boyamak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
boyamak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Temmuz 2016 Salı

Büyük bir anlam ve bir bardak su ile

''Ne yapacağım, ne yapacağım?! Bütün sesimle ve bütün kemiklerimle aşığım.'' diye yazmıştım 4-5 sene evvel bu sayfalardan birine. İşte o kaldığım yerden satır başı yapıyorum, durum stabil, rüzgar hafifçe.

Şimdi ben ne yapacağım? Sen o koltukta, gözlerini kapamış, yazın serin bir gününü yaşıyorsun keyfince. Dolapta bir sürahi soğuk su var, başka da hiçbir beklentim yok şimdi hayattan. Seni uyandırmak zorundayım: ''Kalk, önemli bir şey var.'' Uyandığında kirpiklerin çok ince bir çizgi halinde oluyor ve yanakların sarkıyor aşağı doğru, bu büyük mucizeye tanıklık etmem gerekiyor acilen, çünkü ben nasıl denir; o anda bütün hayatımı kapsayan bir anlam buldum sanıyorum. Başka hiçbir şeyle ilgilenmiyorum, başka hiçbir mucizeye tanıklık etmek istemiyorum, sıradan şeyleri çok abarttığımı ve sakin olmamı söylemeni istemiyorum. Bu anlam ile daha küçük olan bu koltukta oturmak ve bir bardak soğuk su içmek istiyorum sakince, mümkünse gözlerimi kırpmadan, teşekkür ederim.

 Bir de, bilgisayarına daha büyük bir tarayıcı almanı istiyorum, eskiz defterim boydan sığmıyor. Kalkman lazım, önemli bir şey var.

2 Haziran 2016 Perşembe

Sakin doğa, vahşi doğa.

Yazamıyorsam bir durum vardır, bu yıllardır böyle. Ya çok iyi, ya çok üzgün, ya çok heyecanlı, ya çok uykulu, ben hiç uçlardayken yazamadım. Hep ortalarda ve normalken yazdım, yazdıkça sağa sola kaydım, kaydıkça da reel olarak yaşadım (Yazıda ve resimde hayat sürdüğüm çok daha fazla oldu, olsun.)


  Mayıs ayı parklarda, bahçelerde, en olmadı balkonlarda geçti, elimde defterle ve birkaç kalemle. Ağaç çizmenin huzuru başka hiçbir resimde yok, bunu tekrar tekrar keşfediyorum. Bir portre gibi his yumaklarından oluşan bir kaygı, bir natürmort gibi bilgileri kullanma endişesi yok, izlediğin ağaçla ağaç olmak var, ne ironiktir ki elindeki kağıt ve kalem aracılığıyla (ağacın ağaca dönmesi gibi bir şey) Neyse işte, kendi kendime ''Resim kuramazsam dert değil, en olmadı oturur bir ağaç çizerim.'' diyorum. Öyle de yapıyorum çoğu zaman.

 

Defterin sayfalarında ağaçtan sonra en çok kediler vardır sanırım. Özellikle de uyuyan, çünkü sabit hallerini bulmak zor. Arada pek düşünmeden, o an çalan müziğe eşlik eden çizimler var, eskiden çok daha fazla ve rahat yapardım bu şeyleri.



Bu iki ufak iş de yeni sergiden, kağıt üzerine yağlıboya. Bunlar dışında iki de tuval var, onlar da kaktüs (ya diken, ya kaktüs!) Güzel bir natürmort sergisi oldu, sezonun da son sergisi bir yandan, artık ufak ufak atölyece tatile giriyoruz. Yazları atölyeyi bir başka severim, en rahat çalıştığım, en sakin ve huzurlu kaldığım zamanlar geçer, herkes tatildeyken. Cadde ve sokak felaket, yapış yapış bir sıcaklık içinde kavrulurken, atölyenin terası hep çok güzel eser. Bu yaz da en büyük planım yine tatil falan değil, kışın kaybettiğim vakitleri çalışarak telafi etmek, boyayacak çok konu var, şükür.

