renk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
renk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Haziran 2016 Perşembe

Sakin doğa, vahşi doğa.

Yazamıyorsam bir durum vardır, bu yıllardır böyle. Ya çok iyi, ya çok üzgün, ya çok heyecanlı, ya çok uykulu, ben hiç uçlardayken yazamadım. Hep ortalarda ve normalken yazdım, yazdıkça sağa sola kaydım, kaydıkça da reel olarak yaşadım (Yazıda ve resimde hayat sürdüğüm çok daha fazla oldu, olsun.)


  Mayıs ayı parklarda, bahçelerde, en olmadı balkonlarda geçti, elimde defterle ve birkaç kalemle. Ağaç çizmenin huzuru başka hiçbir resimde yok, bunu tekrar tekrar keşfediyorum. Bir portre gibi his yumaklarından oluşan bir kaygı, bir natürmort gibi bilgileri kullanma endişesi yok, izlediğin ağaçla ağaç olmak var, ne ironiktir ki elindeki kağıt ve kalem aracılığıyla (ağacın ağaca dönmesi gibi bir şey) Neyse işte, kendi kendime ''Resim kuramazsam dert değil, en olmadı oturur bir ağaç çizerim.'' diyorum. Öyle de yapıyorum çoğu zaman.

 

Defterin sayfalarında ağaçtan sonra en çok kediler vardır sanırım. Özellikle de uyuyan, çünkü sabit hallerini bulmak zor. Arada pek düşünmeden, o an çalan müziğe eşlik eden çizimler var, eskiden çok daha fazla ve rahat yapardım bu şeyleri.



Bu iki ufak iş de yeni sergiden, kağıt üzerine yağlıboya. Bunlar dışında iki de tuval var, onlar da kaktüs (ya diken, ya kaktüs!) Güzel bir natürmort sergisi oldu, sezonun da son sergisi bir yandan, artık ufak ufak atölyece tatile giriyoruz. Yazları atölyeyi bir başka severim, en rahat çalıştığım, en sakin ve huzurlu kaldığım zamanlar geçer, herkes tatildeyken. Cadde ve sokak felaket, yapış yapış bir sıcaklık içinde kavrulurken, atölyenin terası hep çok güzel eser. Bu yaz da en büyük planım yine tatil falan değil, kışın kaybettiğim vakitleri çalışarak telafi etmek, boyayacak çok konu var, şükür.

 Cuma akşamı açtığımız sergiden bir kare, benim için çok özel ve çok değerli. Yaşayan Türk ressamları içinde en sevdiğim resimleri yapan Hüsnü Koldaş'ın son sergi yazısını yazma imkanı buldum geçen ay, bunun için hep minnet duyacağım. Onun resmi ve anlattığı hikayeler çok başkadır, günümüze ait değil, antik dönemdendir, hem de zamansızdır. Nasıl görüyorsam ve nasıl biliyorsam yazdım, O çok sevdi, ben çok sevindim. Sonra da bana en çok beğendiğim desenlerinden birini hediye etti, Yediler Tapınağı'nın bir gece eskizi, arkasında yıldızlarla. Hala asamadım, hala en güzel görüneceği köşeyi bulamadım ufacık evde. ''Resim kazanmak'' diye bir olguyla yeni yeni tanışıyorum, yazı karşılığında resim hediye edildiği olmuştu daha önce, ama bu benim için en önemli yolculuk anlarından biriydi, yazı ve resim yolculuğunda.


Ve haftayı Sapanca'da, göl kıyısında bitirdik. İki yıl önce gidip bir hafta boyunca çalıştığımız Portakalçiçeği Sanat Kolonisi'nin ufak davetinde. Sapanca hep çok güzel ve huzurlu, sazların içinde öylece duran iskeleyi çok özlemişim. Bir de aynı gün genç bir geyiğe ellerimle ot yedirdim, açık yeşil gözlerinin içine bakarken çılgınca bir heyecan ve neşe duydum, ufacık boynuzlarını ellerimle sevdim, okşadım ki, o anları ne kadar uğraşsam tam olarak anlatamam, kendime bile. Hayvanlar kadar büyük şifacı bilmem, tanımam. Hayvanınız, bitkiniz bol olsun. 

