27 Kasım 2015 Cuma

Dağınık kafalı kız

Ne zaman ağlasam, en son ne zaman ağladığımı hatırlamadığımı fark ederim. Sonrasında  çok güzel uyurum. Sonrasında çok yorgun kalkarım.

Bulaşık yıkamak bana en huzur veren şeylerden biri. Ama sık sık ve az değil, nadiren ve topluca yıkamayı, köpürtmeyi, durulamayı ve hiç durmadan akan suyun sesini seviyorum.
Haftanın en az bir günü, mutlaka, bulgur pilavı pişiriyorum.

Reglimden iki hafta önce karnım ağrımaya başlıyor, bir hafta önce akıl sağlığım bozuluyor, birkaç gün kala içimde yavaşça ayağa kalkan bir Godzilla oluyor. Hep çok sarsılıyorum.

Resimden daha kolay ve iyi yapabildiğim herhangi bir şey olsaydı, onu yapardım. Sürekli vazgeçmemek, kötü yaptıklarımla yüzleşmemek ve hatalarıma rağmen devam etmek için kendimle savaşıyorum. Düzenli aralıklarla tamamen pes ediyorum.
Eve en çok yemek sipariş ettiğim yerler Subway ve Sushico. Akşamüstü kapıya pijamalarla çıktığımda hep biraz utanıyorum ama o bezginlik pantolonu da umursamıyor.

Tüyap'tan aldığım kitapların henüz hiçbirine başlayamadım. Okumak için fazla yorgun, sancılı, dalgın günlerdeyim.

Ruh halimin değişmesini sabırla bekliyorum. İnsanları yorduğumu ve üzdüğümü fark edince utanç içinde kabuğuma çekilip, sesimi sonuna kadar kısıyorum.
 Şu ayakkabılar bende olsaydı, onları giymediğim günlerde rahatça izleyebilmek için sehpanın üstüne koyardım, belki içlerine de birkaç dal çiçek, zambak ve beyaz güller ile.

24 Kasım 2015 Salı

Bir başka 23 Kasım daha

Artık yabancısı değil, sakini olduğum bu bembeyaz ev giderek renkleniyor. Eğer sabah erkenden evden çıkmamışsak, ben geç kalkıp öğleden sonrayı bulmuşsam genellikle çıkamıyorum, çünkü bu saatler çok güzel ve rahat; kendi kendime olmanın, sessizliğin ve günışığının tadını çıkarıyorum, miskin kediler gibi oradan oraya konarak. Bu beyaz duvarlar ışık içinde, karşımızdaki ağaçlık arazi her gün başka sonbahar renklerine geçiyor, kahvemi içerken gözlerimi akasya ağacının yapraklarından alamıyorum.

Günler önce ''evlilik üzerine'' diye son bir yazı yazdım bu konuda, daha sonra gelip sildim. Bir başka sorgulama yazısına gerek yoktu. Görüşlerim sağlam kaldığı ve inandığım şeyi sürdürebildiğim için kendimle hafif bir gurur duyuyorum, inkar etmeyeceğim. Yeterince sadık, erdemli, özgür ve aşık olduğumuz sürece, bir toplum dayatması tarafından kurtarılmaya ve korunmaya hiç ihtiyaç duymayacağım. Belki bir gün beyaz bir elbise giyip, bunları sana fısıldarım. Belki dans da ederiz. Ama sadece, ışıklarla yıkanan bu salonda, keyfimiz için.


Mumunu üflerken yine bir dilek bulamadı, aklına gelmedi. Mutlulukla dileyecek bir şey bulamadığını fark etmek ve ''Her şey böyle sürsün.'' demek ne büyük bir minnettir, ben de sadece başımı sallayıp ''Sürsün canım.'' diyebilirim, dedim. Kuvvetli bir rüzgar esti ve akasya ağacından yapraklar yağdı, bir dilek kabul olmuş gibi.

20 Kasım 2015 Cuma

Kaydetmeden yaşamak

  Bu bir süredir denediğim bir durum. Aslında iki haftalık yoğun fuar maceramızda, vakitsizlikten böyle gelişti biraz, ama fark ettiklerim ve hissettiklerim hoşuma gitmiş olacak ki, devam ettim kaydetmemeye. O arada haberler yine felaketlerle doldu taştı, kendimi tuttum ve hiçbir görüşümü sosyal çevreme ilan etmedim, yoruma açmadım, bu durum da iyi geldi. Sonra romantik şeyler oldu hayatımda, benden yine bir ses çıkmadı, bir yazı ya da fotoğraf, bu durum da yüreklendirdi eylemsizliğimi (sanal eylemsizlik demek daha doğrudur ya.) Gerçekler daha bir gerçek kaldı.


