30 Aralık 2020 Çarşamba

Duvarın ardında, onarıma devam ederken

   Cumartesi 2 ay sonra evden çıktım, yine 50 metre yürümekle nefesim tıkandı, bacaklarıma ağrılar girdi, dakika başı durup soluklanmak zorunda kaldım. Üstelik Şeker'i götürdüğümüz, veterinerden bozma, kasap ile baytar arası, duygu yoksunu, işinde rezalet olan kadın beni korkudan mahfetti, canıma okudu. Üre değerinin normalden yüksek çıkmasıyla ''Kesinlikle böbrek yetmezliği var, pazartesi gelin, tedaviye başlayalım'' dedi. Ben Pazartesi günü için acilen Şeker'in gerçek doktorundan randevu almıştım bile, cevap yazmadım. 

  Pazartesi, nasıl bir uykusuzlukla, yorgunlukla ve yüreğimde korkuyla veterinerimize gittiğimi unutmayacağım. İçerde tek başımaydım, sonucu tek başıma aldım, Şeker'le birlikteydik daha doğrusu. Daha röntgene bakarken gülümsedi, ''Birazdan çok rahatlayacaksın'' dedi canımız doktorumuz, ben o an rahatladım bile, öyle ihtiyacım vardı ki. Ultrasonu hazırlattı, bana bebeğimin idrar kesesindeki boncuk kadar taşı gösterdi ve bu taşın üre değerini yükselttiğini, tedavisinin ise çok basit olduğunu anlattı. Sdma testini de yapmıştı biz gelir gelmez, oradaki değer de normal çıkınca, böbreklerin temiz ve sağlam olduğundan emin oldu, elbette ben de, sevinçle emin oldum, o anki duygumu aldım, kalbime sakladım. Şimdi Şeker'imin sabah-akşam, şırıngayla 4 cc verdiğim bir şurubu, bir de gece uyumadan önce yine şırıngayla 2 cc verdiğim, çiçek kokan bir şurubu var. Bunları sevgiyle, minnetle, sabırla veriyorum, tedavisi olan minik rahatsızlığına ve o minik boncuğa, en çok da veterinerimize teşekkür ediyorum her seferinde. 16 yaşındaysa nolmuş ki? Yaşını her duyan neden bana ''Artık her şey olabilir, normal, kabullenmen lazım diyor ki?'' İsterse (ah lütfen) 22 yaşına gelsin, o hala benim ablam, benim bebeğim ve benim eşlikçi kedim, can yoldaşım, yaşı büyük diye vedalaşmaya hazır olmam gerektiğini kabul mu edeceğim? Bir gün gittiği zaman bile benim için gitmiş olmayacak ki, kalbimin içine, tüm muhteşem, parlak, sevgiyle dolu anılarının yanına girip kıvrılıp orada uykuya dalacak. Ben Şeker'imi daima kalbimin içinde uyutacağım vakti gelince. Vakti şimdi değil, ikimizin konuşacak, paylaşacak, yaşayacak çok şeyimiz var, daha değil. Yanımda kal aşkım, birbirimizi seyretmeye devam edelim. 

25 Aralık 2020 Cuma

Sayfam bir duvarın ardındayken hazır

 Her seferinde buraya gelip de son yazdıklarımı, umutlarımı, beklediklerimi (ve elbette hiç beklemediklerimi, gelmekte olanları bilemeyişimi) görünce acıyarak gülümsüyorum o zamanki halime. ''Ah zavallım ya, bir şeylerden korkmuşsun, yüreğin pırpır ederek çırpınmışsın, nereden bilecektin neler olacağını?'' diyorum. Bunu her zaman diyorum, bu yazdıklarıma bakarken de diyeceğimi biliyorum, bu umut-umutsuzluk, çırpınma-durulma, iyiyi beklemek-çöküntü kısırdöngüsü canıma okuyor. Artık kendime hiç benzemiyorum, yıllar önce dergi kapağından kestiğim o cümle gibi. 

 2 ay önce, bu eve gelişimden bir hafta kadar sonra epeydir olmayan bir sinir krizi geçirtildim. ''Geçirdim'' demem, asla demem, ben idare ediyordum çünkü, zar zor dayanıyordum, kafam suyun üzerindeydi ve iyi gidiyordum. Sinir krizi geçirtilmeye hiç hazır değildim, zırhım üstümde değildi ve duvarlarım yoktu, boşluğuma geldi. 