23 Nisan 2016 Cumartesi

Cunda niyetine Balat turu

  Bu sabah uyandığımda, Instagram'da Özge'nin Cunda'dan güzel bir fotoğrafını gördüm. Haftalardır süren hasretim, geceleri rüyamda yaptığım ziyaretler ve sosyal medya hesaplarımdan takip ettim Cunda sayfaları birleşti, beni bir şeyler yazmaya ve eski fotoğraflara bakmaya sürükledi. ''Bugün Cunda'da uyansam, neler yapardım?'' temalı bir yazıya giriştim, hatta demin silmeseydim yarılamıştım da yazıyı. Fakat annemin ''Hadi kalk, Balat'a gidelim, fotoğraf çekelim!'' demesiyle, benim yazı başka zamana kaldı, Cunda fotoğraflarının yerini dün Balat'ta çektiklerimiz aldı. Tuhaf  bir şekilde de, Balat'ın ara sokaklarında ilerledikçe, kendimi Ayvalık'ın pazar yolunda, Şeytan Kahvesi'nin çevresindeki dar, sarmaşıklı sokaklarında hissettim fena halde. Sanki bu şehir bir anda oraya taşındı, biz anne-kız ufak ekibimizle yine o sevdiğimiz yollara daldık.

 Leblebiciler Sokağından giriş yaptık Balat gezimize. Sokağın daha en başındaki bu ufak resim dükkanının vitrininde gördüğüm linolyum baskılara bayıldım. Okulda ders olarak alırken de çok severdim linolyum baskıyı, pek çok farklı tesadüfle, pek çok değişik resim ortaya çıkarmak mümkün. Sağ alt köşedeki turunculu astronotu gözüme kestirmiştim ki, dükkanın kapalı olduğunu fark ettim, bir dahaki sefere madem.



  Anne-kız fotoğraf turlarımızda benim iki alışkanlığım vardır, birincisi ayna bulduğum vakit ikimizin fotoğrafını çekmek, ikincisi benim güzel fotoğrafçım bir kapıyı, pencereyi (artık hangisi cezbetmişse onu) fotoğraflarken, onu çekmek. İkinci karede tam o esnada beni fark edip gülüyor, bilmem size daha önce söz ettim mi, ben anneme biraz düşkünümdür.

 

Ve elbette kediler, komik ve şapşal, sevgi dolu, bazen yabani, her biri eşsiz güzel kediler bize eşlik eder hep. Bu ikili, kahve duraklarımızın ilkinde karşımıza çıkıverdiler, Coffee Department'ta. Kahvesi övüldüğü kadar, hatta çok daha güzeldi. Uzun zamandır dışarıda içtiğim en güzel, yoğun ama hafif kahveydi, keşke hangi markayı kullandıklarını sormayı akıl etseydim. Oturması da çok keyifli bir mekan, hemen karşısında iki güzel kahve evi daha var, o sokak yine bir Ayvalık, hatta bir Cunda keyfi yaşattı bana. Balat'ta kahve molası için Coffee Department'ın Iced-Latte'sini çok rahat tavsiye ederim. Bu komik kediler de yanında eşantiyon.