  Şimdi aile evimdeyim, en çok ışık alan pencerenin önünde, sabah çayımı içmeye devam ediyorum huzurlu bir öğle vakti. Paket paket kitaplar, kartlar, posterler ve resimlerle döndüm eve, hala bu kağıt şenliğinin etkisindeyiz. Sabah uykumdan kollarımın içindeki kedi Şeker'le uyandım, sevdim, kaşıdım ve sarıldım, biraz da öyle uyuduk. Annem balkonu yeni kaktüs ve succulent fideleri ile doldurmuş, ikinci çayımızı onlara bakarak içtik. Üçüncüde ben kendi içime döndüm, biraz da yazarak düşünmek istedim, uzun zaman sonra. Mektup yazmaya başladım, bütün yazma eylemlerinin en güzeline.

  Bu da, bu hafta boyadığım ufak bir kaktüs tablosu.

12 Kasım 2015 Perşembe

Ayıp etmenin incelikleri

  Birkaç gün içinde iki yüzden fazla farklı sanatçının işlerini inceledim, bazılarına bayıldım, bazılarından nefret ettim, bazıları hiç umrumda olmadı, bazılarını yapmış olmayı çok istedim. Hal böyle olunca, içimdeki keskin uçlarda gezinen görüşlerin tuhaf tepkilerine bıraktım kendimi. Eskiden beğenimi açıkça ifade ederdim de, ''beğenmememi'' kendime saklardım, böyle olması gerektiğini düşünürdüm. Pek öyle yapmadım bugünlerde, özellikle dün gezdiğimiz Contemporary'de. Çünkü bazı işler o kadar kötü, yapay, samimiyetsiz, başarılı olma hırsı ile ucuzca kotarılmış, hem teknikten hem ruhtan mahrum bırakılmış işler ki, orta yerde durmaları bile sanata hakaret ediyor. Özellikle ayna, neon ışıklar, led lambalar, elektrik ve led harfler taşıyan bütün işleri alıp çöpe atasım geldi, geliyor hala.

  Eğer bir kavram yüzyıl içinde sayısız kez ele alındıysa, ele alınmaktan dolayı mıncık mıncık, deforme, yorgun bir haldeyse artık onu usulca yerine bırakmak lazım, ''Dur hele, ben de biraz nemalanayım.'' demek çok basit bir düşünce. Aynı şeyi photoshopta bir görseli kolayca hazırlayıp, efekt atıp, tuvale baskı alıp, üzerinden boyayarak sergileyen insanlar için de düşünüyorum. ''Buluntu nesne'' kavramını sorguladığını iddia eden, ama açıkça ve özenli bir şekilde, en ufak tesadüf içermeden bir objeyi seçip koyan ve Duchamp'ın yıktığı duvarları tekrar ve sağlam bir şekilde tekrar inşaa eden akılsızlar için de düşünüyorum.
  Ayıp mı ediyorum? Yok, hayır. Eğer bir aynanın üzerine led harflerle hiç orijinal olmayan, sıkıcı bir kelime yazabiliyorsa bir insan, buna ''sanat yapmak'' diyorsa, ben de izleyici olarak pek çok hakka sahibim. Yaşasın çağdaş sanat ve onun bizlere biçmiş olduğu; yeni, geçimsiz, ukala ve her türlü düşünceyi söyleme hakkına sahip eleştirel kimliklerimiz.

Ben bir süre çay içerek şu karşı duvara bakacağım.

10 Kasım 2015 Salı

Yine bir Tüyap vakti

Benim için ''İyi ki İstanbul'da büyümüşüm.'' diyebildiğim pek az elle tutulur kazanım var, bunların da tamamı kültürel ve sanatsal etkinliklerden, gelişim adımlarından oluşuyor. İşte bu listede, her sene yaklaşan Tüyap Kitap Fuarı'nı beklemek, annemle birlikte lunaparka gider gibi o kocaman, kalabalık alana girmek, istediğim kitabı seçip alabilmek ve torbalarla eve dönmek, kitaplığıma özenle seçtiklerimi yerleştirmek hep bu listenin en başlarında oldu. Tüyap sayesinde imza kuyruğunda heyecanla beklemeyi, bir sürü kitabın önce ön kapağını, sonra arka kapak yazılarını, son olarak da ilk sayfasını okuyarak tanımayı, aynı duyguyu paylaştığım muazzam bir kalabalıkta yer almanın beni hiç ama hiç sıkmadığını keşfettim. Bu hala da böyledir, bulunduğum mekanda dört-beş kişiden fazla insan olsa bunalırım ama aynı amaç, hissiyat ve coşku çevresinde bir araya gelmiş bir kitlenin parçası olmak, biraz bile yormaz ve sıkmaz beni, tam tersi çok cesur ve güçlü hissettirir.

