28 Şubat 2010 Pazar

haftasonu biterken..

*karaoke barlar herkese göre değildir. oto-kontrolü, mantığı ve sorgulamayı kapının dışında bırakacaksın dostum. iş arkadaşların müthiş bir şarkıyı katlederken fakat bunun her saniyesinden delice keyif alırken sen aklında binbir soru işaretiyle onları izliyorsan eğer.. sende hiçbir sorun yok. ben de pek anlamıyorum bu durumu. hatta içimden ''ne bu lan?!'' diyorum.

*bir karaoke barda yıllar önce biriyle ''bu bizim şarkımız olsun'' dediğiniz şarkı çalmaya başlar. gülümsersiniz, o şarkı artık herhangi bir güzel şarkıdan farksızdır çünkü. o zaman geçmişiyle hiç sorunsuz vedalaşmış olmak ayrı bir keyif verir, buna da içilir.

*adı batasıca kiki, ne seninle ne sensiz olamadık bu haftasonu.

*efe avustralya'ya gidiyor. haftasonunun ana konsepti buydu. pek zeki, neşeli, hassas ve yetenekli bir insanın neler yapmak üzere olduğunu izleyeceğiz uzaktan. maket oyuncaklar yapılırken de kulakları çınlayacak bolca.

*bu gece de üç bira içtim, üç sayısında birşey var martini ya da biraya bakmıyor, çarpıveriyor beni. ama ne ironiktir ki ayık kafayla etmeyeceğim laflar ettim ve çok ta iyi ettim bu sefer. yıkmadım, onardım. artık herkes önüne bakıyor.

son olarak, biliyorum benden üst üste bu kadar mutlu yazılar okumak doğal değil. ama zaten ne mutluluk ne üzüntü fazla kalmıyor ön planda, aldırmayın dostlar, bu da geçer. öyle güzel ki güller, bakıp bakıp sırıtıyorum istemsiz.. pazar günü bile pek canımı sıkmayacak bu hafta.

bir buket öpücük



dünyanın en güzel çiçeklerini görüyorsunuz fotoğrafta. tabi ki sıradan bir buket gülden farkı var, ama o fotoğrafta pek belli değil. onlar bizim birinci yıldönümü güllerimiz. çiçek taşımayı beceremeyen şapşal bir çiftin iki gün boyunca girip çıktıkları heryere götürdükleri, bu gecenin sonuna doğru artık canından bezmiş, ama bana verildiği anı, onun utangaçlığını ve benim şaşkınlığımı hep hatırlatacaklar bana. (şeker yanağa öpücükler.) vazoya bir asprin ve bir buz attım, sabah başucumda cuma gecekinden de genç ve güzel bulacağım kendilerini. en olmadı hepsini reçel yaparım yeriz.

26 Şubat 2010 Cuma

şubatın 26sı yazısı

inanın hiçbiriniz bu durumun benim için anlamını bilemezsiniz. hiçbir şeyin önemi yok. geçen sene bu vakitler, ben hayatımda ilk defa birine yer açtım. buyur gel, buralar bomboş hep, otur dinlen dedim. kalbim birazcık kırıktı, onunki de kırıktı, beraber iyileşiriz, toparlanırız dedim. elimi tuttu, çekmedim. hatta sonra her zaman buz gibi olan ellerim ısındı kış vakti, mutluluktan mı onun sıcaklığından mı bilemedim. inanın dostlarım, ben hiçbir durumu bu kadar isteyerek kabullenmedim. yalnız insanlar zordur, o bunu öğrendi. ben de kendi adıma, sayım dökmeyeceğim pek çok şey öğrendim.
lütfen bugün bana izin verin, bırakın mutluluğumu paylaşayım sizinle. bugün ne içersek benden. bunun keyfini süreceğim. evet, gerçekten de bunun keyfini süreceğim. öyle çok sevebiliyormuşum ki meğer.

