26 Aralık 2011 Pazartesi

gözlem

kapının önündeyim.

kolu yok. (bir zamanlar varmış.)

onu duvardan ayıran tek şey eskiden açık olmasıydı.

şimdi kapalı, içerden kilitli.

çaldım, seslendim, yumrukladım.

karşısına geçip baktım sonra, farkına vardım ki,

duvarlaşmış bir kapının önündeyim.

18 Aralık 2011 Pazar

evin en güzel yeri




adamlar iyi, adamlar güzel, adamlar komik bir de, güldük biz de. çok güldük, çok zıpladık, sonra da çok durulduk. şaka şaka, durulmadık. birileri polisi arayana kadar durulmayacağız, sonra da tekrar başlayacağız zaten. http://buyukevablukada.com/dinle.html benim verdiğim linklere tıklanmıyor, lacivert çıkmıyorlar bir türlü, siz copy-paste ile tıklayıverin. ya da tıklamayın, pelin'in tabiri ile ''sadece ben dinleyeyim, kimse dinlemesin'' olmaz öyle şey, dinleyin siz. pelin zaten okumuyor artık beni.

sonra değişik kız tipleri üzerine yazdığım inceleme yazım ve makalem hakkında döküman topladım. bir tane gördüm, en fenası oydu, karakterini, güzelliğini, özelliğini un ufak etmiş. özelliksiz kalmış. özelliği olmayan insan, artık saksı bitkisidir, bilmiyor musun bunu? demek istedim, onun yerine kederli kederli baktım yüzüne, suyunu zaten veren var, yeri de iyi, ilişmedim. ama eve gelince bir yazı yazdım ufak defterime, onun için yazılanların sonuncusu olarak.

bir kız tipi var, ben onu hiç anlamıyorum. bu kız tipi streç mini etek giyiyor, ama sakın her streç mini etek giyeni bu kız kisvesi altında değerlendirmeyin, streç mini eteğin hiç suçu yok. bu kıza başarılı erkeklerin önünde, yanında ve kimi zaman arkasında rastlıyoruz. mavi boncukları var, dağıtıyor. sonra emeğinin karşılığını alıyor. değiyor mu canım, bak yaşlanmışsın? demek istedim ama sustum, gülümsedim, ''hadi görüşürüz kendine iyi bak'' dedim, çok iyi bakıldığını bile bile.

bir başka kız tipi derken sıkıldım, zaten döküman toplamıyordum, yazı da yazmayacaktım, öyle karşıma çıkıyorlardı, ben de şahit oluyordum sadece. sonra arkadaşlarımla yürümeye devam ediyordum taksim'de ya da beşiktaş'ta, hepsi önemini yitiriyordu kız tiplerinin.

geçen gün ilk beyaz saç telimi buldum. bunu büyük bir mesele haline getirmeyeceğim çünkü ben bir drama queen değilim. belki biraz leyla, tamam. fotoğraftaki kedi atölyeden, o da leyla'ymış, öyle diyor. ama drama yok, yanlış olmasın.

14 Aralık 2011 Çarşamba

dudaklarını arala, biraz daha arala..




eskiden odamda karanlıkta otururdum, müzik dinlemek için. ritüellerim vardı, sokak lambasının ışığının yansıdığı pencerenin perdesini açardım sonuna kadar. söğüt ağacı hışırdardı, lamba parlardı, ben çok şey olurdum, neredeyse herşey olurdum o an. çünkü hepinizin çok iyi bildiği gibi dostlarım, hayat olasılıklardan ibarettir. ve ben biraz daha gençken, olasılıklar sonsuzdu.

yine öyle bir akşamda, marilyn monroe'dan one silver dollar'ı dinledim. bir kez daha dinledim, sonra bir kez daha. tam olarak kaç saat dinlediğimi bilmiyorum o gece o şarkıyı. ama bir gecede sözlerini ezberlemiştim, ilerde kendi sahnem olduğunda söylemek üzere. bana göre o zaman, bir sahnenin olması herşeydi bir insan için.

bu gece, aklıma geldi şarkı, açıp dinledim. videoda marilyn'in görüntüleri dönüp duruyordu, o şuh fotoğrafları. ve fark ettim ki, içinden gelerek verdiği hiçbir pozu yok. sürekli birileri demiş ki ''dudaklarını arala marilyn, daha seksi bak, biraz daha arala, harika, tamam!'' ve o kendine ait sahnesinde, hiç kendine ait olamadan geçirmiş zamanını. ama eminim ''one silver dollar''ı söylerken, birşeyler hissetmiştir. ve fazla şuh görünmemiştir.

bir kadın hem seksi hem hüzünlü nasıl olabilirse aynı anda, ve sağlam bir sarılmaya ne kadar ihtiyacı varsa, gözlerinden çökmek üzere olduğu ne kadar belliyse, hepsini görebilen gerçek bir erkeğe ihtiyacı varmış sadece. aslında herhangi birisi one silver dollar'ı dinleseydi çevresindekilerden, gidip sarılırdı eminim.

ağır geliyor ama senin adına mutluyum




ağır geliyor. düşüncesi bile içimi sıkıyor. seni tanıdığımdan beri, beraber beyni alınmış iki mahluk gibi gülüyoruz, insanlar bizi anlamazken, uzaklaşırken, gözlerini bayıltırken, biz, biz olmaya devam ediyoruz. olabileceğinden de fazla absürd, sürekli keşif peşinde, aktive olmuş, yola koyulmuş haldeyiz hep. seni tanıdığımdan beri. şimdi sen çok uzağa gidiyorsun, ağır geliyor. kendin için bir adım atıyorsun, yapman gerekeni yapıyorsun, mutlu olacağını da biliyorum. senin için sevinmem gerek ama benim içim sıkılıyor işte, yalan mı söyleyeyim, ''senin adına mutluyum, git git'' mi diyeyim. diyorum zaten. diyeceğim de. sen gitmemeye kalksan, ben seni zorla tıkacağım o uçağa. ama ağır geliyor.

başka hiçbir duygusal yazı yazmayacağım, hüzün yapmayacağım. ama arkandan, üç cool kedi'den ikisi, pelin ve eylül olanı, seninle olduğumuz her yerde, seni konuşacak. çok uzun süre. ve ben alışverişe çıktığımda, çamur rengi berbat bir tişört gördüğümde, ''emek bunu alayım mı'' diyemeyeceğim, ya da önümden gerçekten insan çirkini, anası olsan sevilmez bir erkek geçtiğinde ''emek bak, kocan geçiyor'' diyemeyeceğim, ya da kamusal bir alanda, öfkeli sıkışık bir ortamda aniden bastıran gülme krizimle sana dönüp seni püskürtecek lafları edemeyeceğim, ve gecenin bir vakti moralim bozulduğunda, çöktüğümde, telefonda gözlerimden yaşlar süzülerek ''emek çok kötüyüm'' de diyemeyeceğim. ve sokakta önümüzden geçen her köpeğe seslenip, senin korktuğunu unutup, sonra sana dönüp ''pardon ya unuttum, ama sevsene çok tatlı bu'' da olmayacak. sigara dumanın yeni yıkadığım saçlarımı leş gibi kokutmayacak, sürekli çanta ve ayakkabı almana karışamayacağım, ardı ardına güzel portrelerini çekemeyeceğim.. bunlar her gün daha da ağır gelecek, daha da yalnız hissettirecek bana.

ama çok uzaklarda senin kendine yeni yüzler, yeni renkler ve yeni yerler kattığını bileceğim. ve gerçek dostluklarda, mesafenin hiç önemi olmadığını ben çocukluğumdan bu yaşıma kadar öğrendim, bu yüzden içim rahat. şimdi de sen öğreneceksin. sen orda ve ben burdayken, olan biten herşey bizi besleyecek.

ve ben seni çok özleyeceğim.

bu kadar, başka hüzünlü laf yok.

