30 Nisan 2010 Cuma

daydream

bundan bir 10 yıl kadar sonra.. deniz kenarındaki iki odalı evimdeyim. herhangi bir şehire gitmeyeli aylar olmuş. evin üst katı atölye, boyumdan büyük tuvallerle dolu. sadece istediğim şeyleri boyuyorum, kadın, kedi ve ağaç.. zaten çevremde de sırf onlar var. hayatım o kadar basit ve düz ki, 10 yıl öncesini düşündüğüm zaman gülüyorum halime. o kadar insan ve durum nereye gitmiş sorgulamıyorum. bahçemde en az dört tane köpeğim var, hiçbiri cins değil. ordan burdan bahçeme dadanmış sokak köpekleri işte, ama beraber yaşıyoruz. evimde de mütemadiyen bir kedi var. rengi gri olsun bu seferkinin. birbirimize yetiyoruz. aşık mıyım bilmiyorum, zaten hiçbir zaman bilmiyorum. ama biri varsa bile, çok uzakta. evlenmiş çoluk çocuğa karışmış olan arkadaşlarım, ara sıra kafa dinlemeye geliyorlar evime. burda kimse yok çünkü. deniz sesi var, rüzgar sesi var, boya kokusu var. o kadar..

sabah sabah camın önünde dans eden perdeye bakıp hayallere dalmışım. perdenin bu kadar yükselip taklalar atması ilginç, dışarda rüzgar bile esmiyor. 10 yıl sonraki evim, kedim, dostlarım ve sevgilim, bu sabah uzun uzun sizi düşündüm.

sonra camı kapadım. perde duruldu. uyanmışım.

26 Nisan 2010 Pazartesi

güzellik demişken..

kiss me kate



itiraf ediyorum, yıllardır Kate Winslet'e aşığım. oyunculuğunu, başarısını tamamen ayrı tutuyorum, yüzeysel biçimde fakat derinden bu kadının güzelliğine aşığım. yıllar içinde Hollywood kadınlarından Milla Jovovich, Gwenyth Paltrow, Sienna Miller, Juliette Binoche, Anne Hatheway gibi isimlere de platonik hisler besledim ama hiçbiri Kate Winslet kadar uzun sürmedi.

size daha önce de söyledim. ben kadınları severim. en çok bir erkeği sevmeyi tercih ederim gerçi. ama kadın her zaman daha güzel, ilham verici ve zarif benim için. güzellik kapatılması, kıskanılması, görmezden gelinmesi gereken birşey değildir, güzellik gerçek bir kavram olarak vardır ve takdir edilmelidir. (hatta bazen şu hayattaki tek misyonumun güzellikleri beğenmek olduğunu hissediyorum).
estetik felsefesi hakkında dersler, kitaplar ve düşünceleri geride bıraktıktan sonra, hala güzelliği ve estetiği saf, kuralsız beğenide buluyorum. bu yazı güzel kate için yazılmış olsun, shirley manson hakkındaki derin düşüncelerimi ise başka bir lezbiyen çağrışımlı yazıya saklıyorum.

küpe

şiirimiz Ömer Hayyam'dan geliyor.

geçmiş günü beyhude yere yad etme
gelmemiş bir an için de feryad etme
geçmiş gelecek masal bunlar hep
eğlenmene bak ömrünü berbat etme.


üstüne birçok laf söylenebilir bu dizelerin. öyle çok laf söyledim ki zaten, ama ne söylesem boş değil mi? belki Ömer Hayyam'ın bilgeliği varır bir yerlere.. hepimiz için bu şiir dostlarım, yeni bir hafta ve kulağa küpe.

22 Nisan 2010 Perşembe

sokak kedisi


ağlıyorum. istemsiz olarak yaşlar süzülüyor.

facebook'ta arkadaşlarınız paylaştıysa izlemişsinizdir, bir televizyon haberi: ''erkek kedi, ölen eşine masaj yapıyor'' şeklinde. izlemediyseniz, izlemeyin. kedileri sevmiyorsanız, ''nankör hayvandır'' diyorsanız, ya da ne bileyim sokakta gördüğünüz hayvanlara karşı herhangi bir duygu beslemiyorsanız, izleyin. iyice izleyin hem de.
içeriğini yazdım şimdi buraya, ama sildim. öyle bir etkilenmişim ki, anlatamadım bile.

keşke sokak kedileri, köpekleri daha az olsa. bir lokma yemek için ordan oraya koştururken dikkatsiz bir sürücünün arabası altında kalmasalar. öyle az olsalar ki, her mahallede bir adet bulunan, yanında mamayla gezip köşe başlarına yemek bırakan insanlar yetse onları doyurmaya. ''psipsipsipsi'' diye sevmek için seslenince, kaçıp gitmeyecek kadar şiddete, tekmelenmeye yabancı olsalar. belediyeler toplu halde hayvan zehirleme turuna çıktığında, o rezil etlere dönüp bakmayacak kadar tok olsalar..

kedimin kulağına ne kadar şanslı olduğunu fısıldadım.

