27 Kasım 2014 Perşembe

Cunda'ya ait olmak

  Annemle yaptığımız iki haftalık Cunda yolculuğundan döndük, bavulları açtık, kedi Şeker'le hasret giderdik tüm gün.


  Kışın da güzelmiş. Çok ama çok güzelmiş hem de. İlk günler güneşin altında tişörtle oturup, denize karşı kitabımızı okuyor ve sevdiğimiz yerlerle özlem gideriyorduk. Kahveci Mustafa Bey'le, Selene Otel'de bizi ağırlayan İsmail Bey'le, Ayna Cafe'nin kibar sahipleriyle, kışın ne kadar da sıcak geçtiğini konuşuyorduk. Sonra bir günde lodostan poyraza dönen havayla, yüzümüzü kızartacak kadar sert esen rüzgarla, tertemiz mis gibi havayla, aralıklarla ama sürekli görünen bir güneşle, gördüğüm en güzel kışa sahip yerle, tekrar tanıştım. O tablo güzelliğindeki sokaklar bomboş, çok az insan, pek çok hayvanla, gece vakti yükselen sıcacık soba kokusuyla, ıssız ve sakin, bizim oluverdi.
  Kediler, kediler hep vardı ve iyi ki varlar, köpekler de öyle. Düzenli olarak mama döktüğümüz yerlerde, yüzlerini, patilerini ezberlediğimiz kedileri sevdik, Taşkahve'de otururken birçoğunu kucağımızda uyuttuk, içlerinden birkaçına isim koyacak ve vedalaşmakta zorlanacak kadar bağlandık. En sevdiğim kocaman, domat yeşil zeytinden, pazarından teyzelerin elleriyle yaptığı reçelden, bana hep yazlık yerleri hatırlatan mavi boncuklu kolyelerden aldık. En iyi balık ve en iyi kazık nerede yenir, tecrübe ettik, yöreye has ot yemeklerinden, çatlayacak kadar çok yedik. Her gece otel odamızda, yanımızdaki su ısıtıcıyla poşet çay demledik, yorgan altında lap top'tan film izledik anne kız. Sabah her kahvaltıya çok acıkmış indik. Alışkanlıklar, keyifler yarattık kendimize. Ora'lı olduk işte. Dostlar edinerek, insanıyla selamlaşarak, hayvanlarını besleyerek, her yerini yürüyerek ora'lı olduk.

 

 Bir çok ev gezdik, güvenilmez emlakçılar tanıdık, bir adet de düzgün olanından. Henüz bizim olan evi bulamadık. Ama kökler salmak kolay değil, hele ki kökler çok derinde ve birbirine dolanmış haldeyse. Ait olacak toprağımızı bulduk ya, ona da şükür.

 

13 Kasım 2014 Perşembe

yarım kalmaktan yorgun


Çok severek başladığım bir resmi, ilk kez apaçık yarım bırakarak tamamladım. (buna tamamlamak denirse elbette.) uğraştığım resimler, içinde bulunduğum ruh hallerini de taşıdıklarından, o ruh halinden kurtulmak için, resmi de terk etmem gerekiyor bazen. bu kadar zayıf bir moralle ve duygusallıkla, nasıl olup da resim yapmayı kendime iş edinmeye kalktığıma ben de şaşıyorum.

Tahminimden de ağır çıktı bu depresyon, ağır uyku ve işlevsizlik. Fırça, tuval ama en çok İstanbul'dan uzak kalmalıyım. Yarın Cunda'ya doğru yola çıkıyoruz, bu sefer ailem için yerleşme umudu ve amacıyla. Ege bana iyi gelir, kediler, deniz, yemekler ve sokaklar tedavi eder, biliyorum. Sevgilimi ve kedimi geride bırakıyor olmak epey bir koyuyor şuan, çünkü onlar bu zor günlerimi aydınlatan, içimi açan güzelliklerim. Ama yanımda iki kare polaroid fotoğraf var, birisi bana tüm yakışıklılığı ve utangaç hali ile gülümseyen, sevdiğim çocuk, birisi bana tüm şaşılığı ve mükemmelliği ile gülümseyen kedi Şeker. Ben uzaklardayken başucumda ve içimde olacaklar.