12 Aralık 2011 Pazartesi

bir konsept olarak kış

beyaz. açık mavi, pembe. hepsinin önünde siyah ince ağaç silüetleri. battaniye, yorgan, şal. kupa kupa çay. asla tek değil. bal. tarçın. breakfast at tiffany's. krem rengi hırka. eve kapanmak ama sadece keyiften. kedi patileri, kedi göbeği, kedi sürtünmesi. kırmızı, yeşil ve altın rengi bir yılbaşı hayali. ertelemek. üşenmek. gerinmek.

loş. temiz. soğuk. güzel.

11 Aralık 2011 Pazar

hollywood'un hayatımıza kattığı güzellikler



daha fazla içimde tutamayacağım, scarlett johansson'dan hoşlanıyorum. kendisi üzerine çuval geçirip dünyanın en kötü filminde oynasa ve hatta hiç rol yapmadan bir kenarda saksı gibi dursa bile, o filmi izlerim. o filmi değil, o kadını izlerim, tamam.

şu parfüm reklamındaki haline de ayrıca bayıldım. mango reklamlarından sonra, dolce and gabbana reklamları da istanbul'un her köşesine asılsa keşke.

9 Aralık 2011 Cuma

ne zaman dönersin?

sizi bilmem ama ben miss papercut'ı oldukça, fena halde, baya bir, özledim.

4 Aralık 2011 Pazar

aslında saçımı değiştirmek istiyorum.

saçlarımı kesmek, boyamak, kıvırcık yapmak, düz yapmak, yeşil gölge atmak, pembe tutam koymak istiyorum. ruh halim bunu gerektiriyor. fakat olmuyor, olamıyor.

ben de beş dakikada bir blog arka planımı değiştiriyorum. ve çizimlerimden blog arka planları, hatta daha geniş düşünürsek, kullanıcının keyfine kalmış tasarım şablonları ve arayüzler yapmak istiyorum. (fakat arayüz kelimesini ajans insanları olan dostlarımdan ve iletişim tasarımcısı erkek arkadaşımdan öğrendiğim ve ilk kez cümle içinde kullandığım düşünülürse, daha pek çok işim var.) ama kararımı verdim, hepinizin bloguna, karakterinize uygun resimli, renkli arka planlar yapacağım.

30 Kasım 2011 Çarşamba

şeyler ve aydınlanmak üzerine...

''şeylerin'' tuhaf bir biçimde yoluna girmesi beni endişelendiriyor. şeyler kendi kendine mahfolup, kendi kendine düzeliyor. ve ben evden çıkmaya hazırlandığım, herşeyin muhteşem olacağını hissettiğim bir öğle vakti, aniden çalacak telefonun, birden karşıma çıkacak bir insanın bunu bozmaması için hiçbirşey yapamam. çünkü geçen gün aydınlandım. aslında birkaç yıl önce aydınlanmıştım, bir 23 mayıs günüydü ama, geçen günkü başka türlü bir pırıltıydı. kendi sesimi duydum, bana dedi ki ''hayat böyle bebeğim (kendime tatlı bir şekilde hitap etmekten hoşlanırım) ne mutluluk, ne üzüntü kalıcı değil, sürekli birbirlerini kovalayacaklar'' kendime böyle dedim ve elimi avuçlarımın arasına aldım (yani o an üç tane elim vardı, en az) ''üzülme. ya da boşver üzül, çünkü nasılsa fazla uzun sürmeyecek.''

şeylerin sırrı budur dostlarım, sizinle de paylaşıyorum ki, ruh hallerinize aldanmayın, onları yatıya gelmiş sanmayın, çünkü siz daha temiz çarşaf çıkarırken kalkıp gidiverecekler.

şuanda herşey yolundaysa, o güzel suratına, güzel kocaman bir gülücük yerleştir. eminim şimdi çok daha güzel gözüküyorsundur. bu halinle bir resmini çizmek isterim.

28 Kasım 2011 Pazartesi

milt kobayashi





bugün Çağan Dikenelli'nin blogunda karşıma çıkan ressam Milt Kobayashi, pek çok farklı duygu yarattı içimde. başta kızgınlıkla karışık bir şaşkınlık, özenme, kıskanma, en çok hayranlık, daha çok merak, inceleme, büyütüp bakma, daha da hayran kalma şeklinde...

işte kadınları tam da böyle resmetmek istiyorum. canlı, kırmızı dudaklı, gözlerinde ışık ve elleri ön planda. nasıl yapacağımı, nasıl kendi yolumu bulacağımı bilmiyorum. ama böyle ressamların işlerine bakmak kesinlikle iyi geliyor.

27 Kasım 2011 Pazar

kendine ait bir sahne

küçük bir sahnem vardı. yerleri ahşap parke. ışıksız, karanlık, sadece sokak lambasının ışığı vuruyordu biraz. ben o sahnede muhteşem performanslar sergiledim, yıllar boyunca. garbage'tan çok söyledim. no doubt'ta acaip dans ettim, hoplayıp zıpladım, dar geldi o sahne. alanis morisette'de çığlık çığlığa, uluma benzeri sesler çıkardım. dolores gibi söylerken nasıl duyulduğumu hayal bile edemiyorum.
10 sene önceydi bunlar.. 14-15-16 yaşındaydım. bir grubum olacağına emindim, daha önemlisi bir sahnem. ufak ama. ışıksız.

-napıyorsun iki saattir karanlıkta?

annem odaya girerdi ve sahneden inerdim küt diye yere.

bir başka sahnede, yine kendime ait, ufak. madonna'yı duydum. like a virgin. nasıl indiysem sahneden, kafamın üstüne düştüm, küttt diye. annem koşarak geldi, beni yerden kaldırdı. bu da 25 yıl önceydi, daha sonra pek çok kez dinledim bu hikayeyi annemden.

ben hep bir sahne istedim. hep trajikomik benim sahnelerim.

23 Kasım 2011 Çarşamba

söz.

söz veriyorum, o iyi olursa, bir daha asla ağzımdan boş yere sızlanmalar, mis gibi halimden şikayet etmeler, can sıkıntısından yaratılan dramatik sözler çıkmayacak. söz. söz. söz.

olmayan kelimelerden, emek ne demek


en zor günlerimde ben nerdeysem oraya gelen, aklım karışık dükkanlara girip çıkarken gözlerini devirmeden bana fikir veren, o sigara ve türk kahvesi içerken ben çay içtiğim ve en güzel sohbetlerimizi bu anlarda yaptığımız, en önemlisi yanında ağlayabildiğim, dost.

18 Kasım 2011 Cuma

mama wolf

birisi gitarını tıngırdatıyor. birisi ritm tutuyor parmak şıklatarak. titrek sesli adam başlıyor duasına. doğaya dua. ve birkaçı yavaştan başlıyor rüzgar sesi çıkarmaya sonra. biz bir kurt sürüsüyüz şimdi. en hızlıdan daha hızlı koşabiliriz. dolunayda silüetlerimizi gördüm, seslerimizi duydum. dört ayaklı olanın içgüdüsel hayatta kalışını hayranlıkla izledim. hepimiz uyurken başımızda bekledi, tüm gece. ve ben bu sürüde, en sakin, en temiz uykumu uyudum. hiç üşümeden. hiç düşünmeden.

hey,mama wolf...

15 Kasım 2011 Salı

Poor little rich girl


Her zaman söylerim; Edie iyiydi de, çevresi kötüydü...

13 Kasım 2011 Pazar

hayal ürünü

yazdığım çoğu şeyin hiç var olmayan birine, ya da daha doğrusu, var olduğunu henüz bilmediğim, fark etmediğim birine olduğunu söylemiş miydim? söylüyorum. eğer ismi olan birisi için birşey yazıyorsam, ismini veririm, noktalı virgül koyarım ve yazarım.

kütüphanemin bir rafı, yıllardır yazdığım, bitmiş defterlerle dolu. ve onların her bir sayfası, hayali bir karaktere yazılmıştı. çoğu zaman hayali birine olan biteni anlatmak, yardım istemek, çağırmak daha kolay benim için. en kolayı da hayali birini sevmek, kendi yarattığım, yok etmeye kalkamadığım. bu sayfa da, o sayfaların devamı sadece.

