Sanatçı Portresi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sanatçı Portresi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Mayıs 2016 Çarşamba

Gwen John, sükunet dolu bir tinsellik

Sanatçı Portresi blogumda en severek hazırladığım bölüm, ne var ki bir süredir detaylı bir şekilde anlatacak kadar heyecan duyduğum keşifler karşıma çıkmıyordu. Dün Tate Modern'in sayfalarından birinde rastladığım Gwen John ise, hem kadın bir ressam olması, hem de seçtiği konular ve onları ifade edişindeki teknik ile, bir gün içinde en sevdiğim ressamlar arasına girince, ondan bir seçkiyi hazırlamak istedim. 1876-1939 tarihleri arasında yaşamış ve üretmiş bir İngiliz kendisi, neyse ki kadınların resim yapması hoş görülen bir dönemde çalışmış, fakat aynı dönemde ve aynı mekanlarda ürettiği erkek ressamlar kadar ünlü olamamış elbette.

  

Bir ressamı otoportreleri ile tanımaya başlamak iyi bir fikir. Hem boyayı en etkin ve dikkatli kullandığı, hem ifade/mimik gibi detaylarda en ince ve derin çalışmalarını yaptığı alandır çünkü. ''İçsellik'' denen ve sanatsal yazılarda mutlaka birkaç kez geçen o hissiyat, en kuvvetli haliyle özbenliğin dışa vurumlarında gözlenir. Bu yalnız ve güçlü kadın da, en vurgulu resimlerini, kendini boyarken yapmış. Diğer resimlerinde böyle güçlü bir kırmızıya ya da böyle net ve iddialı bakışlara rastlamadım. İki portresine de uzun uzun baktığımda, ''Katolik ve mütevazi bir hayat süren, sessizce resim yapan'' bir kadından çok daha fazlası olduğuna inanan, öyle de olan bir kadın görüyorum, etkilenmeme yetiyor.



Okuduklarımdan anladığım, Gwen John'un yaşamının her döneminde yalnız olan, koyu bir Katolik inancına bağlı, İngiltere'den Fransa'ya taşınması ile de ressamlığının en iyi dönemine başlayan bir kadın olduğu. Resimlerinin tümünde izlenebiliyor bu bilgiler, Katolik ressamlara has yalnızlık ve tinsellik, sükunet ve sessizlik, hatta mütevazilik dolu portreler bunlar. Rahibe portreleri özellikle öne çıkıyor, diğer kadınlar da genellikle kapalı giyinmiş, coşkudan ve tutkudan uzak, ''erdemli'' olarak tasvir edilmişler. Ben Modigliani resimleriyle tanışıp tanışmadığını da merak ettim, bazı modellerine verdirdiği pozlar, özellikle elleri avucunda ve boynu eğik kadınları, Modigliani'yi çok hatırlattı bana.




Üstteki iç mekan, Paris'te bulunan kendi atölyesinden bir köşe. Tüm soluk renk skalasına rağmen, gün ışığı epey ön planda. Fransa'da o dönemde (tüm modern resim çılgınlığına rağmen) Empresyonizm'in etkisi düşünülürse, İngiliz resmindeki klasik üslupla, Fransız Empresyonizminin çok hoş bir düeti gibi resimleri, hareketli fırça vuruşları ile çelişen durağan sahneler çok etkili.


En beğendiklerim olan kedi resimleri ile sonuna geliyorum bu yazının. Bir ressamı incelerken otoportreleri kadar önemli bir başka konu da, ''boyamaktan en keyif aldığı'' konuyu ele alışı olmalı. Bu tekirli-beyazlı güzel kediyi hemen her açıdan boyamasına ve eskizlerine bakarak, kendi kedisi olduğunu tahmin ediyorum. Çok güzel bulduğu, günün her anında mutluluk içinde izlediği ve çizmeden-boyamadan duramadığı bir konu, en rahat ve kendisi gibi boya sürüşlerini de bu yüzden, bu resimlerde izlemek mümkün. Bir gün Tate Gallery'de en güzel eserlerini yakından incelemek ve biraz daha hayran olmak umuduyla. 