 Her sene özellikle Metis Kitabevi, Sel Yayıncılık, Literatür Yayınları, Remzi Kitabevi, Domingo Yayınları, Kırmızı Kedi, YEM kitapları, Can Yayınları, Pegasus Kitabevi başta olmak üzere, en sevdiğim yayınevlerinin yeni çıkardığı, indirim yaptığı, favori yazarlarını derlediği listelere bakarım, notlar alırım, bu da annemden görerek öğrendiğim ve sevdiğim bir gelenektir. Sonrası büyük bir heyecan, iki şişe su, uzun bir liste ve kalem ile o büyülü alana açılmak, adım adım yeni hikayeler, romanlar, biyografiler, sanat kitapları ve çizgi romanları keşfetmek.

Bu sene yine, Tüyap'ın Sanat Fuarı'nda görevliyiz, Akademililer Sanat Merkezi olarak. Açıkça kabullenmeli ki, Tüyap Sanat Fuarı artık demode bulunuyor, özellikle Contemporary İstanbul ile aynı güne geldiği vakitlerde pek tercih edilmiyor sanat piyasası tarafından. Bunun, fuarın çok uzak bir yerde olmasıyla da mantıklı bir ilgisi var elbette ama, asıl durum; çağdaş ve güncel sanatın yeni nesil tarafından klasik ve akademik sanata tercih edilip, daha havalı bulunuyor ve tüketime açık olması. Ben klasik sanat üslubunun, yağlı boya tabloların, özellikle de akademinin büyük ustalarının rahatça incelenebildiği, sıcak ve samimi Tüyap Sanat Fuarı'ndan yana oldum hep. Contemporary ise haberdar olunması gereken, fakat çoğunlukla şişirilmiş alt metinlerin bilgiyi ve içeriği alt ettiği, bu sebeple pek etkilenmediğim ve heyecan duymadığım bir etkinlik. Asıl amacım bu seneki favori isimlerimi ve eserleri kaydetmekti fakat yine konuştum da konuştum. Son yıllarda Tüyap sayesinde pek çok yeni genç ressam keşfettim, bu isimleri defterime yazıyorum ve daha sonra takibe alıyorum, içlerinde birebir iletişim kurduklarım, tanıştıklarım ve ''en sevdiklerim'' arasına katılanlar da oluyor. Bu sebeple artık Sanat alanı da, Kitap alanı kadar önemli benim için. Kimbilir belki bir gün, yıllardır hayalini kurduğum Sanatevi'ni hayata geçiririm, bu listeler ve isimler o zaman ayrı bir anlam kazanır, birikimlerin içinde ''isim biriktirmek'' de bu yüzden güzeldir.

Resul Aytemür'ün,  editörlüğünü yaptığım ''Pervasız Coşku'' isimli  kişisel sergisinin yer aldığı alan.

Ercan Sert'in çok beğendiğim portrelerinden biri. Doruk Sanat içerisinde başka işleri de var.
Her sene fuarın onur konukları olan büyük ustalar olur. Bu sene onlardan biri de Cihat Burak ve biz (belki de atölyemizin pofuduk Paspas kızını hatırlattığından) ustanın bu desenini çok sevdik.

Cansen Ercan, yine Akademi'nin önemli ve büyük isimlerinden. Evin Sanat'ın Neş'e Erdok'la birlikte mutlaka görülmesi gereken ressamlarından biri.

Ah işte bu en heyecanlandığım isim! Begüm Mütevellioğlu. İki-üç aydır yakından takip ediyorum ve ufak boyutlu kağıt işlerini de, büyük tuvallerini de çok seviyorum. Umarım bir sergide birlikte çalışırız.
Kader Genç. Akademililer'de geçen sene açtığı sergi sayesinde tanıştığım, sonraları arkadaş da olduğumuz ve çalışırken izleyebildiğim için çok şanslı hissettiğim, felsefesi ve tekniği ayrı ayrı çok güçlü olan bir genç ressam. ''Yer çekimi'' isimli bu en sevdiğim tablosu yakından görülmeli, fotoğrafın o güzelliği yansıtmasına imkan yok.