11 Kasım 2011 Cuma

benim kedim değilsin, ama olmanı çok isterdim.



iki gün önce evime geldi. sadece misafir olarak, yeni bir eve gönderilmeden hemen önce.

pek çok kedinin gözlerine baktım şimdiye dek, uzun uzun. pek çok kedinin başından kuyruk ucuna, sakin sakin sevdim. sadece bir tanesiyle beraber uyudum, o da kendi kedimdi.

ben bu kediye aşık oldum. gerçekten, kalbinin hızlı hızlı çarpmasını sağlayan, her an yüzünü görmek zorunda hissettiğin, her hareketinin büyüleyici geldiği o his, o hissi içimde hissediyorum bu kediye bakarken. yaşadığı travmalar, hareketlerindeki siyam zerafeti ve asilliği, tüm geceyi karnımda, dizlerimde geçirmiş olması.. nasıl böyle bağlandım, nasıl vereceğim onu ellerimle yeni sahibine..

hayatımdaki izleri kaydettiğim bu sayfaya, bir siyam beyefendisinin bu sabah çektiğim fotoğraflarını da kaydetmeliyim.

sevgili hemcinslerim..

bir kıza pislik gibi davranmak, bazı erkekler için imkansız, bazıları için çok kolay, bazıları için psikolojik temelleri olan bir davranış bozukluğu, bazıları içinse bir var olma biçimi - bilinçsiz bir eylemler bütünüdür.

bir kızı gerçekten değerli ve özel hissettirmek de aynı şekilde, bazı erkekler için imkansız, bazıları için çok kolay, bazıları için psikolojik temelleri olan bir davranış bozukluğu, bazıları içinse bir var olma biçimi - bilinçsiz bir eylemler bütünüdür.

sizin şansınız tamamen, karşınıza hangisinin çıktığı ve bu durumla nasıl idare ettiğinizle alakalıdır.

10 Kasım 2011 Perşembe

eski iz

kutsanmış elma ağacının doğurgan talihsizliği,

ve japon balığının gözyaşları kadar belirsizdi.

kırıl ve yapış, kırıl ve ayrı kal

bir çemberin üzerinde dönüp duruyorsan,

başladığın yeri bir türlü hatırlayamazsın.

biliyorum hatta eminim


Oh someday I know, Someone will look into my eyes and say ''Hello!... You're my very special one!''

6 Kasım 2011 Pazar

soyut ve renkli kompozisyon


inan yakında gideceğim buralardan. ait olmak için yeni bir alan arıyorum. kendimi adamak için. bir şeyleri devirmek ve kırmak için, sonra temizlemek ve çöpe dökmek için. yeni bir alana ihtiyacım var. alanları tüketiyorum. insanları tükettiğimden daha fazla. zaten alanlara bağlanıyorum genelde. (insanlar yine baş edemiyor onlarla) ve iyi hissettiriyor, erkek gibi hissettiriyor. erkek gibi hissetmek, en sevdiğim hislerden biri. çünkü kendimde bulunmayan herhangi bir kavram işte. leylak rengi olan da aynı etkiyi yapıyor, başımı kaldırıp tavana bakıyorum ve orada karşılıklı dizilmiş iki sıra ağacın birbirine dokunduğunu görüyorum. (bunu biraz daha netleştirmek isterdim ama baktığım yerden ancak bu kadar net)

ve nostalji bana neyi düşündürüyor biliyor musun? nasıl şuan 20'li yıllar, hatta 50'li yıllar siyah beyazsa, 'vintage'sa, eskiyse, birgün, biz de öyle olacağız, geriye dönüp özlemle bakılan yıllara ait. insanlar diyecek ki, ''2000li yılların başında... herşey ne kadar sihirliymiş, şimdi o ruhtan eser yok'' ve kendilerini bu yüzyıla ait hissetmek için, şimdi çok sıradan olan giysilerimizi giyecekler. ki bu giysilerin çoğu da bir önceki yıllara ait hissetmek için seçildiği varsayılırsa, aslında zaman ileri değil geriye akıyor. içindeki küçük einstein çok heyecanlandı birden bu düşünceyle, ve kocaman dilini çıkarıp nanik yaptı içimdeki paralel evrene.

sevgili torunumun torunu, senin için sakladığım gri-yeşil deri ceketi, lütfen çizgili tişört ve siyah dar pantolonla giy, ve lütfen, lütfen kırmızı ruj sür, mat, mükemmel bir kırmızı rujun olsun. eğer erkeksen, torunumun torunu, yine yap bunları, ama rica ederim kırmızı ruj sürme. eğer çok istiyorsan torunumun erkek torunu, sür tabii ki, ne istersen onu sür hatta. ailen her şekilde seni çok güzel bulacaktır. çünkü ben hepsine bunu öğreteceğim, ''çok güzel bulmaktan ve bunu hissettirmekten asla vazgeçme'' diyeceğim onlara, çok sevmelerini sağlayacağım karşılarına çıkan herkesi.

''ancak kendimizde olmayan bizi tümüyle kendimize verir.'' kimin söylediğini hatırlamıyorum, çok sevdiğim biriydi büyük ihtimalle. kendimde olmayanın peşindeyim, arka koltukta başımı cama yaslayıp gökyüzünü izlerken, arada geçen sokak lambalarının ışığı arabanın içinde yelkovan gibi dönerken, tüm yol boyunca, hep... kendimde olmayan bütün her şeyi biliyorum ve sanki yaptığım, onların peşinden gitmek, bütün soyutların ve renklilerin. sizi şimdiden çok seviyorum, eminim çok güzel olacaksınız. umarım beni kendime verirsiniz.

4 Kasım 2011 Cuma

bloke

bloglarınıza yorum yapamıyorum. sürekli aynı hata mesajını veriyor. ve ben de sürekli yorum yazmayı deniyorum, aynı yorumları o kadar çok yazmayı denedim ki ezberledim sonunda. bakın aynen buraya da yazıyorum.

yaprak, gerçekten çok başarılı denemeler bunlar. özellikle sonuncu, gökyüzüne bakan kedi, o kadar çok şey çağrıştırıyor ki, direk duvarkağıdım yaptım. zaten duvarkağıtlarım genelde senin fotoğraflarından oluşuyor, çektiğin herşeyde bir ruh var.

peluş, demin seni ellerimle o otobüse bindirdim. şuan otobüsün ikinci katında, mutlulukla boğazı izleyerek abur cuburlarını yediğini düşünüyorum, gülümsüyorum istemsiz. istanbul'da olduğun günler bana da çok iyi geldi.

emek, goya beni çok tırstırıyor, korka korka bakıyorum bloguna. ama bakmaktan da kendimi alamıyorum. sanki şimdi yazdıklarının içeriği değişecek, daha bir karanlık, mistik hal alacak gibi geliyor. ayrıca ikinci yorumum da, kırgın olduğun ben miyim, gel kafamı kır ama kırgın olma.

oh sonunda yazdım yorumlarımı. tabi eğer yazılarımı da aynı hata mesajıyla yayınlayamıyorsam, suratım iki lob şeklinde şekil alacak.

