3 Mayıs 2012 Perşembe

the music came first, my dear friend.



  ''hangi high fidelity kadınısın?''  isimli bir test olmasını, onu çözmeyi ve bu filmi izlerken kafamda oluşan soru işaretlerinden kurtulmayı gerçekten çok isterdim. tanıdığım muhteşem kadınlara baktığımda, çoğu laura, başroldeki sarışın. kafası karışık, zayıf ve ezik erkeğe tahammülü olmayan, acımasız olacak cesarete sahip, güçlü, karakterli. ben laura değilim, o kesin. ortak noktalarının olması seni o insana benzer yapmıyor bazen, malesef. en çok korktuğum charlie olmak, catherine zeta jones'un oynadığı. çevresine karşı ufak bir drama yaratıp, sanattan, edebiyattan, pek çok muhteşem şeyden, gürültüyle, herkesin gözüne sokarak, sürekli konuşan, ama aslında konuşarak içindeki boşluğu örtmeye çalışan, yalnız ve mutsuz kadın olmak. umarım charlie değilimdir, umarım kimse bana baktığında charlie'yi görmüyordur. sonra bir de titrek olan var, adını unuttum, oyuncusunu da unuttum, çok utanç verici bir dalgınlık ve unutkanlık problemi yaşıyorum bir süredir. titrek dediğim kadın, rob gordon'a karakter ve ruh hali olarak çok benzediği için hayatına girmiş olan, sonraki yıllarda psikolojik tedavilere ve insanın içini sıkan bir bunalıma gömülmüş olan, eski sevgilisine yavru köpek bakışlarıyla ''hayatında biri var mı?'' diye soran kadın. umarım titrek bir kadın olmam, o kadın olmak ta büyük bir trajedi olur. neyse ki listenin ikinci sırasında yer alan, masum ve tatlı, edepli sevgilisi değilim, o konuda içim rahat, bir de onun için kaygılanmama gerek yok. kaldı geriye üç karakter, bir dahaki izleyişimde kafa yormam gereken.

  işin tuhafı, bu kadınları, bu filmi, o muhteşem diyalogları izlerken, içten içe hep hangisine en yakın olduğumu biliyor olmam. büyük bir ihtimalle, bundan 10 sene sonra kabulleneceğim üzre, ben rob gordon'ım. takıntılı, geçmişe saplanıp kalmış, listelemeden düşünemeyen, her an için uygun şarkısı ve grubu bulunan, tuhaf, hafif rahatsız edici. böyle olmayı seviyor muyum, hayır, azıcık bile sevmiyorum. çoğu zaman en çok kendimi rahatsız ediyorum, sonra arkadaşlarımı, sonra sevgilimi, sonra ailemi, hepsi biraz rahatsız hep, benim saplantılı, tuhaf tavırlarımla ilgili. ya da hepsi benim kuruntum, umurlarında bile değilim, bu da düşündürücü ama şuan kafamı yoramayacağım bir konu. eğer bu an için bir şarkı çalmam gerekse, a hundred lovers'ı çalardım, josep'den.

son olarak, high fidelity izlediğim en seksi filmdir. evet. böyle düşünüyorum ben. (emek'in düşüncelerini kendi düşüncelerimmiş gibi yazmak ve en içten küfürlerini almak, her zaman sevdiğim bir eylem olmuştur, çünkü herkes bilir ki, her akdeniz kadını gibi, emek kızınca çok güzel olur.)

2 yorum:

  1. bence sen barry'sin yani jack black. zannettiğin gibi bi kadın değilsin, çok farklı şeyler zannediyorsunn kendinle iligli yine yanlış zannetmişsin. sen bu değilsin.
    herkes minik dramları sever bebeğim, onlarsız hayat çok sıkıcı olurdu.
    ayrıca high fidelity beni tahrik ediyor demiştim zamanında. ve kızmıyorum şu an ve güzel de değilim. ayrıca bok.
    piesaylavyu bi de.

    YanıtlaSil
  2. evett barry'im ben lan nasıl düşünemedim bunu! hele o rock'n roll şarkıları eşliğinde coşup yaptığı hareketler falan, deli gözü bağlaması.. içimi rahatlattın cidden, artık kasmadan izleyebilirim bu filmi.
    piesmilavyutu.

    YanıtlaSil