5 kadın ressam bir araya gelip ''Bahçe'' isminde çok ferah ve geniş bir alan kurmuşlar fuarda. Bu ufak ve harika resimlerle, tam dört duvarı doldurmuşlar. Hepsini tek tek inceledim, Öznur Eren'in resimleri özellikle, çok başarılıydı, harika kadınlar bunlar.

Ben ufak boyutlu resimleri beğenmişim genel olarak, belki kendim Akademi geleneğine pek ait olmadığım için, ya da daha samimi ve etkileyici geldiği için bu böyledir. Taygun Gülnar'ın da flu tonlardaki, genel ruh halime çok yakın bulduğum bu portresinden epey etkilendim.

Cansu Kahraman. En yeni favorilerimden, özellikle büyük tabloları etkileyici ve sihirli masal sahneleri gibi. Yakın zamanda birlikte çalışacağız bir sergide, pek hevesliyim.

Kafeterya'ya çıkıp, tüm alanı gören duvara oturmadan ve kahvemi içip gözümün görebildiği her noktayı izlemeden olmaz, en huzurlu dinlenme anıdır bu. 

Son olarak, bu geleneği inatla ve başarıyla sürdüren Ümit İyem, çok önemli bir şey yapıyor bu fuarı sürdürmekle. Yolu uzak evet, ama tüm günü kitaplarla ve tablolarla geçirmek için, kesinlikle değen bir yorgunluk bu. Özellikle bilinci ve eğilimleri şekillenen çocuklar, bu gelenekten mahrum bırakılmamalı, neyse ki en büyük kalabalığı da her sene çocuklar oluşturuyor. En sevdiğim isimleri paylaştım, içlerinde sizin de beğendikleriniz olduysa, ya da benim yer vermediğim favorileriniz varsa,  öğrenmekten mutlu olurum. 

9 Kasım 2015 Pazartesi

İpek patili kedi

  Gece uyuyamadığımda, huzursuzlandığımda yastığımı senin karşına çekmek. Bir süre derin derin uyumanı izlemek, uyandırmaya kıyamamak. Uykunda -artık rüyanda neler yiyorsan- ağzını şapırdatman, patilerinin seğirmesi. Dayanamayıp burnumu tüylü yanağına, gıdına doğru itmek, bebek pudrası gibi kokunu içime çekmek, tüylerinin arasında uyumak için ihtiyaç duyduğum bütün huzuru ve dinginliği bulmak. ''Ah sen olmadan bir yatak, bir ev, bir koridor ne kadar da boş olurdu'' demek. Senin bütün bunları anlaman, bir göz kırpışında hepsini onaylaman ve bilmen.

Rene Magritte senin bir resmini yapsaydı, kusursuz kedi hatlarını, komik ve muhteşem gözlerini, kuyruğunu, yumuşak kulaklarını olduğu gibi boyardı. Altına da el yazısıyla ''Kuş tüyü'' yazardı. Çünkü benim zihnimde yaşayan ve boyayan Magritte için, sen bir kuş tüyüyle eşsin, iyi ki de öylesin.


6 Kasım 2015 Cuma

Mevsim normalleri

Önceki iki günü kendime çok iyi gelen, ruhumu onaran iki kadınla, çok güzel mekanlarda geçirdikten sonra, bugün evde, yorgan altındayım. Biraz kaygılı, sıkıntılı bir haber aldık, şok içindeyiz ama geçmiş olan iki güzel günün etkisiyle, hafif onarılmış, hafif yorgunum, ''mevsim normalleri'' diyelim işte bu duruma... Hatta bir de çizimini yapalım bu ruh halinin, şuraya koyalım.
Kadıköy'e altı ayda bir gidiyorum ama tam gidiyorum, Emek beni keşfettiği, sevdiği ne kadar cafe, dükkan, butik, kahveci varsa götürdü ve gezdirdi. Kızkardeş işte, tüm komiklikleri, derinlikleri ve güzellikleri, yıllardır birlikte keşfediyoruz. Bant Magazin'in en az dergisi kadar samimi ve 'indie' mekanını en çok sevdim, en rahat kanepesi hemen evimizmiş gibi oldu. Yeldeğirmeni'nin sokaklarında hep fotoğraflarını gördüğüm duvar resimlerinin, o devasa boyutlardaki eserlerin de birine rastlamış oldum, hayran kaldım. Her zamanki gibi bir Gratis görünce, şekerci dükkanına dalmış çocuklar gibi olduk, Emek'in tavsiyesiyle 'en en en kırmızı' ruju kaptım. Umuyorum bir dahaki karşı yaka ziyaretim altı aydan daha kısa süre önce olur. 