  Sonra da hiçbir şey tam yolunda gitmedi. (Hiçbir şey zaten asla tam olarak yolunda gitmez, sorun yolunda gitmediği gibi, dik bir açıyla yokuş aşağı yuvarlanmasıydı) Zırhımı ellerimle hazırladım, kalbim güzelce buz tuttu, son enerjisizliğimle kendime sağlam, ses geçirmez bir duvar ördüm. Epeydir böyle kuşanmamıştım ve korumaya almamıştım kendimi, dışarıya karşı değil, içeriye karşı. Zırhla yemek yapmak, koltukta oturmak biraz yorucu ve acı verici oluyor elbette. Bir duvarın ardından zorla ulaşılmak, zorla konuşulmak da öyle. En fazla bir hafta duran buzlarım bu sefer insiyatifi eline aldılar ve çözülmediler, ne yapsam ısıtamadım kendimi, donuk halde kaldım. 2 ay, bu evde, kapının önüne bile inmeden. Twitter'ın en çöp, en rezil 3 insan örneği ile uğraştım bir de, bu yılın en gereksiz aktivitesi olarak. Blogumu, instagramımı, twitterımı da bir duvarın arkasına aldım, o kötü huylu, rezil insan müsveddelerinin daha fazla hayatıma bakmasını istemedim. İçlerinde en sosyopat olanı, en tacizci olanı, atölyedeki workshoplarımızdan fotoğrafımızı alıp koymuş sayfasına, hakarete açmış, bundan zevk almış. Hem de o en ağır hasta olduğum, avaz avaz ağladığım günlerde. Neyse ki arkadaşım geçen hafta yolladı, ben de boş vaktimi olabilecek en aptalca şekilde harcadım. Pandemi boyunca herkes yaptığı ekmekleri, yoga seanslarını, online eğitimlerini hatırlayacak, ben de boşluktan muhattap olduğum tek hücreli canlıları. Geçti gitti. Neyse ki annem, çok şükür ki annem yanımdaydı. Apartmandaki kapıcıdan Corona kapma ihtimalini de birlikte atlattık el ele, günleri bu evde birlikte geçirdik, ruh hallerini, o korkunç sinir krizini, sonraki toparlanma günlerini, sonra daha hafif ve daha keyifli günleri. Titrek ve Şeker'i sürekli ayırmakla, Şeker'i korumakla, birbirlerinin mamalarından yemelerine engel olmaya çalışarak, her gece 2-3 kez kalkıp sabaha perişan halde sürünerek başladık. Yine de şu salgını sağlıkla atlatırsak (umarım, lütfen, lütfen) ben bu dönemi annem sayesinde atlatmış olacağım, beni herkesten ve her şeyden aylarca itinayla korumuş olmasını, bebek gibi bakmasını hiç unutmayacağım. Umarım onu mutlu edeceğim, gezdireceğim, yüzündeki huzura şahit olacağım ve atlattıklarımıza dönüp bakıp, arkamıza keyifle yaslanacağımız günler gelir. Daha da dayanırım, dayanırız, belli ki daha bitmedi. Yeter ki o günler gelsin. 

  Geçirdiğim en zor, en acı verici, fiziksel olarak ve ruhsal olarak beni en çok çökerten senelerden biri bitiyor. Geçen Aralık ayındaki heyecanımı, evi süslediğim günleri, Nişantaşı'nda atölye çıkışı hediyeler, kurabiyeler, yeni yeni süsler alıp bu eve mutlulukla döndüğüm günleri hatırlıyorum. Sanırım en son coşku, neşe ve umut hissettiğim zamanlardı. Ocak sonunda gelen felaketleri ise, hafızamdan silmeyi, o korkunç kas acılarını, haykırarak ağlayan sesimi, başucumda bekleyen endişe dolu annemin görüntüsünü ikimizin hafızasından da silebilmek çok isterdim. Ben bir daha hiçbir şeyin aynı olmayacağını, sağlıklı geçen her günüme nasıl minnet duyacağımı biliyordum, ben beklenti denen şeyi tamamen bıraktım o günlerde, canımın yanmadığı her an benim için bayramdı. Ben iyileşince o halimi yaşayan herkesin böyle düşüneceğini ve yaşayacağını sandım. Ben hep sanarım. 

  Neyse işte, her şey geçiyor ve tekrar geliyor, sadece tekrar geçmesini ve tekrar gelmesini bekliyoruz. Beklemenin de katmanlarını keşfettim. Çok iyi bir bekleyici oldum. Yarın Şeker'imi veterinere götürüp böbreklerine baktıracağız tekrar. Yazdan beri kötüye gitmemiş olması için, canımın, ablamın hala sağlam böbrekleri olduğunu görmek için dua ediyorum, sürekli, fısıltı halinde. Çok şeyle sınandım, çok zor şeylerle uğraştım, lütfen Şeker iyi kalsın, lütfen ben henüz hiç hazır değilim. Ablam iyi olsun. Annem pazartesi yanıma geri gelsin. Sağlık olsun. Hakikaten sağlık olsun. 

  Öyle yorgunum ki.