31 Ekim 2011 Pazartesi

azgın bir aygırın sırtında, baloncuklar içinde


''sebepsiz iç çekişlerim
azgın bir aygırın sırtında
dönüyor dünya ve
salyalarıyla ağzında''


.....dedi emek ve yine döküverdi hislerimizi kelimelere. bizim kelimelerimiz öyle soyutlaşır ki bazen, bizden başka kimse anlamaz ne anlatmak istediğimizi. ve aynı şekilde hiç tanımadığımız insanlar o kadar iyi anlar ki bizi, onlara o an aşık oluruz. biz çok kolay aşık oluruz. çünkü hayatımıza giren ilk erkekler sevmedi bizi o kadar fazla, çirkiniz, çirkiniz...

ve ben bugün istiklal caddesinde tek başıma yürürken gülümsüyordum. elimde büyük boy bir kahve bardağıyla ally mc beal olmaya çok yakındım, ama kafamdaki kocaman dağınık topuz ve kısa kahküllerimi zapt eden eşarpla ve deliye benzediğim küpelerimle de bir o kadar uzaktım, şık bir avukat olmaktan. zaten şık bir avukat olmaktansa saçı sakalı birbirine girmiş bir ressam olmayı tercih ederdim, o yüzden elimdeki kahveyle gittim atölyeme, gerçekten kötü görünen iki resim yaptım. iki yavru kedi kucağımdaydı, arada birisi usul usul osuruyor, birisi usul usul elimi emiyordu beni annesi sanarak. yavru kedilerle paylaştığım bir atölyede, ben en mutluyum. tüm belirsizliklerin önemini yitirdiği an, o an. ve ben bir süredir sessizliğe gömülmemi sağlayan o belirsizliklerle yaşamayı öğrenmekteyim.

cumartesi gecesi aşıktım ben. cuma gecesi çok mutsuz ve öfkeliydim. pazar sabahı uykusuz ve mutluydum. pazartesi normale döndüm. artık alışmam gerek bu iniş-çıkışlara. onun ritmi bu. o gelmeden hemen önce sürülen ruj, buz gibi olan eller, onun dudakları, onun yanakları, benim saçlarım, hepsi büyük karmaşık bir kütle içimde. o kütle bazen çığ gibi iniyor karnımdaki ufak köye, bazen mavi-pembe bir baloncuk gibi yükseliyor beynimdeki gri gökyüzüne, ve inanın ben kafiyelerden hiç hoşlanmam.

24 Ekim 2011 Pazartesi

tek parça

neden yazmıyorsun dedi, içimden gelmiyor dedim. kaydetmezsem olanları, silinecek gibi geliyor. korkuyorum ileriye taşıyamamaktan, anlık hislerimi. bu yüzden yazıyorum çoğu zaman buraya.

bugünlerde ise, bu yüzden yazmıyorum. kaydetmezsem, bu hisler silinir belki, ileri taşınmaz. ben yine, sağlam kalırım.

18 Ekim 2011 Salı

sefil ve muhteşem

şuan İzmir'de arkadaşlarımın evinde, üzerimde üç kat battaniyeyle oturuyorum. onlar çoktan yattı, ben loş ışıkta bir süre tavsiye ettikleri diziyi izledim. İzmir'de herşey öyle huzur verici ki. sefil bir gün geçirdik ama, bu bile bozamıyor bugünün kusursuzluğunu. evet bodrum'dan kiralayıp geldiğimiz arabanın anahtarını Ikea'da kaybettik, oturduğumuz koltukları, yattığımız yatakları, cafe'yi, otoparkı en az altı defa aradık, en sonunda yere çöküp kahve içip zencefilli kurabiye yerken gülme krizine girdik, ve arabamız çekici araca yüklenirken arkasından el salladık ama... tüm bu anları yaşarken hepsinin ne kadar değerli olduğunu biliyordum.

ayrıca, buz gibi hava yüzünden aldığımız ponponlu berelerimiz çok şeker.

13 Ekim 2011 Perşembe

artık çok genç değilsin.

böyle gecelerde, tüm perişanlığım ve sefaletimle eve dönüp, aynada sıvışmış makyajım ve dağınık saçımla karşılaşınca kendi kendime hep aynı cümle tekrarlanıyor içimde. ''ööf sus!'' diyorum. ama saatler önce gözüme çektiğim kalemin, aralarına dolduğu iki çizgi resmen orda işte, görüyorum onları. ve içkiye eskisi gibi tahammül edemiyor midem. çoğu zaman içimde bile tutamıyorum. ve hepsinden önemlisi, beklentilerim. sevgiye inanmayan, dahası önemsemeyen halim çok gerilerde kaldı. bu gece sevgilimin bir arkadaşı geldi ve kızarkadaşının portresini çizmemi istedi, kızın doğumgünü için. çok fazla işim vardı, yetişemezdi ama herşeyi bir yana bırakıp onu çizdim eve gelir gelmez. eskiden olsa omuz silkerdim, o kadar erimezdim en azından. şimdi bir erkeğin bir kızı mutlu etmek için uğraşması o kadar çok şey ifade ediyor ki.

hayatımda yeni bir dönem başlıyor. okul yılları bitti. bir sürü mekanı kaldıramaz oldum. kendimi çok huzurlu hissettiğim birkaç evde, bazı arkadaşlarla, bazı kedilerle, bazı fincanlarla olmayı tercih eder oldum. ama yine de canlı müziğe, içkiye ve kızarmış,berbat yiyeceklere çok yerim var. demek ki artık çok genç değilim, ama yine de çok geç değil.

hiç hoş değil

demin 15 liralık martini'leri kustum.

öncesinde unsuz fransız kurabiyesi ve böğürtlenli muffin yemiştim cafe nero'da. fincan fincan da çay içmiştim.

kendimden çok hoşnut olabilirdim şuan. fakat güzelim şeyler rahat duramadılar içerde.

11 Ekim 2011 Salı

bugün çok güzelsiniz


fon müziği nico'dan these days

mevsim normalleri beni de kendi normallerime getirdi, boğazım yerinden sökülüyor birkaç gündür. ve hasta hasta yatarken, en sevdiğim blogları okuyorum ve yorum bile yapacak kadar cümle toparlayamıyorum. en sonunda 'zencefil mucizesi'nden sonra, bugün kendime geldim, ballı ve limonlu çayımı aldım, şimdi sevgili bloglarımı tekrar gözden geçireceğim. ama hemen öncesinde, size zencefilden bahsedeceğim. boğazımın acısından aklımın çıktığı günlerde, emek bana zencefil yememi söylemişti. dün, babam bu patates gibi görünen tuhaf bitkiden getirdi, ağzıma bir parça atmamla az kalsın çıkarıyordum. mentollü acı biber resmen, her yeri yakıyor. ben kendisini bal ve limonla yapılmış çay halinde içtim, herhalde hiç geçmeyecek dediğim boğaz ağrısı tamamen geçmiş durumda şuan. burdan emeğe ve zencefile teşekkür ediyorum, canımsınız.

şimdi önümüzde bir düğün var. benim için çok önemli bir düğün, yıllardır aramıza türlü mesafenin ve uzaklaşmanın girdiği çocukluk arkadaşımın düğünü. pek değerli hasan bey'in abisi oktay bey evleniyor. bundan önce gittiğim bir başka çocukluk arkadaşımın düğününde o kadar çok ağlamıştım ki, sonunda fenalaşmayayım diye gelip oturtmuşlardı. düğünlerde bana tuhaf bir hal geliyor, eğer evlenen kişiler gerçekten yakınımsa tabi. şimdi yeni aldığım uçuk pembe elbisenin altına annemin dolabından uygun ayakkabı bulmalıyım. belki cansu'nun annesinin ona verdiği ayakkabıları ödünç alırım, anlattığına göre benim elbiseye çok uyacak gibiler. topuklu ayakkabılarınızı saklayın, aranıyorum.

ve sonrasında.. kendimi resmen adamayı düşündüğüm yeni tablolar var. onlarla başbaşa kalmak için sabırsızlanıyorum.