24 Şubat 2010 Çarşamba

floor!

bu gece üç tane martini içtim. bana mısın demedi. sonra pasajda kızlar çanta bakarken, ben büyük bir rafı ve üstündekileri yere devirdim. pelin bir süre bunu unutmayacak tahmin ediyorum. olur böyle şeyler, büyütmeyelim. hem o da baya sarhoş oldu ki. o rafa o dokunsa yine devrilirdi, dingildiyordu zaten.

başım pis dönüyor. kedimle uzun uzun sohbet ediyorum bir yandan. siyamların en güzel yönü birşey sorduğunuz zaman cevap vermeleridir.

23 Şubat 2010 Salı

23

*bazen gerçekten dehşete düşüyorum. neler karşısında? öyle çok ki.

*kendime ait bir eczane dükkanım olsa, emin olun çok huzurlu olurdum. başım klozetin içinde bulsanız da beni, yüzümde tatlı bir tebessüm olurdu.

*üç gün sonrasından tırsıyorum biraz. elimin ayarı yok ki benim, mahçup etmeyi mahçup olmaktan çok daha sık yaşarım. ah bu defa öyle olmasa.

*bir keresinde bir kart almıştım. özel bir günde. günün özel olmasına biz karar vermemiştik, zaten o kart elime geçene dek sıradan birgündü benim için. ara sıra mektup kutumu açar, en değerlilerin arasından onu bulur, ne kadar ince olduğuna bir kez daha şaşırırım, daha o yaştayken bile.

*rakamlara anlamlar yüklemeyi severim. şifrelerimi buna göre seçerim mesela. 5 mutlaka geçer içinde, uğurlu sayım değilse de en sevdiğim sayıdır. 23 de öyle. ve bir converse'imin sol tekinde 23.05.05 yazar. onu hiç giymem.

*taksimin en berbat mekanını sorarsanız peyote derim. üstüne para veririm orda oturmayın.

*taksimin en sevdiğim mekanı ise, en sevdiğim insanlarla beraber değişir durur. yine de kareli masa örtülerinin yeri her zaman ayrıdır.

*son olarak, kendinize hayatınız boyunca yaptığınız en utanç verici şeyi sorun. bunu bana söylemeniz gerekmiyor, hatta belki kimseyle paylaşmayacaksınız bile. ama sadece kendinize bunu sorun ve biliyor olun tamam mı? ücretsiz vicdan ve irade geliştirme derslerinin ilki olsun bu da.

muppet party


uzun zamandır bir elbiseyi bu kadar istememiştim. üstünde animal olan müthiş iççamaşırları bulduğumuz gün de benzer bir heyecan duymuştum ama takdir edersiniz ki onu ulu orta giyip salınamıyorum. bu eteğe sahip olursam söz, kocaman bir muppet partisi vereceğim. hazır miss peggy ve swedish chefimiz de var.

just a perfect day

okulu özlemem için bir aylık bir mola gerekliymiş demek ki. dahası bir ayın sonunda da tamamen özlenen arkadaşların hatrına gitmek, gitmişken de ''oh be okul gibisi var mı'' demek gerekliymiş. bizim ufak güzel grubumuz.. sık sık herkesin kendi hayatına dalıp yalnızlaştığı, sonra silkelenip el birliğiyle toparlandığı, herkes aynı anda konuşurken ve kimse kimseyi duymazken benim dünyanın en şanslı insanı hissettiğim deliler topluluğu. üstüne bir de ortabahçe hem tenha hem kedi dolu, hava da hem serin hem güneşli olmaz mı.. siz de bugün her zamankinden güzeldiniz, biriniz yeni sevgilisini getirmiş, birinizin falında ben yeni yollar görmüş, ve biriniz saçlarını yeni kestirmiş pek te hoş olmuşken. dersleri rezalet, hocaları felaket bir okul hayatının bana verebildiği en büyük şey olduğunuzu birgün size anlatacağım.