Edie hakkında



Edie Sedgwick iyiydi de, çevresi kötüydü.

Edie'nin hikayesini Hollywood sosuna bulayıp, süsleyip püsleyip sunan Factory Girl, kızın gerçek hikayesinden oldukça uzak. Ama Sienna Miller pek güzel yine.

Edie'yi tanıdıktan sonra Andy Warhol'a öfkelenmemek zor. Seri üretim teknikleri, pop sanatına katkı, serigrafi ve linolyum baskıları.. adamın her yaptığı siliniyor bir anda, o rengi gitmiş yüzüne var gücünüzle haykırmak istiyorsunuz : ''neden harcadın güzelim, gencecik kızı Andy?!'' yüzeysel ve duygusal bakası geliyor insanın bu gibi durumlarda. Hoş, Edie olmasa da saygıdeğer okulumun en çok şey bilen hocası beni çoktan soğutmuştu Andy'den. (Rastgele yapılan deneysel sanata, sayfalar dolusu alt metin ve anlam yüklemenin saçmalığı, başka bir yazı konusu olsun.)

Edie hakkında neden doldum taştım sabah sabah.. Çünkü radyoda Bob Dylan'ın Like a rollin stone şarkısı çalıyordu ve ben ne zaman bu şarkıyı dinlesem, sözleri pek manidar pek anlamlı olduğundan, Edie aklıma gelir.

Bugün bu kırılgan kızın şerefine büyük, abartılı, tuhaf küpeler takalım dostlarım.

19 Nisan 2010 Pazartesi

gıda boyası sevici





içlerinde hangi kimyasalların olduğu ve dişlerimi kaç dakikada çürüteceği umrumda değil. şuanda dünyanın bir yerinde bu rengarenk kurabiyeleri yiyen birileri var değil mi? işte bu büyük haksızlık. ben haftalık gıda boyası ihtiyacımı sürekli aynı pamuk şekerlerden, renkli spiral çubuk şekerlerden ya da elma şekerlerinden karşılamak zorunda mıyım? buradan bana çikolata topları vaad eden peluşuma ve mutfakta bir anne, bir hanımefendi olan emeğime sesleniyorum, bana bunlardan yapın, şu domuzcuk gibi bata çıka yiyeyim. yiyelim.

15 Nisan 2010 Perşembe

iyi bir dolmuş şöförü olmanın sırları..

ola ki planlar istediğiniz gibi gitmedi, kendinizi taksim-bakırköy, taksim-aksaray, taksim-yeşilköy... ve nice hatlardan birinde bir dolmuş şöförü olarak buldunuz. size başarılı olmanız için yapmanız gerekenleri söylüyorum:

1. iyi arapça bilin. çünkü rakip dolmuş şöförlerinden yiyeceğiniz küfürler, duraktaki patrondan işiteceğiniz azarlar hep derin, gırtlaktan bir arapçayla olacak, yolcularınız tek kelime anlamamalı ki tedirginlikleri yola çıkmadan başlasın.

2.araba maksimum sekiz kişi alsa bile, siz yanınızda bulundurduğunuz ufak tabureyi ön kısma sıkıştırıp bir kişi daha alın. o bir kişiler birikip sizi zengin edecek. oldu da sıradaki kişi o tabureye oturup itiş kakış gitmek istemedi, basın küfürü.

3. hızlı kullanın. hatalı sollayın. ani frenler yapın. içinizdeki adrenalin tutkunu maceraperesti sakın ola dizginlemeyin. arkadaki yolculardan kaçının tansiyonu düşse, kaçı fena olursa o kadar başarılısınız.

4.ardı ardına sigara için. bırakın sadece siz değil yolcular da bu meretten faydalansın. biri sizi uyarmaya kalkarsa arapça bilginizi de kullanarak lafınızı sakınmayın, bu kadar karışılmaz ki canım insana.

5. trafikte biri size hemen yol vermezse, önünüzden yavaş yavaş giderse, yanından geçerken kafanızı çevirip ona kötü kötü bakın. ama bu sırada sakın yola bakmayın, gözünüzü öfke dolduğunuz yan arabadan ayırmayın.

6. asla müsait bir yerde indirmeyin. müsait yeri en az 20-30 metre geçe indirin.

buradan hergünümün sonunu heyecan ve macera dolu kapamamı sağlayan sevgili dolmuş şöförlerine teşekkürlerimi sunuyorum. sayenizde birgün arabam olsa bile trafiğe çıkmayacağım.