 Cuma akşamı açtığımız sergiden bir kare, benim için çok özel ve çok değerli. Yaşayan Türk ressamları içinde en sevdiğim resimleri yapan Hüsnü Koldaş'ın son sergi yazısını yazma imkanı buldum geçen ay, bunun için hep minnet duyacağım. Onun resmi ve anlattığı hikayeler çok başkadır, günümüze ait değil, antik dönemdendir, hem de zamansızdır. Nasıl görüyorsam ve nasıl biliyorsam yazdım, O çok sevdi, ben çok sevindim. Sonra da bana en çok beğendiğim desenlerinden birini hediye etti, Yediler Tapınağı'nın bir gece eskizi, arkasında yıldızlarla. Hala asamadım, hala en güzel görüneceği köşeyi bulamadım ufacık evde. ''Resim kazanmak'' diye bir olguyla yeni yeni tanışıyorum, yazı karşılığında resim hediye edildiği olmuştu daha önce, ama bu benim için en önemli yolculuk anlarından biriydi, yazı ve resim yolculuğunda.


Ve haftayı Sapanca'da, göl kıyısında bitirdik. İki yıl önce gidip bir hafta boyunca çalıştığımız Portakalçiçeği Sanat Kolonisi'nin ufak davetinde. Sapanca hep çok güzel ve huzurlu, sazların içinde öylece duran iskeleyi çok özlemişim. Bir de aynı gün genç bir geyiğe ellerimle ot yedirdim, açık yeşil gözlerinin içine bakarken çılgınca bir heyecan ve neşe duydum, ufacık boynuzlarını ellerimle sevdim, okşadım ki, o anları ne kadar uğraşsam tam olarak anlatamam, kendime bile. Hayvanlar kadar büyük şifacı bilmem, tanımam. Hayvanınız, bitkiniz bol olsun. 

11 Mayıs 2016 Çarşamba

Gwen John, sükunet dolu bir tinsellik

Sanatçı Portresi blogumda en severek hazırladığım bölüm, ne var ki bir süredir detaylı bir şekilde anlatacak kadar heyecan duyduğum keşifler karşıma çıkmıyordu. Dün Tate Modern'in sayfalarından birinde rastladığım Gwen John ise, hem kadın bir ressam olması, hem de seçtiği konular ve onları ifade edişindeki teknik ile, bir gün içinde en sevdiğim ressamlar arasına girince, ondan bir seçkiyi hazırlamak istedim. 1876-1939 tarihleri arasında yaşamış ve üretmiş bir İngiliz kendisi, neyse ki kadınların resim yapması hoş görülen bir dönemde çalışmış, fakat aynı dönemde ve aynı mekanlarda ürettiği erkek ressamlar kadar ünlü olamamış elbette.

  

Bir ressamı otoportreleri ile tanımaya başlamak iyi bir fikir. Hem boyayı en etkin ve dikkatli kullandığı, hem ifade/mimik gibi detaylarda en ince ve derin çalışmalarını yaptığı alandır çünkü. ''İçsellik'' denen ve sanatsal yazılarda mutlaka birkaç kez geçen o hissiyat, en kuvvetli haliyle özbenliğin dışa vurumlarında gözlenir. Bu yalnız ve güçlü kadın da, en vurgulu resimlerini, kendini boyarken yapmış. Diğer resimlerinde böyle güçlü bir kırmızıya ya da böyle net ve iddialı bakışlara rastlamadım. İki portresine de uzun uzun baktığımda, ''Katolik ve mütevazi bir hayat süren, sessizce resim yapan'' bir kadından çok daha fazlası olduğuna inanan, öyle de olan bir kadın görüyorum, etkilenmeme yetiyor.



Okuduklarımdan anladığım, Gwen John'un yaşamının her döneminde yalnız olan, koyu bir Katolik inancına bağlı, İngiltere'den Fransa'ya taşınması ile de ressamlığının en iyi dönemine başlayan bir kadın olduğu. Resimlerinin tümünde izlenebiliyor bu bilgiler, Katolik ressamlara has yalnızlık ve tinsellik, sükunet ve sessizlik, hatta mütevazilik dolu portreler bunlar. Rahibe portreleri özellikle öne çıkıyor, diğer kadınlar da genellikle kapalı giyinmiş, coşkudan ve tutkudan uzak, ''erdemli'' olarak tasvir edilmişler. Ben Modigliani resimleriyle tanışıp tanışmadığını da merak ettim, bazı modellerine verdirdiği pozlar, özellikle elleri avucunda ve boynu eğik kadınları, Modigliani'yi çok hatırlattı bana.