16 Şubat 2010 Salı

acımak üzerine

çevrende kendini ne kadar rezil ettiğini, nasıl boşuna çabalar içinde olduğunu söyleyecek bir dostun bile yoksa biz sana sadece acıyabiliriz artık. saygı duymak ne demektir öğrenmediysen, değer vermek sahip olma hırsından üstün gelemiyorsa yine sana acırız. güzelliğine, gençliğine yazık ediyorsan, hala geçmişi telafi etme uğruna bugününü harcıyorsan, yine çok acırız sana. acıma hissi bol insanlarız biz, yanyana oturup günümüzü gün ederken, sen çomak sokmaya çalışıyorsan ve her seferinde başarısız oluyorsan, daha da sokuluruz birbirimize, ve azıcık da sana acırız. daha ne kadar sürecek bu yıkılmış kumdan kaleyi, bitmiş bir suyla onarma çabası, yeni sahillere ne zaman adım atacaksın bilmeyiz, en iyisini dileriz ama sana. dileriz sahip olmayı ve sahip çıkmayı öğrenmiş ol, kalp kırmadan kalp kazan, kendine yazık etme daha. dilerim şuan yapmaya çalıştıklarını kimse sana asla yapmasın, asla utanma bir hemcinsinden. arkadaşın olsam ben anlatırım izah ederim bıkmadan, kaç kız arkadaşım heba etti kendini çoktan gitmiş erkekler uğruna, kaç kez izledim yapılan edilen hataları. ama ben söylesem olmaz, açık açık duysan da olmaz. sadece sabretmeyi, saygılı olmayı, artık vazgeçmeyi ve hayatına devam etmeyi öğrenmen gerek. onu da kendin görmen gerek.
herkes tertemiz ve yeni başlangıçları hak ediyor, lütfen anla artık..

15 Şubat 2010 Pazartesi

meet the god..





bugün okulun ilk gününü pelinle bizde film izleyerek geçirdik. mükemmel bir ders günü böyle olmalı. 6 yıldır aralıksız sürdürdüğümüz ''bizden bir b.k olur mu'' temalı sohbetimiz çıkmaza girince çareyi ve ilhamı Modigliani'nin filminde aradık. tüm zamanlar favorilerimden olan bu filmi sanat öğrencisi olsun olmasın herkese tavsiye ederim, aşk diye bir olgunun varlığının kanıtı olan ressam hayatlarından feyz alalım diye.

Modigliani filminin en güzel sahnesi, Picasso Modigliani'yi alıp çok güzel bir malikaneye getiriyor.. tekerlekli sandalyesinde oturan oldukça yaşlı bir adamın önüne, ağzında piposu ''Come and meet the God.'' diyor. Modigliani gülümseyerek bakıyor yaşlı adama, ''Renoir..'' belki de Renoir'ı anlatmak için anlatılacak en doğru kelime işte, tanrı, hem de sadece empresyonizmin de değil. ışık ve gölgeyi yaratmakta güneşten bile başarılı olan bu dahi adamın herhangi bir resmini yakından görsem karşısında saatlerce durabilirim.

ayrıca Modigliani'ye hayat veren müthiş başarılı Andy Garcia, içi dışı bir, güzel bir adamsın sen. izleyin bu filmi olur mu? aşka da inanın. sanata da inanın. güzelliğe de inanın. hepsinin varlığını kanıtlamak için koskoca bir sanat tarihi var önünüzde, eğer bunu es geçip mekanik dünyaya teslim oluyorsanız, ben şarabımı sizi bekleyen sefalete içerim dostlarım.

