25 Nisan 2012 Çarşamba

ama keyfi yerinde

Blog'un yeni şekli boş bir defter sayfası.. en yazılası olanlardan, sanki bir de tükenmez kalem olsa elimde, bir şeyler karalayacağım ortalara doğru, yazmaktan sıkılıp. bu aralar gerçek kağıt ve gerçek kalemi çok kullanıyorum, defterim eskisi gibi, hep yanımda. ''belki bestelerim'' diye yazdıklarım (neyse ki yok öyle bir yeteneğim) ''belki tasarlarım'' diye eskiz aldıklarım (neyse ki üşengecim) ''belki mektubun içine koyarım'' diye çizdiklerim, yazdıklarım'' (neyse ki en azından bunu başarabilirim)

 kağıttan ve kalemden uzak kalmayın. bir gün bile kalmayın. kendisini ifade etmeyi unutmuş, hiç denememiş, gerek duymayan bir insan olmayın. o kadar çok ifade etmeye çalışın ki kendinizi, olmayan kelimeler yaratın, görünmeyen hisleri keşfedin. çünkü yollar çok uzun, bitmiyorlar ve biz böylesini severiz.

 bugünlerde hep evin en güzel yerindeyim. mutsuz ama keyfi yerindeyim, daha iyi anlatamaz çoğumuzu başka şarkı. 'iyiyiz böyle be' diyorum gerinerek, canımız sıkkın, kafamız karışıkken bile iyiyiz.

 sonra bir an geliyor, ikimiz kalıyoruz gün sonu, iş çıkışı. ve sonra konuşuyoruz, sakin, güzel, derin. sonra sarılıyoruz, uzun. sonrasını hatırlamıyorum.

 yarın sergi açılışına giyecek hiçbir şeyim olmadığı için, iki dolap dolusu giysimi yakmaya karar verdim.

22 Nisan 2012 Pazar

efektli, renkli, kontrastı düşük






fotoğraflardan bahsettiğim kadar, kendimden de bahsediyorum. teknolojik bir telefonum olmadan da, yeni çıkan pratik fotoğraf editleme siteleriyle, instagram fotoğraflar yapıyorum kendime. oynuyorum.

uzaktaki yakınlarım geldiğinde sevinçten ne yapacağımı bilemem ben. bodrum'dan, izmir'den geldiklerinde mesela, dün olduğu gibi, manasızca etrafta koşturup, duvarlara çarparak zor sakinleşirim. kuyruğum olsa, böyle anlarda hiç durmadan sallıyor olurum.

fotoğraftaki kedi, atölyenin beyefendisi, yakında baba olacak. ayakkabılarım da yeni, dedi ki ''hep koyu renk alıyorsun, bir değişiklik yap açık renk al'' ben de böyle nane yeşili midir nedir, aldım bir şey, fazla açık renk, gözüm alışmadı henüz.

kontrastı düşük bir kadın hakkında bir şeyler yazdım defterime. göz yormayan, kafayı meşgul etmeyen, istese de yapamayan bir kadın. çünkü soluk biraz, ne kadar turuncu, yeşil, siyah taşısa da, soluk. o yüzden fazla yer kaplamıyor, fazla yer etmiyor.

11 Nisan 2012 Çarşamba

değişkenlerden biri

çok uzun zaman gerekecek, çok kısa bir düşüş için hayıflanmaya.

9 Nisan 2012 Pazartesi

her şey yerinde




''nerede o eski romantik komediler'' temalı bir sohbet çevirdik dün gece. buradan da hollywood'u sırf klas romantik komedi oyuncuları yaşlandı diye, yeni nesile adapte etmeye çalıştıkları ucuz, kirli, ne komik ne romantik olmayan filmleri için kınıyorum. romantizm ihityacını bu filmlerle gideren büyük bir kitle var.

kedim çok komik horluyor. hele rüya görürken ağzını şapırdatması apayrı bir konu.

ağız şapırdatmak demişken, bir karıncayı bile incitemeyen ben, bir gün kulağımın dibinde şakır şukur sakız çiğneyen ve balon patlatan herhangi bir insanı delice tokatlayacağım. daha berbat pek az ses var bildiğim.