 

 Ben Balat'a en son 6 yıl önce gitmiştim, etrafta bu kadar özenli ve hoş kafeler, bakımdan geçmiş ve güzelce boyanmış binalar yoktu. Epey salaş ve eski bir semt olarak hatırladığımdan, dün büyük şaşkınlık ve keyifle gezdim. Rahatça oturup keyif yapılacak en az 7-8 cafe ve restaurant görmüş olmalıyız ki, 3 tanesini deneme imkanımız oldu gün içinde, diğerleri bir dahaki sefere kaldı. Özellikle şu sağdaki, kapısında ''We're open'' yazan, ferforje demirli sandalyeleri olanı keşke dönmek üzere iken görmeseydik, aklımız kaldı. Hem sakinliği, hem fiyatların nispeten normalliği ve yerlisinin güleryüzlü kibarlığı, ''Millet Karaköy'e doluşmaya devam etsin, buralar böyle kalsın.'' dedirtti bize.

Annem güzel bir kapı, pencere, dekor görünce ''Önüne geç bakalım, şurada dur.'' demeyi,

Ben de parlak renkler ve kuvvetli bir ışık-gölge görünce ''Hadi şimdi senin sıran, şöyle dur.'' demeyi ihmal etmem. Bu karşılıklı portreleşmeler, gezilerin en sevdiğim yanlarından.


Hobbit House diye, çok sevimli, daracık ve uzun, her yerinden rengarenk ıvır zıvırlar ve çiçekler taşan bir bina gördük. Ne olduğunu anlamaya çalıştık, sonra içeriden ufak bir grup çıkıp bir çocuğun doğumgününü kutladılar sokakta, o sırada annem bu kareyi çekti. Biraz hippi, çokça hümanist gözüken bu insanların eski kitap, giyisi topladığını ve ihtiyaç sahiplerine ulaştırdığını öğrendim sonra. Bir de tüm sokağa hayvanlar için mama ve su koymuşlardı. İnsana iyi geliyor böyle şeylere rastlamak. Bir dahaki sefere onlara götüreceğim çok şey var.

 
İşte en beğendiğimiz binalardan biri, şu balkonda sokağı izleyerek kahve içmeyi, alt katındakinin dükkanımız olmasını, çarşıya buradan hemencecik inivermeyi hayal ettik ayaküstü. Fotoğraflar yine annemin objektifinden, ben içeride plakları, antika tabak çanakları, eski çantaları ve en güzeli eski oyuncakları karıştırıyordum o sırada. Çok keyifli bir dükkan burası, aynı sokakta ''Naftalin''isminde bir de cafe var, rengarenk, orası da ayrı güzeldi. 

Bu da benim hatunun en sevdiğim ev fotoğraflarından biri ve bu kısa Balat özetinin son karesi olsun. Binaların çoğu bakımlı, yıkıntı halde olanlar bile içlerinden fışkıran ağaçlarla ve otlarla güzel, insanları çok kibar ve candan eski İstanbul insanları, cafeleri saatlerce oturmalık ve keyif yapmalık, fotoğraf çekmeyi sevenler için en harika semtlerden birisi Balat. Hatta gördüğümüz 3 insandan birinin boynunda gayet profesyonel bir makine olması da bunun kanıtıydı. Ben çok özlediğim Ayvalık gibi gezdim, bir dahaki sefere daha çok özlediğim eski,nezih İstanbul semti olarak gezeceğim. 

7 Nisan 2016 Perşembe

Taze çıkanlar

  Bloga çizim koymayalı epey olmuş, halbuki elimden kalem ve kağıdın hiç düşmediği, hemen her gün bir şeyler çizdiğim günlerdeyim. Aylar süren tıkanıklıktan ve tembellikten sonra, tam da ihtiyacım olan şeyi yapıyorum ve bütün boyalarımla hasret gideriyorum.

 

  19 yaşındaki hanımefendi Ayşe'miz düzeliyor, bir mucize gibi ve iyileşiyor. Evimizdeki geçici misafirliği kalıcı  hale gelirken, ben de yeni bir model bulmanın keyfini sürüyorum. Özellikle uyuyan kedileri çizmek büyük keyif, her çizimden sonra Ayşe'ye resmimi gösterip o memnuniyetsiz ve asık yüzlü halinin fotoğrafını çekmeyi de alışkanlık edindim, en komik serilerden biri oluşuyor.