Üstteki iç mekan, Paris'te bulunan kendi atölyesinden bir köşe. Tüm soluk renk skalasına rağmen, gün ışığı epey ön planda. Fransa'da o dönemde (tüm modern resim çılgınlığına rağmen) Empresyonizm'in etkisi düşünülürse, İngiliz resmindeki klasik üslupla, Fransız Empresyonizminin çok hoş bir düeti gibi resimleri, hareketli fırça vuruşları ile çelişen durağan sahneler çok etkili.


En beğendiklerim olan kedi resimleri ile sonuna geliyorum bu yazının. Bir ressamı incelerken otoportreleri kadar önemli bir başka konu da, ''boyamaktan en keyif aldığı'' konuyu ele alışı olmalı. Bu tekirli-beyazlı güzel kediyi hemen her açıdan boyamasına ve eskizlerine bakarak, kendi kedisi olduğunu tahmin ediyorum. Çok güzel bulduğu, günün her anında mutluluk içinde izlediği ve çizmeden-boyamadan duramadığı bir konu, en rahat ve kendisi gibi boya sürüşlerini de bu yüzden, bu resimlerde izlemek mümkün. Bir gün Tate Gallery'de en güzel eserlerini yakından incelemek ve biraz daha hayran olmak umuduyla. 

20 Şubat 2016 Cumartesi

İyi olmanın dayanılır hafifliği

Dün uzun bir aradan sonra, ''Nasılsın?'' diye soran birine ''İyiyim.'' diye cevap verdim, ah bu nasıl hafif, nasıl minnet dolu bir duyguydu. Birkaç kez tekrar etmiş ve gülmüş de olabilirim ''İyiyim ya cidden!!'' şeklinde. Her sorana ''Tiroidim ve diyabetim var'' demekten yorulmuşum, şikayet etmekten de. İyiyim, çünkü iyi olmaya karar verdim. Bedensel ve ruhsal olarak, tam olarak.

Son doktor randevum bugündü, ilaçlarımı aldım, kalıcı bir diyabet hastası olmamak için yapmam (yani yememem) gerekenleri öğrendim, önce hemen bozuldum, öfkelendim, sonra da silkelenip kendime geldim. 30 yaşıma kadar aralıksız tatlı ve hamur işiyle beslenmiş, şans eseri obez olmamış, sonunda da vücudu isyan etmiş sıradan bir insanım işte, kendimi ne daha üstün, ne daha beter halde görmeye gerek yok. Şimdi ben ve yanımdakiler topluca şekeri kesiyoruz, pastane görünce adımlarımızı hızlandırıyoruz, yemekli hayallerimizi olabildiği kadar mütevazi tutuyoruz. 3 ay sonra duruma tekrar bakıyor doktor, düzelme varsa önce bir tabak mantı (ayy) üstüne İskender (of off), tatlı olarak Künefe (?!!) ve biraz da dondurmalı, elmalı pay yiyoruz. (Ay biri beni tokatlasın, ay ben umutsuz ve kuduruk bir açım.) Bugün vücuduma tek gram şeker girmeyen ilk gün, kafam gidiyor tabii arada, hemen silkelenip bir bardak soğuk su içiyorum.

Pazartesi sergimizi açtık, en keyif aldığım, en mutlu olduğum açılışlardan biri oldu. Yolunuz Nişantaşı'na düşerse, Niş Art Galeri'de benim ve atölye arkadaşlarımın işleri bir arada, sizleri bekliyor olacak. Ben beş tane işimle katıldım, birazını buraya da ekleyeyim, anı olarak.
 

 

  Gittiğim yerlerde kedi ya da köpek besleniyorsa, kendimi çok daha sakin ve güvende hissediyorum. Sanki çevremde anlaşabildiğim bir arkadaşım varmış da, sıkılmama ya da yalnız kalmama imkan yokmuş gibi. Niş Art'ın da tombik, güzel bir kedisi var, o gece her yorgun hissettiğimde yanyana oturduk, o herkesi hayrete düşürerek sık sık duvarları ve resimleri izledi, hep yaparmış meğer.

 ve son olarak, sergilere zor zamanlarımda bile katılmamın sebebi olan, sevdiğim çocukla fotoğrafımız. Kendimi bırakmama engel, toparlamama destek olduğu için ne kadar minnet duyabilirsem, o kadar duyuyorum. İyi olmaya karar verdik, hafif ve sağlıklı olmaya, hadi bakalım.