2 Ekim 2011 Pazar

transparan etkisi

''I should have seen it when my hope was new''

bir şarkının her satırı bir duruma uyduğu zaman tuhaf hissediyorum, birileri bu durumu çoktan yaşadı, dile getirdi ve tüketti. ben içinde boğuşurken.

yüzüme baktığın zaman arkamda oturan kişiyi görebilirsin. üstelik mimiklerim de sana engel olmaz, sesim de, yoklar çünkü. yok ta değilim aslında, yok gibiyim. hepsini kaybediyorum. renk gidiyor, ses, düşünce, umut, arayış.. tek tek kalkıyorlar, sessizce dağılıyorlar. artık opak değilim.

28 Eylül 2011 Çarşamba

as good as it gets

baştan sona mükemmel günler de oluyor, bunun olasılığını kaydetmeliyim buraya. ve o günün içindeki tüm pürüzler önemini yitiriyor günün sonunda. çünkü o harika kokuyor, ve ben bunu ona söyleyerek o anı mahfetmiyorum. kendime saklıyorum tüm güzelliği. ve iki saat boyunca oyun oynuyoruz, bir o bir ben. ben berbatken dalga geçiyor, sonra ''çekil çekil ben yapayım'' diyor. sonra bir sürü adamı azıcık kurşunla vurup muhteşem etkileyici oluyorum. sonra attan düşüyorum.
sonra o, babası, ben sütlü çay içiyoruz. babası bana moral veriyor, ''sen bu işi yapacaksın devam et'' diyor.

herşeyi dozunda tutmayı başardığım günler mükemmel. elimdeki boya lekeleri koyu turuncu, sepya, crimson kırmızı. onlar bile olması gerektiği kadar. herşey bu kadar güzelken mahfetmemeyi başararak evime döndüğüm için hallelujah...

24 Eylül 2011 Cumartesi

önünü alamadık



midem bulanıyor. bunun birçok sebebi var ama en belirgin olanı bu hafta üç kez urfa kebap yemiş olmam, o üçüncü - bir saat önce yediğim- hiç yaramadı bana. öte yandan en keyif aldığım ben, pelin, emek gittiğimiz bakır tepsi masalı kebapçıda, önüme bakır kapta gelen ayranı, efendime söyleyeyim çorba kaşığı ile höpürdeterek içtiğim, sevgili urfa kebabımı lavaşa sararak yediğim, acılı ezmeyi hiçbirşeye sürmeden löp löp götürdüğüm seferdi sanırım. bende arap kanı var dostlarım, zaman zaman ortaya fışkırıyor, tutmak, ehlileştirmek mümkün değil, tuttuğumu lavaşa sarıyorum, bulduğumu acılı ezmeyle yiyorum.

öte yandan hayat gerçekten tuhaf, tüm vapurlar dahil. dün gece cihangir'de canımız burcu'muzun canımız pizzacısında otururken, bir ingiliz geldi ve sohbete başladı. aksanı o kadar koyuydu ki elimizle dokunabiliyorduk. aksanını okşadık elimizle, parmağımızla dürttük. sonra bir ingiliz daha geldi. derken üç, beş altı, masamızda yoğun bir ''haey maeyt'' ''oow sorrey'' ''oow şyuur'' rüzgarı esti. kendimi kaptırmışım, son hatırladığım avaz avaz ''I adore Beatles, I adore Monthy pyton, I adore Kate Moss'' derken ve karşımdaki İngiliz'in ayak parmağını öperken buldum. neyse ki beni toparlamak üzere yanımda olan arkadaşım Emek ''I adore Micheal Caine'' derken yanağıma tokadı akşetti de kendime geldim. bendeki bu İngiliz sevicilik nereye varacak kestiremiyorum.

sevgilim sabah ben kedi Ayşe'ye dün gecemi anlatırken yanımıza geldi. gece herşeyi dört defa daha anlatmış olduğumdan biraz bunalmış ve biraz kızmış olacak ki tüm gün yemek ve su vermeyerek beni açlıkla terbiye etti.

şimdi akşamdan kalma, uykusuz, pis, mutluyum. bir yazım bir diğerine uymuyor, ruh halim dalga dalga, saçmasapan. çok yorucu bir insanım ve kendimi yoruyorum. gelin liverpool'a gidelim biz.

22 Eylül 2011 Perşembe

yaz sonu tedirginliği

depresif yazılar yazmayacağım, kendime söz verdim. gerçekten daha sonra okuduğumda keyif almak istiyorum kendimden. ama şuan keyifli biri olmak öyle zor ki. ayaklarım buz gibi, kedi ısınmak için dibime kadar girmiş, moda bloglarına bakıyorum sayfa sayfa, bir gözüm telefonda.. umutsuz ve sıkıcıyım. keyiflenmek için kırmızı rujumu sürüyorum, yok, o bile işe yaramıyor. keşke sigara içiyor olsaydım, böyle zamanlarda yapmak için güzel bir eylem.

hava iki gündür kapalı. bunun beni çok mutlu hissettirmesini beklerdim, playlist'leri arasında ''rain'' diye uzun bir liste bulunan, her yağmur yağdığında bir süre aval aval izleyen, shirley'e yazdığı muhteşem şarkı için sonuna kadar hak veren ben, yağmur yağdığı için tedirgin ve mutsuzum. kış için hazır hissetmiyorum. karanlık ve soğuk günler gözümde büyüyor, katlanılmaz görünüyor. yeni bir depresyona da hazır hissetmiyorum. palto, yorgan, eldiven, kalorifer... hiçbirini görmek bile istemiyorum.

lütfen birkaç parlak, sıcak yazgünü daha.. ve lütfen birisi bu gece bana çay yapıp, en berbat romantik komedileri izlerken yanımda olsun.

19 Eylül 2011 Pazartesi

çok özledim seni cemil




bazı kediler altıncı kattan düşünce yine de yaşıyor. ne olurdu sen de bacağını falan kırsaydın sadece, öyle güzel bakardım ki sana. gördüğüm en yaramaz, en yakışıklı, en geveze kedi, uzun süre eksikliğini hissedeceğim.

atölyede sıradan birgün..

yeni, bembeyaz bir tuvalin başına geçtiğim o an.. işte o an gerçekten de olasılıklarla dolu bir an, çok değerli, çok özgür.

tuvalin boyu 1.60, benden 10 cm kısa. eni de 1.40... bir süre yaklaşmadan, temkinle baktım, bu kadar büyük bir tuvalle nasıl başa çıkarım diye.

''gerçek ressam''lar için komik bir boy elbette, 2 metreye 3 metre tuvalleri boyuyorlar, ben minicik birşeyi gözümde bu kadar büyütüyorum.

başladım, ilk katı attım. azıcık ayrıntı da girdim. 6 saat geçmiş.. gözlerim ne kadar bozuksa artık, sonraki bir saat hiçbirşeye netleyemedim bakışlarımı, bulanık bulanık gezdim.

atölyedeki her gün kadar kusursuzdu, ama kedi cemil yoktu ilk defa. çok büyük eksiklik, kolay kolay alışabileceğimi sanmıyorum. aniden çıkıverip, fırçalarımı ısırmasını, kucağıma zıplamasını, canı sıkıldıysa ''kimse benle ilgilenmeyecek mi?'' diye miyavlamasını özlüyorum.

hepsinden ayrı olarak, derinlerde, boyumdan büyük resimler yapma isteği, hem de bunu hayatım boyunca yapma isteği beliriyor. sanırım geleceğimin şekillenmesi için kendime tanıdığım sürenin en başında, ne istediğimi biliyorum artık.

