatını devam ettiren cümleyi keşfeder ''Whatever works'' aşk, mutluluk, bağlılık, eğlence... aslında hiç farketmez, herşey olur.

2 Kasım 2010 Salı

mutluluk



mızıka, kediler, fincan çay, çimen, gri bulutlar, papatya, kırlangıç, ananem, leylak rengi, rock'n roll, peynirli makarna, şezlong, eskiz defteri, kırmızı ruj, kaktüs, yolculuk, onun eli, uyku, breakfast at tiffany's, çizgi film.....


beni her koşulda, her yerde mutlu eder. bir nevi, daimi ihtiyaç listemdir.