12 Şubat 2016 Cuma

Yattığım yerden

  Günün saatleri ile beraber içimden geçenlerin rengi de sürekli değişiyor, tıpkı sol kolumdan 6 kez kan alınan yerin rengi gibi. İki gün önce kopkoyu bir mor, sonra bordo, şimdi çok güzel bir yeşil-leylak. Açıp açıp kolumu izliyorum, güzel bir mavi ve sonunda solgun ten rengimi görmek için. Hem Tiroid hem de Şeker başlangıcı tanısı konunca, böyle bir durum oluyor işte. En zor sabahlarımızdan biri geçiyor annemle, ''Beni kan tutar, fena olurum'' demekten vazgeçiyorum, 2 saat içinde 7 kez kan verince. Bir de şu 'anahtar' denen mereti ilk kez takacak olan, panik bir hemşireye denk gelmez miyim? Bir de onun korkusu ve benim korkum birleşip ortaya şenlik gibi bir Tarantino sahnesi çıkmaz mı? Gerisi biraz boğuk ve silik bende, en son kolonyalı bir pamuğu burnuma tutmuş, hemşirenin odasında uzanıyordum. İşte bugünler böyle geçiyor, tahlil üstüne tahlil, büyük bir yorgunluk, arada basıveren umutsuzluklar, ''ben neden böyle oldum''lar, giderek yalnıznaşmalar, içerilere kaçmalar.
 En kötü günlerimden birinde, sevgilim hiçbir şeyi dinlemedi. ''Yorgunum, başım çok dönüyor, gözüm kararıyor'' hiç umrunda olmadı. Beni aldı, resimlerimi çerçeveletmeye götürdü, iki baş dönmesi arasında, resimlerime paspartu ve çerçeve seçtik. Birkaç gün sonra bir sergi olacak, katılmaya karar verdiğimde ortada bu kadar sağlık sorunu yoktu, vazgeçmeyi çok istedimse de kimseye dinletemedim. Şimdi çerçeveden gelecek resimlerle, en tuhaf ve özel sergilerimden birine katılacağım haftabaşı. Orada nasıl ayakta duracağımı da bilmiyorum, ama sırf dört resmi çerçeveye vermek için beni alıp götüren, getiren bir çocuk var, hayal kırıklığına uğratmak istemediğim.
 İçimi fazla döktüm, ama iyileştiğim zaman bu karanlık günleri hatırlamak ve yaptığım işe, sevdiklerime dört elle sarılmak istiyorum, ah çok istiyorum. Yattığım yerden hiç durmadan çiziyorum ve boyuyorum, umarım bu güzel bir şeyin hazırlığıdır.

  O arada sevdiğim kadının, annemin, canımın doğumgünü geldi geçti. İyi durumdayken bir gün içinde yapacağım resmi, otura kalka iki haftada yaptım ona, o yüzden belki, ikimiz de başka sevdik bu portresini. Tuttuğum bütün dileklerin içinde ismi geçen kadın, sen en mutlu ol, gerisi gelir.