14 Eylül 2011 Çarşamba

iki cadı, bir gece, bir sahilde


hazır mısın papercut? kazanın altını yakıyorum..

bu gece ''gerçek aşk'' iksiri hazırlıyoruz, iki cadı.

bir avuç hanımeli çiçeğini atıyoruz kazana, bir bardak köpek öldüren şarabı, iki adet şahsımıza ait aşk mektubu, bir william blake şiiri, tercihen mürekkeple yazılmış, bir tane izinsizce alınmış kuş tüyü (kumru tercih meselesi) bekletilmemiş deniz suyu, bir avuç ıslak kum, iki adet uzaklardan gelip aynı kumsalda buluşmuş deniz kabuğu, bir adet saç teli senden, bir adet benden, saç telleri kazana doğru süzülürken fısıldıyoruz;

''asla uğraşma aşkını anlatmaya,
aşk varolur yalnızca dile gelmeden;
nasıl hareket ederse soylu rüzgar
sessizce, görünmeden. ''

ve kahkahalar eşliğinde şaraplarımızı içip dans ederek iksiri tamamlıyoruz. artık istediğimiz erkek bize aşık olabilir.

tanrım beni mükemmel bir kadın yap


bana biraz audrey hepburn zerafeti ver. kalmadı mı? grace kelly de olur.
azıcık brigitte bardot seksapeli. azıcık. bikinili halinin mümkünse.
marilyn monroe kahkahası sonra. kocaman. neşeli. dertsiz gibi.
rita hayworth çekiciliği bir de. en azından gilda.

sonra sonra...

natalie portman zekası
kate winslet anaçlığı
gwenyth paltrow asaleti
mila jovovich özgüveni.

mükemmel hissetmek istiyorum. kuşe kağıt üzerine basılı, yapay bir kusursuzluk istiyorum. pudra rengi, zümrüt yeşili, parlak kırmızı renklerde olmak ama siyah-beyaz görünmek istiyorum. lütfen.

keşke böyle yapmasan

mutsuz olduğun zaman çevrendekileri de mutsuz etmek pek elinde olan bir şey değildir. fakat acı çektiğin zaman çevrendekilere de acı çektirmek... bu elinde olan bir şeydir.

12 Eylül 2011 Pazartesi

Lord Byron der ki..

''Tüm mesele ruhları görecek gözleri edinmekte''

benim hayata ve insanlara bakışımı değiştiren sözlerdendir.

11 Eylül 2011 Pazar

because maybe

sabırla beni kurtaracağın günün gelmesini bekliyorum. bu arada yaşamam gereken ne varsa yaşıyorum, biliyorum sen de yaşıyorsun. sen ve ben, bir eylül akşamı, aynı şarkıdaki gibi. söz veriyorum ''nerde kaldın?'' demeyeceğim. sadece gel ve beni kurtar.

10 Eylül 2011 Cumartesi

seven eleven

hatırlıyor musun, beşiktaş'ta bir sabaha karşı... seven eleven'ın köşesinde..

her yer
olasılıklarla
doluydu.

sirkeci, eminönü, çiçek pazarı notları




ilk önce girdiğimiz pasaja hasan'ın fotoğraf makinasını tamirden almak için uğradık. öğrendik ki bu arada, kristal'in yeri değişmiş, gideceklerin aklında olsun yeni yerini sormak. ki ben yakınlarda internette beğendiğim diana'lar için gideceğim.

daha sonra annemin bayıldığım takılarını aldığı dösim'e gittik ki, geç kalmışız, kapanmış. burası da her türlü modern, otantik, orijinal model broşların, yüzüklerin, küpelerin olduğu yer.

sonra büyük postane'nin önünde, büyük babamıza saygı duruşunda bulunduk. kendisi burada çalışır, atatürk'ün mektuplarını da saraya kadar götürürmüş. ailemizin gurur kaynaklarından biridir, büyük postanenin de yeri ayrıdır.

arkasından çiçek pazarına girdik ki, benim burda duygu selim başladı. zaten kafeslerde kapalı, hevesle bekleşen ya da küskünce oturan köpekleri görünce gözüm doluyor. birisine de resmen aşık oldum ve patilerini öptüm, iki kafes telinin arasından. adam halime acıyıp kucağıma verdi, sarıldım, o çenemi yaladı, ben patisini öptüm yine, çok zor vedalaştık.

sonra sıra balkonumuza çiçek seçmeye geldi. annem beyaz bir atlas aldı, ben kocaman bir mermer gülü. fotoğrafını koyduğum mor toplu çiçekte ise aklım kaldı, bir dahaki gidişimde balkonumuzaki ormana katılacak kendisi.

keyifli yerler buralar, istanbulda yaşamanın güzel yönlerinden biri. her zaman söylerim, bir fotoğrafçı için istanbul bir hazine.

obez olmanın dayanılmaz hafifliği



emek blogunda, benim yazmaya kalkıştığım yazının aynısını yazmış! zaten bizim beyinlerimiz hastalıklı bir şekilde paralel çalışır. olay şu ki, fotoğrafta gördüğünüz muhteşem, tombik, içi türlü güzelliklerle dolu hamburgerleri sipariş ettik. benimki arizona burger, emeğinki max burger. hamburger o kadar dolu ki, ısırırken içinden ya köftesi, ya mantarı, ya karamelize soğanları dökülüyor. imkan yok bir hanımefendi gibi yenmiyor o meret. o sırada lezzetin doruklarındayken kate moss'un sözü geldi aklıma, ağzımdan karamelize soğanım düşerken ''omok koyt moss domuş ku, huçbu yomok sufur bodon olmok kodor hoz vormuyor'' sonra da cümlem sırasında yanaklarımda tıkışmış olan lokmaları yuttum güçlükle. böylece hamburgerlerin geri kalanını boğazımıza dizdim.

bu yazının özeti şu'dur dostlarım. modeller sıfır beden kalabilmek uğruna en kalorili ve lezzetli yemekleri kaçırmakta, ve karşılarında aldıkları tatmin, bu muhteşem tatların verdiği hazzın yanından bile geçememektedir. içinde erimiş cheddar peyniri, karamelize soğan, barbekü sosu ve kalın çekilmiş kıymadan yapılmış bir et olan hamburgeri yemeyen insan, bana haz'dan bahsetmesin.

bakın bayım...

bakın bayım, niyetiniz nedir bilmiyorum ama sizin de bildiğinizi sanmıyorum öte yandan. siz neyin peşindesiniz bayım? nasıl davranacağınızı mı biliyorsunuz bir kadına, nasıl elde edeceğinizi mi, nasıl yanaşacağınızı mı, siz neyi ne kadar biliyorsunuz bayım? eğer her çiçekten biraz bal alıp yolunuza devam ediyorsanız, bu çiçeğin tüm balı, iyi kızarmış bir ekmeğin üzerinde, afiyetle yeniyor, bayım. bizim kapımız iyi niyetli herkese açıktır, arkadaş edinmeyi pek severiz, peki siz iyi bir arkadaş mısınız, bayım? iyi bir arkadaş olmayacaksanız, daha fazlasının ya da daha azının peşindeyseniz, biz sizi uzaktan izliyoruz ve kapıyı göstermek bizi mutlu edecektir, bayım. biz yem atan balıkçı gençlerle, biz de gençken karşılaştık, oltalara atladık, ağlara takıldık, ama artık yorulduk ve o yoldan bir kez daha geçesimiz yok, bayım. size yolunuzda başarılar, tanıştığımıza ne memnun olduk, ne memnun olmadık, çünkü pek birşey anlamadık halinizden, bayım.

7 Eylül 2011 Çarşamba

bu geceyi çıkarabileceğimi sanmıyorum.

o kadar sevgisiz, nemrut, alıngan ve ezik bir ruh halindeyim ki. dün gece buralara kollarımdan çiçekler serperek yazdığım ''herşey harika olacak, muhteşem resimler yapacağım, sevgilime tapıyorum'' konseptli yazı çok gerilerde kaldı. acı acı gülerek sildim zaten.

bugün telefon bir kez çaldı, o da sabahın köründe ''ben çok mutluyum, dünyanın en güzel yerinde sevgilimleyim, beter ol'' demek için aramış hasan'ın telefonuydu. zaten ondan sonra telefonun sesini kapadım. ben bugün sevilmeyecektim.

güzel bulduğum kızlara bakıyorum facebooktan. tanrım ne kadar güzeller. o kadar güzel olunmaz ki. onları güzel bulmayı çok seviyorum. bu dünyaya tek gelme amacım onları güzel bulmak sanki.

bir de kafasına meteor düşse üzülmeyeceğim insanlar var. onlara da bakıyorum. onlara bakmasam da onları görüyorum. onlar da benim kafama meteor düşsün istiyor. böylece geçinip gidiyoruz.

size ne kadar mutsuz ve yalnız olduğumu söylemiş miydim?