14 Şubat 2010 Pazar

happy valentines day assholes


başlık bir arkadaşımın iletisinden aynen alıntıdır, devamını da yazmış çok öfkeli, sitemkar bir ileti, bayıldım çok güldüm.. gerçekten de tüm özel günler içinde en boktan olanıdır bugün. yıllarca sevgililer gününü bırakın, sevgililik ne demektir nasıl birşeydir anlam verememiş biri olarak bugün için demem gerekiyor ki;

çok mutlu bir gece ve çok mutlu bir sabahtı. bir sevgilim olduğu için değil, sen sevgilim olduğun için. içimden seni arayıp bunu söylemek geçiyor şuan, ama tutuyorum kendimi, işten güçten sıkıldığın bir anda açıp oku istiyorum, çok sevildiğini hisset,bir an kafan karışıp kaşların çatılsın, utanıp sıkıl, sonra dudaklarındaki ince kıvrım yukarı doğru kıvrılsın da istiyorum. ben hep istiyorum.

ayrıca, ikimizin arasında kalacak olan beyaz tişört hikayesi günün en güzel anıdır çocuk, saklayacaktık biz onu.

11 Şubat 2010 Perşembe

mayıs


mayıs ayında olmayı özledim ben. yılın oniki ayı mayıs olabilir, hep en güzel giyisilerimizi giyer, hep balkonda kahvaltı ederiz, kediler yeni hamile kalmış ve çiçekler böcekler ortalığa dökülmüş olur. finaller ve son vizeler arasındaki boşluk geldiğinden, üzerimize yaz rehaveti çöker, bulduğumuz çimene yayılırız.
saat sabaha karşı beşe yaklaşırken, ben bu mayısta yapmayı planladığım şeyi düşünüyorum. çok güzel şeylerin başlangıcı olacak o benim için büyük adımı. düşünüp hevesleniyor ve gülümsüyorum. söz verdiğim gibi, hemen sonra izmir'e geleceğim. :)

9 Şubat 2010 Salı

benzemez kimse sana

birkaç gündür evden uzaktayım, anane günleri. anneanne değil, anane. beyaz saçlı, tombik, pamuk anane, mona lisa elli kadın.. şuanda karşı karşıya oturuyoruz, o alaturka dinliyor, söylüyor bir yandan, nasıl da neşeleniyor yada içleniyor aniden.. arada bana dönüp ''hiç mi sevmiyorsun böyle müzikleri, o gürültülü şeyler yerine bunları dinlesen ya'' diyor, gülümsüyorum. bilsen nasıl keyif alıyorum sen bu şarkıları dinlerken, zihnimin en değerli köşelerine saklıyorum bu halini.

kırk yılda bir benim de sevdiğim, daha doğrusu bildiğim bir şarkı çıktı. benzemez kimse sana, sevdiğime inandıramadım bu şarkıyı. ama ona nasıl söyleyeyim, geçmişte bir aşk acısı ile boğuşurken, müzeyyen senar dinleyip şarap içmişliğim, uzaklara dalıp gitmişliğim bile vardır. (rakı içemediğimden şarap) ananemi bilirim, der ki anlatsam ''romantik olma, gerçekçi ol bu hayatta, herşeyin doğrusu!'' ama bende neyin doğrusu var ki pamuk kadın, senden gizli herşeyin yanlışını itinayla yapıyorum ben. sonra gelip dizinin dibine kıvrılıp iyileşiyorum, sakinliyorum.

hadi bizim için gelsin şimdi,

benzemez kimse sana
tavrına hayran olayım
bakışından süzülen
işvene kurban olayım
lütfuna ermek içün
söyle perişan olayım

7 Şubat 2010 Pazar

tanımak



yanaklarını tanıdım iyice. hep onlardan başlıyorum boyamaya.
kaşlarını çok iyi tanıdım sonra, senin ifaden kaşlardan geliyormuş.
saçlarını tanımak çok kısa sürdü, parmaklarım hemen alıştılar.
ellerini her gün ve her gün yeniden tanıyorum, tuttuğum ilk elleri.
boynunu tanımak, en sevdiğim sanırım.

seni tanımak bitecek gibi değil çocuk. her resim ve her gün, yeniden. tanıştığımıza memnun oldum bir kez daha.