6 Şubat 2016 Cumartesi

Spagetti zihin

  Bu kendimde en çok hissettiğim ruh hallerinden biri, spagetti. Belki hep açım diye, belki taze, mis kokulu ve bol çeşitli spagettiler canımın en çok çektiği şey olduğundan, belki de içerisi hep dolambaçlı ve karmakarışık olduğundan. Kafam bir tencere, içi dolu spagetti, bugünkü fesleğenli-tulum peynirli!
  Kendimce biraz rejim yapmaya çalışıyorum birkaç haftadır, şu altlarda bir yerde yazmıştım da. Yemek yerken mutlu olan biriyim, yemezsem pişiriyorum, pişirmezsem fotoğraflarına bakıyorum, videolarını izliyorum. Tiroid yavaşlığımla kilo üstüne kilo alırken, iştahım da çoğaldıkça çoğalıyor. Annem Akdeniz Ekmeği diye bir şey almış, zeytinyağı kokuyor mis gibi, onu sıcacık getiriyor önüme bu sabah. İçine Trabzon'dan gelen tuzlu tereyağını sürüyorum, Ayvalık'tan gelen dağ çileği reçelini sürüyorum. Aklım gidiyor. ''Aman boşver be'' diyorum kendime, neyi yaparak neşeleniyorsam, onu daha çok yapacağım, reçeller ve taze ekmekler buna dahil! 
Akşam üstü bir saat geliyor, bir yalnızlık çöküyor, bir karanlık çöküyor üstüme. Sanki gökyüzü değil de, içim kapanıyor, ağır çekimde bir branda geriliyor göğsümün tam üstüne, daralıyorum. Böyle böyle geçen iki ayın özetini boyadım bir kağıda, yaptığım en karanlık ve mutsuz resim oldu. Sevgilime gösterdim, ''Bu da lazım, hep mutluluk boyayacak değilsin ya'' dedi, hak verdim, arkasına tarih atıp sakladım resmi dosyama. İsmini ''Diz çökünce boyum kadar'' koydum. Belki 1 metreden biraz fazla bir diken, ama işte ben çökünce, küçülünce, kapanınca, boyumu geçiyor, geçti. 
 
Film izlemeye devam, filmler hiç bitmez. Sonunda ''Suffergate''i izleyebildim. Çok duygulandım ve etkilendim. Ben kendisine 'feminist' demekten korkmayan kadınlardanım, gururla söylerim bu sıfatımı, avaz avaz savunurum da. En çok inandığım, bu toplumu kadınlar kursaydı ve yönetseydi, çok daha mutlu, sağlıklı ve iyi insanlar olurduk. Doğa daha canlı olurdu, hayvan daha özgür ve sağlıklı, insan daha şefkatli ve düzgün. Filme bu hisler içinde başlayıp, kısalığı ve ''konu çok derin, hepsini özetleyelim'' mantığıyla biraz baştan savmalığı karşısında şaşırdım. Daha derin, kallavi ve uzun bir sinema şölenine hazırlamıştım kendimi (Meryl Streep'i sadece iki dakika görmek de hiç kesmedi) Filmin sonunda kadına seçme ve seçilme hakkı veren ilk devletlerden biri olarak ismimizin yazması, Ata'mızı bir kez daha büyük minnet ve hayranlık içinde anmak ve o gerçek görüntüleri izlemek ise harika anlar. 
Kedi Şeker ile oynuyorum, uyuyorum, konuşuyorum. Kedisiz geçmezdi bu kış, önceki 11 kış gibi. Ben bu yazıyı yazarken bile halının üzerinde uzanmış, kısık gözlerle beni izliyor, arada bir sesleniyorum, o şaşı gözler kocaman açılıyor. ''Şeker be, bir çay koysana he kızım?'' diyorum, ''Yok canım, benim daha bitmedi, içiyorum.'' diyor. Peki kızım, peki topkek kafalı yuvarlağım. 

5 Şubat 2016 Cuma

Kahve fincanları önemlidir!

  Ben yine biraz hasta, biraz yorgun (ben genellikle biraz hasta ve biraz yorgun) ve kahve içemediğim dördüncü haftayı tamamladım. Demek ki ''Kahve içmeden güne başlayamam şekerim'' derken, büyük konuşuyormuşum yine. Ama ne kadar içim almasa da, günün ilk kahvesini heyecanla doldurup, büyük keyifle içip, bir anda zihnimin ve günümün aydınlanmasını özledim. Bu tiroid, grip, bronşit, sinüzit (hey maşallah yok mu daha?) elbette geçer, ben yine keyif kahvelerimi ve öncesinde o ilk kahvemi alıp, masamın başına geçerim. O zamana kadar da eski resimlerle avunurum.
 Geçenlerde blogların en madam'ının fincandaki kaktüslerini (hepsi harika hepsi!) gösterdiği yazısında hatırlamıştım önceki yıllarda çizdiğim bu kahve fincanlarını. Aldığım en güzel siparişti. Antika kahve fincanları toplayan, sergileyen ve güzelliklerini kaydetmemi isteyen arkadaşım Arek, en gözde fincanlarının resimlerini yaptırmıştı. Genellikle portre çizen ve çizerken de bol bol kahve içen biri için çok güzel bir değişiklik ve motivasyondu. Bunların bazıları 100 yıllık, bazıları 50 yıllık fincanlar, üzerlerindeki işçiliğin ve inceliğin, hayal gücünün güzelliği, bence günümüzde hiçbir objede yok. Nostaljinin de büyüsü var işin içinde.
  Şu kapalı ve yağmurlu havada, en rahat koltuğunuza gömülüp, ister sade, ister sütlü güzel bir kahve için benim yerime de. Kahve fincanları dolu güzeldir.