  Bu da çizim sürecindeki bir başka hobim; aşamaları görüntülemek. Ders anlatırken de kullandığım bir yöntem, resmi bir kerede ortaya çıkarmaya çalışmak yerine, katmanlar ve orta tonlarla çalışmak, en açığı ve en koyuyu en son eklemek, bu fotoğraflar üzerinde bu ilerlemeyi anlatmak çok daha etkili. Kaktüsler en sevdiğim resim konusu olmaya devam ediyorlar.


Sevgilimin eli. Atölyenin terasında verdiğimiz kahve molalarından birinde, hızlıca yaptığım bir eskizi, evde başka bir hayal durumuna çevirmiştim. ''Uzayda kahve molası'' Daha çok uzay, daha çok yıldız ve daha çok kahve. Bir gün, birileri uzayda kahve içme ve dünyayı uzaktan izleme zevkini yaşayacaklar, ne kadar zaman sonra bilmem, ama umarım ne harika bir an yaşadıklarını bilirler. 

 
  Bu ayki çalışmalarımın içinde bana en çok huzur verenler. ''Zaman geçer, kadına dikenler ve kediler kalır.'' diye yazmıştım defterime, bu cümlenin etrafında gezinen pek çok çizimden ikisi. 

 
  Geldik bugüne... Tüm günü balkon kapısının önünde, en sevdiğim görüntüyü izleyerek ve defterime kaydederek geçirdim. Birkaç saat içinde ışık değişti, hava serinledi, kedi Şeker üç kez sandalyeden atlayıp geri döndü, bitirdiğimde son pozu fotoğraftaki gibiydi. Fotoğrafların birini içerde, diğerini dışarda çekince böyle büyük bir ışık farkı oldu, ikisinin arası gerçek tonlar oluyor. Kedi Şeker şimdi ayakucumda uyuyor. 

  Atölyeme gelen arkadaşlarıma hep ''En çok hangisini sevdin?'' diye sorarım. İnsanın sevdiği resimler belleğiyle, ruhuyla, düşünceleriyle bir bütündür çünkü. Bloguma gelen arkadaşlarım da farklı değil, fikirleriniz ve düşünceleriniz ne çok değerli. İlhamınız ve gün ışığınız çok olsun, çay koyuyorum. 

4 Mart 2016 Cuma

Evini mutlu etmek

  İki-üç yıl oluyor, iki evim arasında bir düzen kurma arayışına girişeli. Geçen seneyi 2 hafta bir evde-1 hafta bir evde tamamladıktan sonra, bu sene daha esnek olmaya çalışıyorum. Evlenip kendi yuvasını kuran arkadaşlarıma çok sık sorduğum bir soru var ''Ailenizle yaşamaktan nasıl vazgeçtiniz ve nasıl yetişkin hayatına geçtiniz?'' Ben bunu yapamayacağımı birkaç yıl önce anladım, hala da yapamıyorum, umarım hiçbir zaman da yapmak zorunda kalmam. (Ben ''Hiç evlenmeyeceğim'' diyen kızlardandım, 20 yaşımda da, şimdi 30'umda da) Aynı anda hem bir sevgili, hem de bir kız çocuğu olmaya devam etmek mümkün, çok zor ama mümkün. Genişçe bir sırt çantası, iki evde de kurulu bir düzen ve ayakucunda pijamalar, ikiye bölünmüş resim dosyaları ve boyalar, iki semt arasında her ayrıntısı ezberlenmiş bir yol... Tamamen kendi seçimim olan güzel bir yorgunluk bu. Geçen sene bloguma ne çok içimi dökerdim, bırakıp gidememek üzerine, şimdi nasıl da alıştım, bir evde bulunurken aklımın diğerinde kalmasına bile alıştım hatta. Tek sorun kedi Şeker, iki evde de mevcut olmayan tek şey O, yerine bir şey konamayan, 4-5 gün görmediğimde yokluğunu çektiğim, elimin altında aradığım. Şeker eşi olmayan bir kızkardeş, sabah ya da akşam fark etmez, yollara dökülmek, yorulmak, sonra yanına uzanıp kıvrılmak çok kıymetli.