...

''they said we'd never make it
my sweet joy
always remember me''

5 Şubat 2010 Cuma

got martini?


çok büyük bir utanç içinde itiraf ediyorum, ben hiç martini içmedim.. oh söyledim, kurtuldum sanki. omuzlarımdaki baskı çok büyüktü dostlarım, ben hep martiniyi uzaktan seyrettim. sipariş verirken ''martini, iki zeytinli, buz olmasın, soğan koy, biber ek, sek olsun, double olsun, az demle, geri çek..'' diye uzun, kararlı emirler veren insanlara da içten içe özendim.
bu sebeple yarın martini içmek ve kutlamak üzerine bir plan yaptık. kutladığımız şey sefaletimiz, buna kadeh kaldırıyoruz. kadıköy'de hiç gitmediğim bir barda (ismini söylesem hangi gezegenden geldin sen dersiniz) hiç içmediğim bir içkiyi içip, hatta en az üç tane içip yere yapışmayı planlıyorum. deneyimlerimi elbette aktaracağım.

zeytinli not: zeytinden nefret eden insanlar ne koyduruyor bu merete? çilek falan olma mı? bir de bu siteyi buldum tariflere bakınırken, bayıldım ıvır zıvırlara.
http://www.gotmartini.com/
sadece martini içilen bir bar açarsak ki eminim açarız, aslında şeker otel'e bir martini bar pek yakışır, şöyle tabelalar da alabiliriz:
http://www.gotmartini.com/MartiniSigns.htm

''zeytin koyma, iki frambuaz, bir çilek, buzlu, double, shot yapacağım, oyuncak şemsiye de koy, kıvrılan pipet varsa iyi olur, karıştır, çalkala, tuz ek, hoop sallayıp getir..'' ve garsonun müthiş tekmesiyle uçup yihhuuu diyerekten mekanı terk ederiz..

whatever you say


ekşi sözlükte pek sevdiğim bir başlık vardır ta lise zamanlarından ''durduk yerde adamın bir yerine koyan şarkılar'' şeklinde. bir yerine koyan değil tabi ki, ama blogumda açık seçik küfürler yazamıyorum, okuyan aile üyelerine saygımdan. işte böyle sakıncalı şarkılar listemin ikinci numarasında yer alır bush-letting the cables sleep.

dinlemediyseniz, hiç dinlemeyin. açıkça uyarıyorum. hele de kalbiniz kırıksa (benimki son 10 yıldır kırık mesela) uzak durun bu şarkıdan, ne gerek var beter olmaya.

klibinde sağır bir kız, güzeller güzeli bush solisti gavin rossdale ile kavga ediyor, duvarlar boyanıyor, caddeler ışık seli, aman aman. pek fena.

''Whatever you say it's alright
Whatever you do it's all good
Whatever you say it's alright
Silence is not the way
We need to talk about it
If heaven is on the way''

öyle ki sözlerini yazarken bile içim acıyor. hadi bir de favori filmlerimizin birinden alıntı yapalım, hangisi önce geldi? müzik mi, yoksa sefalet mi? bunun gibi birşeydi sanırım. müzik ve sefalet, tavuk ve yumurta.

o halde, durduk yerde izlenmemesi gereken kliplerimizin en güzelini açalım, şarabımızı koyalım ve bırakalım içimiz temizlensin pırıl pırıl yaşlarla. Baudelaire'nin isteği değil midir, şarapla, şiirle ya da erdemle sarhoş olmamız, ama illa ki sarhoş olmamız? öyledir.

4 Şubat 2010 Perşembe

expectations

Belle and Sebastian'ın güzel şarkısı.. beklenti ve anlayış üzerine düşünmek istiyorum. hangisi ağır basarsa, öne çıkarsa o zaman dönerim. şimdilik, tek beklentim anlayış. bana gerçek bir dost olduğunu göster.