30 Ocak 2016 Cumartesi

Dün bir şeyler boyadım.

  Kendime geliyorum, ellerim yavaş yavaş açılıyor, kağıtla ve boyalarımla hasret gideriyorum. Resmini yapmayı istediğim o kadar çok şey birikti ki, dün bir yerden başlıyorum, alakasız iki şey çıkıyor ortaya: Bir Khaleesi, bir koca kaktüs! ''Peki madem'' diyorum, şükrediyorum bu kavuşmaya, buraya da bırakıyorum dün çizip boyadıklarımı, umarım seversiniz.

 

28 Ocak 2016 Perşembe

Resim, daha çok resim.

Zorunlu bir sağlık molasından sonra, tekrar resim yapmaya başlamanın sevincini yaşıyorum. Önce geçen hafta çizdiklerim gelsin. Sonra da dün gece yarısı ''Hadi kalem, hadi kağıt'' diyerek doldurduğum iki kağıt. Biraz kaktüs, biraz diken, zarif kadınların yüzleri, kedi Paspas. Herkese sevdiği işi yapabilecek gücü ve ilhamı diliyorum, bu aralar benim de bu dileğe ihtiyacım var. Artık her hafta bir günü ''Resimlerde indirim günü'' yapmaya karar verdim, ilk dörtlüyü bugün görücüye çıkardım. Tıklayıp görebilirsiniz.

 

 
 

30 Aralık 2015 Çarşamba

Ho! Ho! Miyav!


Bir 10 gün kadar önce anne-kız ve kedi'den oluşan ufak çetemizle yeni yıl ruhuna girdik. Bizde yeni yıl ruhu malesef kedi Şeker'i iyice süslemekle ve maymun etmekle başlıyor. Kendisi zaten hışırdayan kocaman süs torbalarından ve usulca-melodik bir şekilde ''Şekeeer? Gel bak ne göstericez sana?'' dememizden işkilleniyor ve iyice büzülüyor yatağında. Bu seneki süsleme seansında annemin eline, akşamına da benim bileğime (ama bu cidden yanlışlıkla oldu) güzel bir tırmık indirerek o da bizi süsledi sağolsun. Sersem patalak, ponpon kafalı kuzu, zeytin burun, yeni yıl en çok sana kutlu olsun.
Pazar günü ise bir süredir Pinterest'te, bloglarda görüp görüp bayıldığım kitap ağacını yaptım. Aslında olay aile evimden yavaş yavaş taşımaya başladığım kitaplarımı bir türlü yerleştirememem ve hafifçe tırlatmamla başladı. Zaten ilk denemeye sevgili görünce ''Bu ne ya, sanki kamyonla gelip kitap yığmışlar?'' şeklinde bir tepki verdi ama ben yılmadım ve nispeten daha iyi görünen bu şeyi yaptım! Yarın bir de yıldız konduracağım tepesine, kağıttan. 

Son olarak bir kış resmi, geçen haftalardan kalma bir suluboya. Belki bir de 'Armutlu Tart' resmi yapmalı, üstüne tarçın serpmeli, yanına bir fincan kahve koymalı. Bilmem belli oluyor mu, bu aralar pek rejim yapamıyorum. 

3 Aralık 2015 Perşembe

İki kaktüs daha

 

  Bugünlerde en severek yaptığım, neden yaptığımı da tam bilmediğim şeyler bunlar. Dur bakalım, varır elbet bir yere.