 

 Sevgiliyle kurduğumuz eve yeni resimler asmaya devam ediyoruz, bu hafta en sevdiğim Türk ressamlardan birinin, Mahir Güven'in bir tablosunu asıp sürprizini yaptı. Bu evin tablolar ve yemyeşil bitkilerle dolu olmasını istiyorum, bir de kitaplarla. Başka hiçbir şeye ne vakit, ne de para ayırmadan, bunlarla doldurmaya devam ediyoruz dünyamızı. Çiçekler ve balkon için yeni çözümler arayışına girdik, ben birkaç yavruyu ayrı saksılara alıp etrafı iyice kalabalıklaştırınca yeni bir köşe yaratmak şart oldu. 3 sene önceki balkon fotoğraflarımıza bakıyorum, 3-4 tane ufak saksı varmış sadece elimizde. Bir de bu yaz balkonda kahvaltı etme hayallerim var, ufak bir masa ve bir tane bank istiyorum, ama çok istiyorum. Ev kurmak güzel, ev kurmak en keyifli oyun, kimbilir kafamızdakine ulaşmak daha kaç yıl sürecek. Hem daha ''o muhteşem'' kahve sehpasını bulamadık, yine aynı muhteşemlikteki kocaman ve yumuşak halıyı da. Bütün bu ufak tefek eksiklerle hayat o kadar huzurlu ve tam ki, yıllarca böyle sürebilir, hiç sakıncası yok. Bir yeni evim, bir eski evim, ikisi de benim, gidip geleyim, gelip gideyim. (Aaa delirmiş bu kız, gidip şekersiz kahvesini içsin madem)
  Bir de şu başucu komidini var ki, gördüğümden beri hayallerimi süslüyor. Azıcık mobilya üretme kabiliyetim olsa, bir ufak merdivenden ya da tabureden kıra döke kendim yapacağım, o kadar sevdim. Ben başucuma iki bardak su, kitaplar, ilaçlar, bisküvi (diyet diyet) burun spreyi, evde çiçek varsa çiçek ve daha maksimum obje koyduğumdan, böyle bir komidin gerçek bir ihtiyaç. Ikea'nın ufak kitaplık merdivenleri biraz daha geniş basamaklı olsa, onları kullanırdım.
  Bir de seyirlik mutfak objeleri var, şimdilik hiç almıyorum bu narin şeyleri, mutfağımda işlevsel olmayan hatta üzeri azıcık süslü hiçbir şey yok. Ama Pinterest'te, Tumblr'da böyle eski usül porselen kap kacak görünce de bayılıyorum. Annemden görerek belleğimde yer kazanan güzellikler bunlar, eski evimde kocaman bir dolapta en güzellerini izlemeye devam ediyorum. Yenisinde ise kullanmadığımız hiçbir şeyi edinmeme kuralımız var, sağladığı kolaylık ve ferahlık büyük olduğu için, bozmaya kıyamadığımız bir kural bu. Pratik olanın, estetik olana baskın geldiği bir ruh halindeyiz.
 Önümüz bahar, önümüz serin ve güneşli. Bu baharın başlangıcında kış renklerini kaldırmak ve salondan başlayarak bütün odaları uyandırmak için çok hevesliyim. İşe koca bir buket mimoza almakta başlayacağım, bir de sapsarı masa örtüsü ve elbette bu değişimi kutlamak için bir şişe beyaz şarap. Bence bir ev böyle çok mutlu olur ve çok gülümser.