13 Nisan 2010 Salı

ben bugün

yazdım yazdım sildim, yazdım yazdım sildim.

kendine dışardan bakmak ne kadar zormuş. beni seven bir insanın gözünden, hayatımda neler olup bittiğini merak eden bir dostun gözünden, benden varoluşum nedeniyle hoşlanmaması hatta nefret etmesi gereken birinin gözünden, beni hiç umursamayan birinin gözünden... birçok farklı gözden kendime baktım bir an. her biri için yazmam gereken yazı farklıydı ve hiçbirinin içeriği diğerininkine uymuyordu. uyumsuz sıfatlarım ve rollerim vardı, demek ki herhangi birinden farksızdım. ne az, ne çok.

bugün yazı yazmak için fazla objektif bir ruh halindeymişim. yarın gelin, hangi göze sahip olursanız olun..

9 Nisan 2010 Cuma

terapi?


sanki filmin en müthiş sahnelerini kaçırdım. ben uyurken, telefondayken, içecek birşeyler alırken geçti gitti ve salona girdiğimde dediler ki ''nerde kaldın en önemli kısmını kaçırdın, öyle güzeldi ki''. öyle bir his işte. bunun biraz daha koyusu ve derini.

ağlama isteği geliyor. iç çekiyorum. zorla gülümsüyorum.

aniden sesimi yükseltiyorum: ''bunu bana nasıl yaparsın?'' ama suçladığım kimse de yok karşımda, kendi başımayım. hiç üstüme de alınmıyorum soruyu. başımı çeviriyorum.

biraz mayıs iyi gelirdi aslında..

6 Nisan 2010 Salı

gelen geçen

okul iyice çekilmez bir hal aldı. yok aslında okul değil, dersler. mütemadiyen kaşlarımız çatık, sinirimiz bozuk, kafamız dağınık. herhangi bir sunum sırasında hocasına kafayı gömen bir öğrencinin ilerde akademik kariyerinde bir şansı olur mu diye düşünüyorum.. gerçi akademik ya da değil-bir kariyer inşaası planım yok ama olan var olmayan var, olabilse o an çömçüreceğim kafayı. (çömçürmek; bir çeşit kafa gömümü telafuzu, sinirim bozuk dedim ama)

tek istediğim saatlerce bir masada oturup güzel kız kesmek. böyle mal mal bakınmak. ben güzel kızlara bakmayı çok severim, güzelliğin her şeklini takdir edeceksin, o görmezden gelinecek birşey değil. böyle rahat bıraksınlar, arka arkaya kahveler içip bir masadan gelene geçene bakayım. böyle hiç anlamı olmasın. gelsin geçsin. durmasın. beklemesin.

o arada birisi benim için okulu bitirsin, diplomamı hesapla beraber getirsin.

iki kontör

hesaplı olmak bazen çok sakıncalı sonuçlar doğurur. malesef siz bu sakıncalı sonuçları çok geç fark edersiniz. ocakta taşan süt gibidir bu durumlar. ufak ufak, çaktırmadan olur. tüp bitmesin diye altını azıcık açarsınız, sonra da altı nasılsa azıcık açık diyerek kendi işinize dalarsınız, bakarsınız sonra süt taşmış gitmiş buhar olmuş. işler bir tuhaf yürür, süt bu ihmale gelmez.

iki kontöre neler neler yapılır.

iki kontöre hiçbirşey yapılmaz.

durumlar böyle işte, hem çok kolay hem çok zor.

bilmem anlatabildim mi?

4 Nisan 2010 Pazar

suskun yazı

en sonunda blogumla düzeyli bir ilişki kurmayı öğreniyorum. kendime saklıyorum birçok anı. ketum davranıyorum. kendi başına kaldığı anlar biryerlere dalıp gülümseyen insanların bir bildiği varmış demek, anları kendine saklarken.

yine yorgun bir pazar, hevesle kuracağım öyle cümleler var ki. ama uykusuzum, sakinim, hevesim bile gitmiş sakinlikten. bana edecek laf kalmamış. kedim kucağımda der top olmuş, çayımı içerken aval aval caddeyi izliyorum. anları toplayıp bir koza gibi anıya çeviren süreç, suskunluk olabilir mi? deniyorum.

autumn sea



bazen bir resim hakkında konuşmak, onu anlatmak çok güçtür. güç olmasından öte, gereksizdir. tüm alt metninden bağımsız olarak, hiçbir sebep yada bilgi göstermeden onu seversiniz. ben resimlerin kimler tarafından ve nasıl hayatıma girdiğini de hatırlarım, bu onların içimdeki yerini sağlamlaştırır.

şimdi hiç tanımadığımız bir denizin, dans eden alevler içinde yanışını izleyelim.