2 Ağustos 2015 Pazar

Viki Kollerova, fotoğrafçının sakin tedirginliği



  Son zamanlarda resimlerime referans almak için internette ''kadın ve vahşi yaşam'' temasına ait görseller ararken karşıma çıkan fotoğrafçılardan biri, ismini kenara not edecek ve kendisine klasör açacak kadar da beğendiğim bir isim oldu Viki Kollerova. Güncel ve görsel sanatlarda 'tekinsizlik ve sükunet' çok işlenmiş bir konu, objenin tuhaf ve anlamsız bir şekilde konumlanması, buna rağmen taşıdığı tezat şekilde huzurlu hal, bakanı rahatsız edecek olağandışı hali, ya da sergilenişi itibariyle bildiğimiz estetik normların uzağında durması artık bizi şaşırtmayan, hatta hiç 'tedirgin' etmeyen bir durum. Genellikle beğendiğim güncel ressamlar da bu temada çalıştığından, artık çok az bir bölümü samimi ve içinde bir ruh taşıyacak kadar değerli geliyor. Ben işlerini çok karakterli ve gerçek buldum, bu kavramları bilinçli yaratmaktan ziyade, sadece rastladığını ve hissettiğini düşündüm. Yüksek ağaçların olduğu, nü'lü peyzajları, kapı ve duvarların içinde bir ayrıntı haline getirdiği beden uzuvları ve hayvanlar, en çok da ellerin formunu ve ruhunu yakalamada çok başarılı olduğu kareleri var.




Şu üstteki, bir çift sevgilinin bir kitap yığını üstünde dengede durduğu ise favorim oldu. Böyle anların nasıl ortaya çıktığını merak ediyorum kareyi izlerken, o çifti o an görmek, fotoğrafçının yönlendirmesiyle mi, içlerinden geldiği gibi mi hareket ettiklerini öğrenmek istiyorum. Bu fotoğrafı önümüzdeki en serin günde, güzel bir kağıda bastırıp asmayı planlıyorum, insanı mutlu ediyor ve ilham veriyor. 



15 Temmuz 2015 Çarşamba

Lautrec, bir öğretmen

 

Bu aralar yine Lautrec'e düştüm, öğrenme kaygısıyla. Ne zaman tezat renkleri yanyana sürmekte ve titreşim yaratmakta, ışığı yakalamakta sıkıntı çeksem, önce bir Monet, sonra da Lautrec'e açar, uzun uzun bakarım. Birkaç aydır kalemi ve fırçayı dikey şekilde sürmek, vurmak ve kullanmak da tamamen Lautrec'den arakladığım (daha sanatsal bir tanım aramam gerekirse, ''örnek aldığım'' da diyebilirim) bir üslup. Bu dikey vuruşlar, yanyana sürdüğü pembe, mavi, parlak sarıların etkisini vermede çok daha etkili. Aynı zamanda ilk illüstratörlerden ve poster sanatçılarından da olmasından ileri gelen bir çarpıcılık, güzellik ve etkileyicilik var tablolarında, bir ressamı öğretmen olarak seçmek için bu bile yeterli.

 

İki hayvan resmini de yeni gördüm, ikisi de ayrı ayrı çok önemliler. Kedinin gerçekliği, temkinli duruşu, tekir tüylerinin içindeki yeşil ve mavi gölgeler, alta sürdüğü kırmızı ve fona sürdüğü mavi-yeşil'in renk uyumunu, gözlerimi ayırmadan bir yarım saat seyretmişimdir, hala da açıp açıp bakıyorum günlerdir. Köpeğin ise birkaç hızlı fakat bilinçli fırça vuruşu ile hareketinin yakalanması, hatta cinsini, rengini, ruh halini bile hissedebilmek, ancak bir post-empresyonistin (yani düz türkçesi, empresyonizmi de aşmış, bitirmiş, üstüne pek çok yenilik katmış olanın) yapabileceği bir şey. Benim bu sadeliğe erişmeme daha çok zaman var, şimdilik bu orta tonlarda ustaca kotarılmış resme de uzun uzun bakıyorum.