4 Eylül 2011 Pazar

nobody's wife


nasıl açıklayabilirim ki benden yaşça epey büyük insanlara, 25 yaşında, ciddi bir ilişkisi olan bir kadının evlilik düşünmeyebileceğini... kendisiyle ilgili çok başka, çok farklı planları olduğunu. evet ilerisine bakınca, ne istediğimi net bir şekilde göremiyorum. okumaya devam mı etmeli, ardı ardına resimler ve sergilerle mi büyümeli, sanat tarihinin peşine mi düşmeli bilemiyorum. bu sebeple, tek gelecek planım önümdeki bir yıl için yapılmış durumda. o da yapabildiğim kadar resim yapmak. kapasitemi görmek, sevip sevmediğimi görmek, eleştirileri görmek.

ve ben yıllar sonra, sadece sevildiğim için, sadece korunduğum için, sadece vakti geldiği için evlenmiş, dört duvar arasında kendi iç sesini duymaz olmuş, tüm hayallerini tozlu raflara kaldırmış bir kadın olmayacağım. belki yaptığım işte başarılı olmayacağım, belki ağır bir depresyon üzerime çökmüş olacak, belki her zamankinden daha yalnız hissedeceğim ama hiçbirşey beni başka birisiyle beraber planlanmış hatalar ve pişmanlıklar yığınına sürükleyemecek. evlilik düşünme sırası çok sonra gelecek, sorunlu bir konu benim için.

gelecek ise, bu aralar aklımı çok fazla kurcalayan, bir türlü netleşmeyen, olasılıklarla dolu bir konu. olasılıkları her daim fazla tutmak niyetindeyim.

it's easy



3 Eylül 2011 Cumartesi

çember


uyan.
koş, çok hızlı koş.
nefes nefese kal. terle. soğu. seril. dinlen.
dal. çok uzağa dal.
yaz. sayfalar. defterler.
çevrene bak, çemberini çiz, aşık ol.
kalbini kırdır, onart, tekrar kırdır, tekrar onart.
kafaya tak, hasta ol, iyileş.
resim yap, şarkı yap, spor yap, yap yap yap.
başa sar, baştan çık, başa al.
yağmura yakalan. fırtınada kal, güneşte kuru.
günleri say, haftalara dönüş, mevsimleri harca.
uyu, uyan, yorul ve bırak. devam et. ara ver.
uyu.

çember.

2 Eylül 2011 Cuma

bak eylül...


senden gerçekten sıkıldım. tüm bu drama krizlerinden, arıza çıkarmalarından, tereddütlerinden, ''istediğim an, istediğim olsun'' halinden. gittikçe daha çekilmez oluyorsun. o kadar olay çıkardın, ağladın, içtin, noldu? noldu cevap ver noldu?!! ben sana söyleyeyim, yine korktuğun, etrafı ayağa kaldırdığın hiçbirşey olmadı, herşey gayet yolundaymış, kendine göre mantıklı gerekçeleri varmış ve sen boşuna kafasını bıkbıkbık yemişsin adamın. kendi arkadaşlarına da yazık, mecburlar mı her içki masasında senin özel hayatını dinlemeye? ayıp ayıp, biraz çeki düzen ver kendine...

31 Ağustos 2011 Çarşamba

yapacak birşey yok

insan yontmak ağaç yontmaktan daha zor malesef

30 Ağustos 2011 Salı

go rimbaud!




orada bir yerde benim şerefime kaldırılmış bir kadeh var. ve benim elimde de bir tane, havada. emek ve ben sarhoş olunca çok 'çekilir' oluruz.

özgürlük, aşk ve güzellik için. insan bunlar için yaşar, içer ve ölür.

bu gece susmayacağım, tüm renklerim solana ve arkamdaki perdeyle aynı renk olana kadar, neşeli bir hayalet gibi dolanacağım etrafta, her kulağa birşeyler fısıldayıp, tüm kalbi kırıklara sarılıp, samanyolundan kırıtarak geçeceğim. sevdiğim kadınların çoğu uzakta biryerlerde, hepsi için bir kadeh o zaman.

tiramisunun alkolü çarptı


''...ailemiz artık asla eskisi gibi olmayacak, bir daha asla huzurlu ve güzel bir kalabalık ananemin evinde toplanmayacak. ki artık ananem bizimle yaşıyor, artık güvende olduğu tek yer de burası, bizim yanımız...''

önceki yazımı silecektim, sildim. öfkeyle ve üzüntüyle söylediğim laflardan geriye bu kısa özet kaldı, buraya kaydedilmek üzere. yeni ufak ailemizin ilk bayramı, ahududu likörü, bitter çikolatalar ve tiramisu ile kutlandı (tiramisuya koyduğum içki miktarı hepimizi sarhoş edecek kadar fazlaydı ama kimse çaktırmadı), evimiz uzun süredir misafir ağırlamıyordu, tüm ailenin bir ağızdan konuştuğu, kimsenin kimseyi duymadığı, çayın su gibi içildiği günlerden biri oldu.

herşey yoluna girmeye başlıyorsa bile, içimde bir burukluk ve huzursuzluk var. ya içimden atamadım henüz olanları, ya da daha olacaklar var. bilmiyorum, düşünmek istemiyorum. ahududu likörü içmeye devam etmek istiyorum. şekerli, sevgi dolu bayramlar dilerim size...

28 Ağustos 2011 Pazar

sepia mürekkep



Sevgili Jenny,

Senin ve benim paylaştığımız tüm ortak anlar adına, sana bir mektup yazdım bugün. 10 yıl sonra sen hala aynı yaşta olacaksın, benimse saçımda ilk beyaz teller ve gözlerimin çevresinde ilk çizgiler oluşmuş olacak, fakat o zaman bile senin satırların ikimizi de bugüne, 25 yaşımıza geri getirecek, buna eminim. şuan nerede yaşadığını bilmiyorum, ama bir şekilde beni duyduğunu biliyorum. bugün senin için beyaz bir elbise giyiyorum.

hepsini ben kendim yaptım


erkeklerin kendilerine olan sonsuz özgüveni beni daima gülümsetmiştir.

kadınların bir erkeğin kendine sonsuz bir özgüven duyması için canlarını dişlerine takıp didinmeleri ve sonunda ortaya çıkan sonuca bakıp ''tanrım! bir canavar yarattım!'' demeleri ise... pek gülümsetmemiştir.

küçük dağları biz yarattık. büyük dağları da. kum tepelerini de. karınca yuvalarını da. hepsini bir kadın, birgünde yarattı. erkek öğlen güneşi altında uyurken. ve hepsinin üzerinde çıplak ayaklarla koşarak yerle bir etmek, iyi şişirilmiş bir balona bir iğne batırmak kadar kolay. erkeğin egosu böyle zahmetsiz bir şey.