bugün sevdiğim bloglarda hep, o sevdiğim renklere sahip, soluk, teknolojik telefonla çekilmiş, kare fotoğraflara rastladım. iki tane de benden, dün çektiğim.

madde madde, liste liste, başlık başlık toplamak istiyorum her şeyi. kütüphane gibi düzenli bir zihin istiyorum daha doğrusu.

bu ara hemen hemen hiç resim yapmıyorum. ama aklımdan en az üç tablo tamamladım bu hafta.

son olarak güneşli, mis günlerin arasında gök gürültülü, yağmurlu günlerin girmesi, hayatın bir özetidir dostlarım diyerek şu güzelim havaları saçma felsefi söylemlerle aşağılamayacağım, her hava güzel geliyor bu ara, hepsine kabul.

hatırlayamadığım dandik bir filmde ''her şeyin bir yeri olmalı ve her şey yerinde olmalı'' diyordu bir kadın. aklıma kazınmış film repliklerinden, severim.

22 nisan akşamı krek'te çalacaklar.

1 Nisan 2012 Pazar

doğumgünü kızının dostu



gel emek mate yavrum, öncekileri bir analım beraber. şimdikine en son geçelim.

ilki çok absürd, bize yakışacak şekilde. sen uzun kızıl saçlarından yeni kurtulmuştun, bense herkesin görünce ürktüğü o ''psikolojik rahatsız'' halimden. bahar başlangıcıydı, her sene olduğu gibi. henüz bir yıl bile olmamıştı arkadaşlığımız başlayalı, ama o kadar çok gülüyorduk aynı var olmayan şeye, o kadar aynı, var olmayan dili konuşuyorduk ki. aldığımız hediyelerden sadece kapağında pala bıyıklı bir osmanlı padişahı olan defteri hatırlıyorum. gerisi biraz flu. sana hediye pakedini verince hemen o deftere takıldın, yıllar sonra hala, bu ilk olan ''bana padişahlı defteri layık gördüğünüz'' doğumgünüm diye anılacaktı senin tarafından. bilememiştik.

bir başkasını hatırlıyorum, sen mecidiyeköydeki evindesin, ısrarla çıkıp atölyeye gelmiyorsun. atölyede pastan hazır, ekşimek üzere artık. paket paket cipsler, içkiler, şekerler masada. seninle benim resim yaptığımız masada. tüm atölye sen içeri girdiğinde çıngar koparmak üzere bekliyor, cipsleri tırtıklıyor, pastanın üstündeki süsler üç beş yeniyor, gittikçe azalıyor. arıyorum, ''sevgilimle uyuyorum, ben çıkmayacağım bugün'' diyorsun. sevgilin de yeni, sevgilin de harika, birşey diyemiyoruz. sonunda sevgilini arıyoruz, 'gönder şunu evden, atölyeye gelin' diye. eniştelerin eniştesi sıtkı, seni zor bela o evden çıkarıp getiriyor. sen homur homur kapıdan giriyorsun, ışıklar kapalı atölyede, birden ''sürpriiiiz'' diye bağırıyoruz, sen olduğun yerde zıplamaya başlıyorsun hiç konuşmadan. ben de başlıyorum. manasızca bir süre zıplıyoruz.

bir başka yıl. yine dükkan dükkan gezip, hediye paketimize hediye depoluyoruz pelinle. elbette ki bir elbise alınacak en başta, seni can evinden önce elbiseyle vuracağız. street box'a girip fuşya renkli elbiseyi gözümüze kestiriyoruz, kapıp çıkıyoruz. sonra başka şeyler de ekleniyor pakede, kuka'da buluşuyoruz sonra. sıtkı da çok hevesli, yerinde duramıyor, sana elbiseler ve çantalar almış. sıtkı, pelin, ben aldığımız elbiseleri anlatıyoruz birbirimize, böyle kıpır kıpır. ağzımızdan şunlar dökülüyor ''biz street box'tan aldık bir tane, böyle fuşya, koyu pembe, -aaa ben de ordan öyle birşey aldım. bizimki böyle beli fiyonklu, sırtı şöyle... -lan! benimki de!'' bir acele paketleri açıyoruz ve sana aynı elbiseyi aldığımızı görüyoruz dehşet içinde. sen geliyorsun, utanç ve neşe içinde paketlerimizi veriyoruz. sonra siz elbise değiştirmeye gidiyorsunuz.