3 Şubat 2010 Çarşamba

you stupid girl

cafe nero'nun rahat koltuklarından canlı yayın yapmayı bir borç bilirim. dostlarım, dış mekanlarda ettiğimiz sohbetleri uygar bir ses düzeyinde yapmaya ve içeriğini düşünmeye davet ediyorum hepimizi. şöyle ki, arkamda oturmakta olan üç adet kız var. bu kızlar ben geldiğimde yani yaklaşık bir saat önce, kilo almış arkadaşları begümü ve hiç kilo almayan arkadaşları handeyi konuşuyorlardı. begüm'ün obez olmuş olma ihtimali, begüm'ün aynı anda iki erkeği nasıl idare edebildiği, aslında özellikle ozan'ı hiç haketmediği, begüm'ün geçen gün iki tabak makarna yediği ve daha da doymadığı, zaten oldukça azgözlü ve görgüsüz bir kız olduğu konuşuldu. arkama dönüp ''ee lanet olası begüm'le daha ne işiniz var o zaman?!'' demek istedim, çok istedim. hande ise malesef begüm kadar şanslı değildi. o sanırım zayıflığının yanında güzel de bir kız, onun payına çok daha fena şeyler düştü. anoreksikmiş, terkedilmiş, 34 beden pantolonundan göbeği çıkmış, yüzü turuncuymuş, küpeleri komikmiş.. gerçekten üzgünüm hande, keşke bu kadar zayıf olmasaydın. yada düzgün arkadaş seçimleri yapabilseydin.

ben de dışardayken bazen boş bulunup avaz avaz konuşurum. özellikle de emekle berabersek, içerik olarak en yakınlarımızı bile rahatsız edecek düzeyde bir sohbet dönebilir, herşey mümkündür. ama bundan sonra şuan yaşadığım cinnet hissiyatını hatırlayıp ona göre konuşacağım. huzurunuzda topluma verdiğim sözümdür. ayrıca böyle zamanlarda taramalı bir tüfeğim olmadığı için şükrediyorum.

bu bir emirdir!

2 Şubat 2010 Salı

I'll never forget ya



şarkı sözleri daha da anlamlı bu aralar. sanki ben yazıyorum tanımadığım insanlar söylüyor. they said we'd never make it, my sweet joy. bir de güzel söylüyorlar ki.

dün gece uzun zamandır görmediğim kadar berbat bir rüya gördüm. kadın entrikaları. baş edilmez, anlaşılmaz, bitmez. sanki tüm gece boğuştum durdum, sabaha karşı pes edip uyandım. kadının kadını anladığı kadar iyi kimse anlamaz, kadının kadına ettiğini de kimse etmez. mütemadiyen üstün ırkız, hep te eksik bir yanımız. bu yüzden kabuslar ve rüyalar hiç tükenmiyor. birde tüm sabahıma oturan baş ağrısı var tabi, apranaxı da umursamıyor sağ gözümün üstünde dans ediyor kaygısızca.

irlanda'da olmak istiyorum. dublin'de geçen bir filmi fon filmi yaptım bugün kendime. benim fon filmlerim var, resim yaparken şarkı dinlemeyi uzun süre önce bıraktım. onun yerine dialogları ve mekanları güzel bir film koyup çizmeye başlıyorum. bugünkü film, dublin'de bir köyde geçiyor. herkesin öyle çok batıl inancı var ve herkes öyle sarhoş ki, aksanları da öyle tatlı ki. drink drink drink drink drink drink and fight! mottosunu doğuştan benimsemiş, güzel, çilli, keyifli insanlar. hava zaten mükemmel. ya londra ya dublin, hadi belki de edinburgh olsun. üçünden birinde yaşayıp gitmek isterdim. resmim de yarım kaldı. güzel gözlü üzgün bir kadını, gülümseteceğim ısrarla. yada kalemle. :)