27 Ağustos 2011 Cumartesi

sıkkın




bir insan bir koltukta tam dört saatini bir internet sitesinde geçirebilir mi? sanki başka hiçbirşey yapamıyormuş gibi, gerçek bir sorumsuz gibi, tembel gibi bunu yaptım. 9gag.com hayatıma girdiğinden beri bugünün geleceğini biliyordum, elbette birgün durmam gereken yeri bilemeyecek ve sadece bunu yapacaktım.

bu aralar kendim de dahil herkes kendini berbat hissediyor. çiftlerin arasında olup bitenleri izliyorum, başka birileri de bizi izliyor. herkesin ilişkilerin nasıl olması gerektiği hakkında bir fikri var, ilgi, bağlılık, sevgi ve sadakat hakkında hepimiz önemli laflar edebiliyoruz. benim tek bildiğim artık, hiçbirşey göründüğü gibi değil. ve yapılabilecek en doğru şey, oluruna bırakmak.

tatilden dönüşümün üzerinden bir hafta geçti, ben hala ''şimdi tatilde olsak şuan denizden çıkmış waffle yiyorduk, şuan iskelede sarılıyorduk, şuan kedi seviyorduk..'' şeklinde sayıklıyorum. her zaman ve her koşulda adaptasyon sorunu çekerim. vedalaşmakla ilgili ciddi sorunlarım var.

bugün eve temizliğe yeni bir kadın geldi. çok iyi kalpli ve çok çalışkan bir kadın olduğundan hiç şüphem yok ama kadından aşırı derecede korktum. sebebi bathilda bagshot'a ikizi kadar benzemesiydi ki bu karakteri harry potter'dan bilmeyenler üşenmeyip google'latsın. çok tırstım, kadın bana her birşey sorduğunda, her espri yaptığında yüzümde şu ifadeyle O___o izledim onu.

sonbaharın resmi başlangıcına ve benim 'eylül geldi hadi melankolinin ve sükunetin dibine vuralım' kutlamalarıma dört gün kaldı. bu hallerin geçici olduğuna inanıyorum.

23 Ağustos 2011 Salı

dilini dışarda unutan kedi




uyurken bile beni güldürmeyi başaran bir kedim var.

çünkü çok güzeliz



bir gündüzdüşü sırasında belirdi herşey. o kadar güzeldik ki. beyaz, kısa, kolsuz gömleğimi giymiştim. altında da uçuşan şifon eteğimi, koyu yeşil. tırnaklarım kısa ve pembe ojeliydi. oje sürmek? ben? peki bir seferlik olsun. turkuaz taşlı gümüş yüzükler vardı parmaklarımda. bir de kocaman küpelerim, üzüm salkımı gibi. sadece kırmızı ruj sürmüştüm. kahverengi deri bir çantam vardı. yanımdaki kızda da vardı aynısından. ama o kirazlarla dolu bir elbise giymişti, kısacık. bir de 50'lerden kalma bir güneş gözlüğü, siyah, kocaman. ayağında bantlı babetler. tam tarif edemiyorum, çizmem gerek. içimizde en şık olan, her zamanki gibi diğer kızdı. en sonunda o pileli eteklerden bulmuş, dizinin altında biten. rengi koyu bir kırmızı. bir de büstiyer giymiş üstüne, kenarı incecik dantelli. bir de topuklu ayakkabıları var, seksi olanlardan, burnu açık. altın kalın bir bileklik takmış, kuş tüyü şeklinde. bir de ince bir altın zinciri var upuzun, ucunda bir baykuş.
elimizde lomo'lar var, çünkü bu kıyafetler ancak lomo ile çekilir. hangimizin sevgilisi çekiyor fotoğraflarımızı, bilmiyorum. önemli de değil. sadece o akşamüstü denizden çıkınca, çok güzel giyinmek istemişiz. çok güzel hissetmek istemişiz.
renkler canlı, aynı anda soluk, bir nostalji var havada. o da herşeyin bir gündüzdüşü olmasından kaynaklanıyor. ama yine de çok olası bir düş.

22 Ağustos 2011 Pazartesi

assos kedileri






ayrı bir başlık altında incelenmesi gereken bir konu bu. bir kere, kedilerde olmayan ''başka bir kediye sadık olma'' durumu bunlarda abartılmış bir şekilde var. anne, baba ve beş çocukları beraber geziyorlar. masa, masa. içlerinden biri atılan yemeği kapınca, diğerleri saygı ve huşu içinde izliyorlar, elinden kapmaya çalışmadan. o kadar bol yemek var ki, hepsi yusyuvarlak göbekler yapmış.

bir de sevgilim bana bir lazer verdi, bununla kedileri kudurtmam için. her gece yemeğimizi yerken onları her yere koşturduk, yan masalardan ''aaa kedilere bakın, biri lazer tutuyor, şu çift yapıyor, bak çocuğum izlesene'' gibi sesler eşliğinde, tüm otel pek eğlendik. gündüzleri su tabancalarıyla, geceleri lazerle oynayan tuhaf bir çift olarak, otel insanlarına renk kattığımızı düşünüyorum.

fotoğraflarını koyduğum iki kedi, tüm tatil boyunca yanımızdan ayrılmayan iki kardeş. en çok boğuşanlar, en çok yemek kapanlar. eminim şuan o deniz kenarında yine bu şekilde alt alta, üst üste oynuyorlardır.

tatilden kalanlar








Assos sakin ve huzurlu bir tatil isteyenlerin mutlaka gitmesi gereken, ufacık bir sahil yerleşkesi. daha öncelerde de gitmişliğim var ama, bu sefer ki denize, kedilere, yemeklere, romantizme doymamı, taşmamı, kocaman olmamı sağladı. bir deniz bu kadar mı saydam ve ferah olur, liman kedileri bu kadar mı aç olur, sevgilim bu kadar mı güzel olur... hep bir şaşkınlık içinde gezdim. zaten bana 'leyla' demeye başladı, artık adım leyla kaldı. hak ettim gerçi, birkaç kez oda anahtarını orda burda bıraktım, çantama attığım çikolatalar patlayıp, onun değerli telefonunu, kitabını, benim gözlüğümü mis gibi çikolataya buladı, bir şişe birayı plaj havluma döktüm. ben tatillerde iyice dalgın oluyormuşum, bunu da anladım.

en güzel anlar ise, doğumgünüm için ordan burdan kalkıp gelen dostlardı. bir anda kemik grubumuz toplanıverdi bir sahilde, emek güzel güzel müzikler açtı, ah bir de şeftali şarabını açtı ki muhteşem kokuyordu. sonradan bir de tekila şişesini açtı ve etraf biraz bulanıklaşmaya ama çok güzelleşmeye başladı sonra. gecenin sonunda her birimiz bir yerlere serildik, ben çok mutlu ve derin bir uykuya daldım.

şimdi hala ufak bir limanın, karnı her daim aç kedilerini, açık mavi soğuk denizini, zeytinyağlı yemeklerini, mezelerini ve midyelerini düşünüyorum. ben ne zaman ege'den dönsem, ait olduğum yeri bırakmış olmanın hüznünü ve özlemini içimde hissederim.

13 Ağustos 2011 Cumartesi

bavul



''sitting on the cornflake, waiting for the van to come.''

bavul toplama sanatı diye birşey var. gerçekten var.

ben çok heyecanlıyım şuan. ilk defa tatile çıkıyorum.

haftaya doğumgünüm. çok sevdiğim bir sahilde, kumlara oturup Emek'in yaptığı pastayı yiyip, şişeden şarap içip, yıldızları izleyeceğiz. yarattığım saçmasapan oyunları da oynatacağım zorla, kimse beni kıramayacak.

en güzel doğumgünü hediyem ise, o kadar güzel ki, o kadar özel ki, anlatmayacağım bile. sadece çok şanslıyım.

peki ya tatile çıkmadan önce ateşimin çıkması? buz gibi ege suyu iyi gelir belki.

son olarak, birbirinize iyi bakın. bloglarınıza bol bol yazın ki, döndüğümde kahvemi, kedimi alıp keyif yaparak okuyayım. ve hiçbirşey için umutsuzluk hissetmeyin, her zaman yollar var gitmek için, ve yollar hiç bitmiyor.

12 Ağustos 2011 Cuma

56. sayfanın 5. satırı


''Sık sık buz gibi havada, Yunan lokantası ile Jake'in resim malzemeleri dükkanının görüş mesafesinde durur, son birkaç dolarımızı kızarmış peynirli sandviçlere mi yoksa resim malzemelerine mi harcayacağımızı tartışırdık.''