bir başka doğumgünü, yine kuka'dayız. kalabalığız. birşeyler yeni olmuş, birşeyler yeni olmak üzere.. evrim ve ben aldığımız iki boy farklı pastayı üst üste monte edip yeni bir pasta yaratmanın sevincini yaşıyoruz. sıtkı ve senin fotoğraflarını çekiyorum, açık mavi, açık pembe tonlarda. hediyeleri hiç hatırlamıyorum o yıl. ama sen pastanın mumlarını üfleyip dilek tutarken, içimden senin için dilediklerimi hatırlıyorum. gerçek olduklarını üç yıl içinde görebildiğim dilekler.

geçen sene. senin çatı katındayız. kız kızayız bu sefer. ama elbette, bir de sıtkı var. iyi ki var. artık belli gideceğiniz, sürekli ''bir arada son doğum günün'' deyip duruyoruz. ama buruk falan değiliz, aylar var daha gitmene. bıyıklı kolyeyi, güzel elbiseleri, chetic çorapları falan hatırlıyorum. sonra bize yaptığın ufak defileyi.

eski doğumgünlerin yine kafamdan geçiyor, şaşırıyorum her yıl ne kadar değiştiğine ama bir o kadar aynı kalışına, şaşırtıcı şekilde ani ve farklı, güven ve huzur vermek üzere aynı. hep bir şeylerin arasında, ama asla belirsiz değil, hep çok net. ve her an ''pffff''layarak gülme krizine girmeye hazır. ben olur olmadık bir yerde kahkahalara boğulursam da bana katılır, tek başına kovulmam ordan. ve bana saatlerce izah edebilecek kadar sabırlı, asla kabullenmeyeceğim şeyleri. arada şöyle sağlam bir küfredip, aklımı başıma getirmek üzere her zaman biraz, bir nebze olsun mantık sahibi. hep ne istediğini bilen, hep istemeye ve peşine düşmeye hazır. ne kadar sevgi dolu olduğunu belli ederse başına iş açmaktan korkan, ama sevgisini de eksik etmeyen, bir de güzel yemek yapan, zeytinyağlısı ayrı, çorbası ayrı, tatlısı ayrı. ilerde köpekleri çok sevecek, vazgeçemeyecek olan. çocuk korkumu çocuğu sayesinde aşacak olduğum. daha binlerce olasılığımız olan. üstelik seven eleven'ın köşesinde olan, hayal ürünü olasılıklar gibi değil, daha tanıştığımız an önümüzde sonsuz olasılığın bulunduğu, kimsenin umursamayacağı bir tarih sayfasına, siyah beyaz bir fotoğrafın altında ''işte emek ve eylül böyle tanıştılar'' şeklinde not düşülecek olan.

dost.

dün ilk defa tam olarak yanında değildim doğumgününde. aramızda ülkeler, ırmaklar, küçük yer yüzü şekilleri vardı. fakat tüm gün bir şeyler düşündüm eskiye ve bugüne dair, bir şeyler karaladım not defterime. onları da yırtıp sana gönderilecek pakete ekleyeceğim, belki benim sensiz ilk doğumgününü nasıl geçirdiğimi, neler çizdiğimi görmek istersin. çünkü bu defteri hemen karıştırırdın burda olsan. üzerinde konuşurduk hemen.

doğmuş olduğun ve tanıştığımız o komik sonbahar günü için her zaman 'iyi ki' diyeceğim. bu doğumgününde tuttuğum dilek, bir seneyi kapsıyor, gerçek olduğu günün gecesi nehir kıyısında şaraplarımızı bunun için içeriz.