20 Şubat 2016 Cumartesi

İyi olmanın dayanılır hafifliği

Dün uzun bir aradan sonra, ''Nasılsın?'' diye soran birine ''İyiyim.'' diye cevap verdim, ah bu nasıl hafif, nasıl minnet dolu bir duyguydu. Birkaç kez tekrar etmiş ve gülmüş de olabilirim ''İyiyim ya cidden!!'' şeklinde. Her sorana ''Tiroidim ve diyabetim var'' demekten yorulmuşum, şikayet etmekten de. İyiyim, çünkü iyi olmaya karar verdim. Bedensel ve ruhsal olarak, tam olarak.

Son doktor randevum bugündü, ilaçlarımı aldım, kalıcı bir diyabet hastası olmamak için yapmam (yani yememem) gerekenleri öğrendim, önce hemen bozuldum, öfkelendim, sonra da silkelenip kendime geldim. 30 yaşıma kadar aralıksız tatlı ve hamur işiyle beslenmiş, şans eseri obez olmamış, sonunda da vücudu isyan etmiş sıradan bir insanım işte, kendimi ne daha üstün, ne daha beter halde görmeye gerek yok. Şimdi ben ve yanımdakiler topluca şekeri kesiyoruz, pastane görünce adımlarımızı hızlandırıyoruz, yemekli hayallerimizi olabildiği kadar mütevazi tutuyoruz. 3 ay sonra duruma tekrar bakıyor doktor, düzelme varsa önce bir tabak mantı (ayy) üstüne İskender (of off), tatlı olarak Künefe (?!!) ve biraz da dondurmalı, elmalı pay yiyoruz. (Ay biri beni tokatlasın, ay ben umutsuz ve kuduruk bir açım.) Bugün vücuduma tek gram şeker girmeyen ilk gün, kafam gidiyor tabii arada, hemen silkelenip bir bardak soğuk su içiyorum.

Pazartesi sergimizi açtık, en keyif aldığım, en mutlu olduğum açılışlardan biri oldu. Yolunuz Nişantaşı'na düşerse, Niş Art Galeri'de benim ve atölye arkadaşlarımın işleri bir arada, sizleri bekliyor olacak. Ben beş tane işimle katıldım, birazını buraya da ekleyeyim, anı olarak.
 

 

  Gittiğim yerlerde kedi ya da köpek besleniyorsa, kendimi çok daha sakin ve güvende hissediyorum. Sanki çevremde anlaşabildiğim bir arkadaşım varmış da, sıkılmama ya da yalnız kalmama imkan yokmuş gibi. Niş Art'ın da tombik, güzel bir kedisi var, o gece her yorgun hissettiğimde yanyana oturduk, o herkesi hayrete düşürerek sık sık duvarları ve resimleri izledi, hep yaparmış meğer.

 ve son olarak, sergilere zor zamanlarımda bile katılmamın sebebi olan, sevdiğim çocukla fotoğrafımız. Kendimi bırakmama engel, toparlamama destek olduğu için ne kadar minnet duyabilirsem, o kadar duyuyorum. İyi olmaya karar verdik, hafif ve sağlıklı olmaya, hadi bakalım.

5 Şubat 2016 Cuma

Kahve fincanları önemlidir!