Bu yarım resim, bu yarım yamalak ruh halleri, bu tuhaf şehir gibi ardımda kalsın. Uzaklarda bir yerde, tekrar hikayeler yaratacak gücü bulmayı dilerim.


12 Kasım 2014 Çarşamba

İmkansıza yakındır.

Bir denize bakıp fırtınada
''Şu dalgalar bir dursa'' diyordum.
Ardı ardına gelen şu dalgalar bir dursa,
Huzura ereceğim.

5 Kasım 2014 Çarşamba

Bir kedi, Patronus

Sık sık depresyona giriyorum, bazen çıkıyorum.

Benim girdiklerim de öyle genel geçer iç sıkıntısına, ''Ay şurama bi ağırlık çöktü''lere benzemez, malesef. Derinden, sinsince, bir tatlı tembellik gibi gelir. Bir günlük planlarımı iptal edip, günü evde geçirme isteğim, birkaç güne yayılır. Verdiğim sözler, en önemli işler bile tüm anlamını yitirir. O içe dönük keyif hali, göz açıp kapayana kadar, beni nefessiz bırakan bir mutsuzluğa ve çöküntüye dönüşür. Harry Potter'ın ruh emicileri çevremi sarmış gibi. Her şeye içimden ve dışımdan verdiğim tek cevap ''Ne anlamı var ki?'' olur. İnsan yaptığı işe asla bu kadar ayıp etmemeli. Ben ederim. Ettim.

Benim için mi daha zor, yoksa en yakınımdaki, dibimdeki insanlar için mi, bilmiyorum. Beni böyle her şeyi boşvermiş, yatay vaziyette, bıkkın görmek, hatta hiç görmeyip, telefondaki umutsuz ''Ben bugün de çıkamayacağım, yatasım var.'' diyen sesimi duymak sanırım daha zordur. Ama artık depresyonumu ciddiye almamayı, onunla keyfini sürerek baş etmeyi öğrendim. Bu sefer resimlerimi de yaptım, (hiç beğenmedim, çok anlamsız geldi, ama yaptım) en iyimser filmlerimi de izledim, iyi hissetmek için kendimi çok zorladım. Bir ay gibi gelen beş gün geçti. Kedi Şeker'le gerinerek uyandık, güneş ve camdan gelen temiz hava hoşumuza gitti. Annemize bakıp gülümsedik, onu da gülümserken görmek için yataktan çıktık. Bu beş gün boyunca kolumda, karnımda, elimin üstünde yatan, huzur veren ve sürekli gülümseten kedi Şeker, beni yine mükemmel bir şekilde korudu.

1 Kasım 2014 Cumartesi

Yelena Bryksenkova, naif desenleri ile


 

 




  Epeydir beğenerek takip ettiğim illüstratörlerden biri, Yelena Bryksenkova'dan bahsetmek ve işlerinden birkaçını paylaşmak istedim. Sanırım naif olmak, ama aynı anda da basit ve çocuksu görünmemek, özgün işler üretmek ve bunu yaparken pek çok hayata tanıdık gelen öğeler kullanmak bu kızın en önemli başarıları. Kediler, kaktüsler, dağınık çalışma masaları, ufak ve içe kapalı, ama kesinlikle çok tatlı ve huzurlu yaşamlardan kareler var desenlerinde. Küçük kağıtlara suluboyayla çalışıyor, son düzeltmeleri de bilgisayarda yapıyor, klasik anlayıştan ve elle çizmekten kopmayan insanları (sanırım biraz da kendime yakın hissettiğimden) daha çok seviyorum.
Kendisinin yeni işlerini, seyahatlerini, gezip gördüklerini koyduğu bir blogu da var:
http://ybryksenkova.blogspot.com.tr/