 

Büyük bir gözlemci, büyük bir portreci Lautrec. Yeri gelmişken, kendisinin bu resimleri nasıl bir duygu durumunda, öfke ve buhranlar içinde yaşarken, kıvranırken yaptığını bilmek, ''Lautrec'in Son Pembesi'' kitabını okurken epey şaşırtmıştı beni. Sürekli küfrediyordu, derin acılar çekiyordu ve en çok da resmini yaptığı o güzel kadınlara öfkeliydi, şaşırmıştım. Çünkü o güne dek bu dev ressamın, fiziksel olarak muzdarip olduğu cüceliği dolayısıyla nasıl bir yıkım ve cinnet yaşadığını hiç düşünmemiştim. Hala da bu resimleri yapan kişinin ne fiziksel, ne ekonomik, ne de alkolik durumunu hiç düşünmeden, sadece yaşamış en büyük ustalardan biri olduğunu, ışığı ve rengi güzel fransız kadınlarının bedeninde nasıl da ayrıntıyla işlediğini görüyorum.

30 Haziran 2015 Salı

Julie Seabrook, kısa günün keşfi

 Instagram'daki galerisi dışında başka portfolyo adresi bulunmayan, çok tatlı bir fotoğrafçı, Julie Seabrook Ream (hey_jules_studio)

  Hazır her yer gökkuşağına boyanmışken, güzel işleri teker teker incelenebilir, pek de güzel olur. Bulduğu, topladığı ve kompoze ettiği objelere, renk geçişlerine, fikirlerine hayran kaldım. Tek rengin skalalarından oluşan, monokrom kompozisyonlar da yapar umarım, hadi buraya birkaç örnek:


10 Haziran 2015 Çarşamba

O'Keeffe, bir yabani


 

  Sevdiğim ressamların içinde yeri hep ayrı (Hoş, hangisinin yeri ayrı değilse) Georgia O'Keeffe. Yabani, geçimsiz, vahşi ruhlu bir kadın olup, çiçeklerin taç yapraklarını bu kadar güzel, zarif ve derin bir şekilde boyamasından mıdır, Amerikan kırsalında kimseleri sokmadığı bir klubede yaşamış ve üretmiş olmasından mıdır, dönem dönem her bakışımda bir çiçek ile cinsellik, doğum ve kadın bedeni arasında kurduğu bağları hayranlıkla keşfedişimden midir nedir, bugünlerde yine en çok baktığım ressamdır.

Kendi dönemi içinde bu devasa taç yaprakları, üreme organlarını, öküz ve antilop kafataslarını, çölleri boyayarak ne yaptığı ve anlattığı pek anlaşılamamış olsa da (gerçi onun anlaşılma kaygısı yaşadığını sanmıyorum.) çok daha sonra, belki de 70'lerde Robert Mapplethorpe'un fotoğraflarındaki çiçeklerin erotizmiyle tekrar gün yüzüne çıkmış, bugün ise yok satan Amerika'lı ressamlardan biri O'Keeffe. Benim içinse, Süheyl dayımın, güzel sanatları kazandığım yıl Seattle'dan çok güzel bir O'Keeffe kitabı getirerek tanıştırdığı, boyadığı büyükbaş hayvan kafataslarından çok etkilenip, yetenek sınavındaki kompozisyonuma onlardan bir taneyi ezbere çizerek okulu kazandığım, yeri bir kez daha özelleşmiş olan güzel, gerçek kadın. Yabani kelimesi onun bu gerçekliğindeki güzelliği, uzaklığını, hakkında anlatılan efsane geçimsizlik ve huysuzluk hikayelerini ve elbette doğaya olan ölçüsüz yakınlığını anlatan, yegane kelime. Yabani olmayı resim yaparak başarmaktan daha güzel ne var ki, ben bilmiyorum.