  Ben yine biraz hasta, biraz yorgun (ben genellikle biraz hasta ve biraz yorgun) ve kahve içemediğim dördüncü haftayı tamamladım. Demek ki ''Kahve içmeden güne başlayamam şekerim'' derken, büyük konuşuyormuşum yine. Ama ne kadar içim almasa da, günün ilk kahvesini heyecanla doldurup, büyük keyifle içip, bir anda zihnimin ve günümün aydınlanmasını özledim. Bu tiroid, grip, bronşit, sinüzit (hey maşallah yok mu daha?) elbette geçer, ben yine keyif kahvelerimi ve öncesinde o ilk kahvemi alıp, masamın başına geçerim. O zamana kadar da eski resimlerle avunurum.
 Geçenlerde blogların en madam'ının fincandaki kaktüslerini (hepsi harika hepsi!) gösterdiği yazısında hatırlamıştım önceki yıllarda çizdiğim bu kahve fincanlarını. Aldığım en güzel siparişti. Antika kahve fincanları toplayan, sergileyen ve güzelliklerini kaydetmemi isteyen arkadaşım Arek, en gözde fincanlarının resimlerini yaptırmıştı. Genellikle portre çizen ve çizerken de bol bol kahve içen biri için çok güzel bir değişiklik ve motivasyondu. Bunların bazıları 100 yıllık, bazıları 50 yıllık fincanlar, üzerlerindeki işçiliğin ve inceliğin, hayal gücünün güzelliği, bence günümüzde hiçbir objede yok. Nostaljinin de büyüsü var işin içinde.
  Şu kapalı ve yağmurlu havada, en rahat koltuğunuza gömülüp, ister sade, ister sütlü güzel bir kahve için benim yerime de. Kahve fincanları dolu güzeldir.

2 Şubat 2016 Salı

Yaşsız ve kusursuz, Beatrix Ost

  Birkaç yazı önce, kuş yuvası şeklinde egzantrik bir şapka takan, tahminen 70'lerinin sonunda bir kadının fotoğrafını paylaşmıştım. O kadını çok merak ettim, araştırdım ve karşıma çok ilham veren, çok şaşırtan ve şaşırtmaktan epey keyif alan, muhteşem bir kadın çıktı: Beatrix Ost. Bazı kişilikleri anlatmak, hakkında bilgi vermek kendisini tanıtmak için çok yetersiz bence, asıl kendisinin ortaya koyduğu ve sergilediği duruş daha tanımlayıcı. Beatrix de öyle biri işte, giydiği muhteşem tasarımlar, pozları, harika ötesi evi, rengarenk saçları, yaptığı resimler ile kendisini en iyi anlatan kişi. 
 

   Stili hakkında uzun uzun konuşacak moda bilgisine sahip değilim, benim moda ile aram hep kendimle bir yerinden özdeşleştirebildiğim dokular ve renkleri sevmek şeklinde olmuştur o kadar. Türbanımsı eşarpları ise kendimle hiç özdeşleştirmediğim ama O'nda bayıldığım, en vurucu detaylarından biri. Hele de saçlarının lacivert ya da mor olduğu günlerden birindeyse, o capcanlı renkteki eşarplar ve örtüler inanılmaz görünüyor.



 Internette gezinirken, New York'taki (elbette başka bir yerde yaşayamazdı :) dairesinden pek çok fotoğraf buldum, antika topladığını, yıllar süren sanat yaşamından pek çok tablosunu ve koleksiyonunu yaptığı başka ressamlardan işleri de astığını, en az giyiminde olduğu kadar renk ve desen sevdiğini gördüm. Şu adreste evinden daha pek çok detay var.


Bazı yerlerde 73, bazılarında 76 diyor yaşı için, bizdeki yerel bir site ise 80 yaşında demiş, pek önemi yok böyle bir kadının kaç yaşında olduğunun aslında. Ben 25'i de, 40'ı da, 70'i de görebiliyorum bu kadına baktığım zaman, bu da onu benim gözümde bir hayranlık nesnesi yapıyor. ''Bana olmaz, yaşıma gitmez.'' diyen bir kadın olmak istemiyorum hiçbir yaşta, güzelleşmekte özgür, kendini seven, renklere ve desenlere aç biri olmak istiyorum. Son olarak kafamda zaman zaman gezen bir Cosmopolitan röportajı sorusu olan ''Bir ünlünün dolabını soyabilsen, bu kim olurdu?''nun cevabı, benim için artık Beatrix Ost olur (ah şu aşağıdaki yeşil kaşe palto!). Pek çok güzel ve yeni fotoğrafı için de Instagram sayfası burada bulunsun. Süsle bizi Beatrix!