Bir önceki günü de annemle, bu sefer benim onu Beşiktaş'ta en sevdiğim cafelere ve dükkanlara sürüklememle geçirdik, umuyorum o da benim kadar mutlu oldu, birlikte maddi ve manevi olarak hafiflemiş bir şekilde evimize döndük. (Tatlılar bu hafiflemeye dahil değil) Taraça Cafe benim öğrencilik yıllarımdan beri hem yemeklerine, hem dekoruna bayıldığım bir mekandır, hatunum da çok sevdi, artık birlikte daha çok gideriz. Ben ona, fotoğrafta boynunda olan pembe kedili şalı aldım, o bana çok güzel bir Mitolojik İmgeler kitabı aldı, hala aynı şehirde olduğumuz ve birlikte büyümeye devam ettiğimiz için, bir kez daha minnet duydum.

Bir sürü sokak kedisi ve köpeği bize eşlik etti bu iki gün içinde, bir sürü de kahve ve çay. Soğuk günlerin atkıları, üşümeleri, bir yerlere girip ısınmaları döndü işte. Zihni arındırmak için güzel yüzlere ve güzel yerlere daha sık bakmak lazım. Bir de annem, aldığı fotoğrafçılık eğitimini, kaktüs sevgisini, renklerini ve kadrajlarını birleştirip, her Instagram karesiyle beni mutlu eden annem, bugün böyle bir kompozisyon çekti, çok beğendim ve paylaşmak istedim. @mama.cactus olarak izleyin hatunumu, bol bol kedi Şeker de çıkacak karşınıza.

3 Kasım 2015 Salı

The day the music died.

Don McLean'in güzeller güzeli şarkısını dinliyorum, Rock'n Roll tarihinin harika bir özeti olan, hüzünlü ama neşeli şarkısını. Ne tuhaf ki, memleketin şuanki zavallı durumuna da tam uyuyor.


Ülkenin bir avuç kalmış, zihni temiz ve aydınlık, iradesi hür, ahlaklı insanları olarak ne ağır bir mağlubiyet yaşadık. Ne kadar sarsıcıydı. Ben sandım ki, bu kadar kan döken, bu kadar çalan, öldüren, parçalayan, yıkan, yakan insanlar artık kaybetmeye başlıyor, artık sonları yakın sandım. Seçimde hile ve usülsüzlük yapacaklarını biliyordum da, bu kadar büyük ve gözle görülür, dalga geçer gibi bir hile beklemiyordum. Onlar elbette yaparlar da, birileri çıkar bir şeyler der, birleşir, ses çıkarır sanıyordum. Demokrasinin izinin bile kalmadığı bu memlekette boşu boşuna oy kullandık, belki de son kez oy kullandık. Bizi nelerin beklediğini artık  kestiremiyorum, artık ''en kötüsünü'' göremiyorum. Belki de en kötüsünün içinde bulunduğumuzdan.

İki uç arasındayım şimdi. Bir yanım mücadele etmekten elimi eteğimi tamamen çekmek istiyor. Bir kez daha sokağa direnmek için çıkmayı, boşu boşuna günlerce gaz yemeyi, oradan oraya koşmayı göze alamıyorum. ''Ne için yaşadık o umudu?'' diyorum kendi kendime, daha çok koyanı ise, Ankara'daki yüzden fazla insanın ne için öldürüldüğünü sorgulamak. Bak yazarken bile diğer uç imkansızlaştı, sorguladığım hiçbir olayın ardından umut verici bir gerçeklik çıkmıyor, sadece kocaman, yıkıcı bir boşluk ve karanlık var. Bu memleket bomboş, kapkara bir memleket, bir uzay boşluğu gelmiş ve hacimli kara parçaları arasına yerleşmiş bir şekilde, doğurduklarını sürekli yutuyor, yuttuklarını bile rahat bırakmıyor.

Az insan, çok sanat, çok hayvan ve çok bitki ile yaşayacağım. Olabildiği kadar sıfır toplum, sıfır gündem ve sıfır siyaset ile. Türk milleti malesef Ata'mızın söylediği gibi ''Zekidir, çalışkandır.'' değil. Türk milleti ahlaksızdır, kötüdür, canidir. Bunu yok saymak da sadece daha geç ve daha büyük ruhsal çöküş yaratır. Bu halk, eli yüzlerce insanın kanına bulanmış olanı seçti, bilerek ve ellerine bakmayarak. Ben bu halkın bir parçası değilim.

Bu tuhaf ve bomboş yerde, bir avuç hacimli molekülüz. Kendinize iyi bakın, hayvanları doyurun, ağaç dikin. İyi yaşayın işte, elden geldiği kadar, mümkün mertebe iyi yaşayın.