 

23 Ocak 2015 Cuma

Marchesa Casati, nostaljik bir ikona


Yıllar önce internette tesadüfen karşıma çıkan bu yağlıboya portrenin hem renklerine, hem ifadesine hayran kalmıştım, tablodaki kadının kim olduğu ya da ressam bilgisi yoktu. Fotoğraf bilgisayarımda, ''Bir gün karşıma çıkar.'' umuduyla kaldı, zaman da geçti. Geçen günlerde yine başka bir tesadüfle, bu kadının Marchesa Casati isminde, 19 yy.da yaşamış, devrinin gerçek bir still ikonu ve ilham kaynağı olan, inanılmaz bir kadın olduğunu öğrendim. Vahşi hayvanlara meraklı, yanında çita'sıyla, maymunlarıyla Paris sokaklarında gezinen, modacılara, sanatçılara sürekli bir görsel kaynak sunan, inanılmaz giyinen, inanılmaz yaşayan bir kadın. Augustus Edwin John'a ait bu portre, modelinin tuhaf, zeki, etkileyici halini başarıyla yansıtıyor, yıllarca bu kadının kim olduğunu merak ettiğime göre, sadece güzel bulup geçtiğimiz resimlerden değil bu. Marchesa'nın başka portreleri de çıktı karşıma, onlar da çok güzel, çok farklı eserler. 

Giovanni Boldini

Augustus Edwin John'a ait bir başka portresi

Eski zamanlarda bulunmadan eski zamanlara hüzünle karışık bir özlem duymak, ''Nostalji'' denen büyülü kavrama kapılan pek çok insanın başına geliyordur eminim. Ben bu güzel kadının yüzünü incelerken, onun çok sevdiği bir cafe'de, bir yandan masanın altında uzanan çita'sına porselen bir kapta süt verirken, bir yandan dalgın dalgın anlattığı, uçlarda geçen yaşamının kendisine göre sıradan ayrıntılarını dinlediğimi hayal ettim, çıt çıkarmadan, pür dikkat. Bu hissi yaratabilmek de, muhtemelen, ressamın tuvalde ortaya çıkardığı ve izleyicide yarattığı empatinin başarısıdır. 

 

1 Kasım 2014 Cumartesi

Yelena Bryksenkova, naif desenleri ile


 

 




  Epeydir beğenerek takip ettiğim illüstratörlerden biri, Yelena Bryksenkova'dan bahsetmek ve işlerinden birkaçını paylaşmak istedim. Sanırım naif olmak, ama aynı anda da basit ve çocuksu görünmemek, özgün işler üretmek ve bunu yaparken pek çok hayata tanıdık gelen öğeler kullanmak bu kızın en önemli başarıları. Kediler, kaktüsler, dağınık çalışma masaları, ufak ve içe kapalı, ama kesinlikle çok tatlı ve huzurlu yaşamlardan kareler var desenlerinde. Küçük kağıtlara suluboyayla çalışıyor, son düzeltmeleri de bilgisayarda yapıyor, klasik anlayıştan ve elle çizmekten kopmayan insanları (sanırım biraz da kendime yakın hissettiğimden) daha çok seviyorum.
Kendisinin yeni işlerini, seyahatlerini, gezip gördüklerini koyduğu bir blogu da var:
http://ybryksenkova.blogspot.com.tr/

29 Kasım 2013 Cuma

Saul Leiter, kış ve kahve kareleri

Bazı fotoğrafçılar ve bazı fotoğraf kareleri var, insana sırf görebildiği için bile kendini kutsanmış hissettiren, kalbinin mutlulukla ve daha hızlı atmasını sağlayan. 1950'lerden, (belki ünlü ama benim bugün keşfettiğim) bir fotoğrafçı, Saul Leiter bende bu etkiyi yaptı, bakakaldım.
http://leclownlyrique.wordpress.com/2013/11/28/saul-leiter/