30 Ocak 2010 Cumartesi

we three

patti'nin zayıf yorgun kollarına sığındım.
"Baby, please, don't take my hope away from me."
peki, peki, peki patti.
bana erkek kardeşinden bahsetti, çiftliğinden, atlarından.
onu dinlemiyor gibi dalgındım
pencereden dışarıya doğru.
ıslak sokak kedisi,
boğazda büyüyen bir düğüm.
soğuk eller.
saatlerdir.
keşke erkek kardeşim yakınımda olsaydı.
keşke tek çocuk olmasaydım.
keşke ağaç olsaydım.
yada bulut falan.
''And I lit a cigarette for your brother.''
bir şekilde her gün sona eriyor.
sona doğru erimek.

şangır şungır şıngır

cam kırılması sesleri. how i met your mother izliyoruz hepimiz değil mi? ordaki muhteşem konuların bizim hayatlarımızdan seçildiğine de sıkça rastladık. peki o müthiş cam kırılması seslerini duyan bünye ne yapmalı? nasıl başa çıkmalı bu durumla? hayal kırığı ile cam kırığı arasında pek bir fark yok. ikisini de temizlemek pek zor.

kaç veriyosun?

iki? ikibuçuk? erkekler kimi zaman gerçekten çok komiktir. koltuğuna yaslanmış, önünden geçen kızlar hakkında atıp tutan erkeği izlemek te komiktir. ama bazen siz gülemeyecek kadar yorgun olursunuz, bu da ayrıca trajikomik bir durumdur. kedidir kedi... geçer.

26 Ocak 2010 Salı

bad hair days


saçlarla ilgili sorunumu paylaşmak isterim.

uzun süre belime kadarken, sürekli aynanın karşısına geçer küt olsa nasıl durur diye bakardım.

sonra iki makas darbesiyle omzuma kadar kestim. anında da pişman oldum.

saçımı hiç kimyasallarla boyamadım ama hep kızıla boyamayı düşündüm durdum.

lise 1'in yaz tatilinde en iyi arkadaşım mora, ben pembeye boyadık kafalarımızı, banyodan banyoya akan boyalarla. bu da bir başka rezillikti.

2005 kahkül faciasından bahsetmeyeceğim bile.

sonunda geçen kış, tavuk g.tü diye adlandırabileceğim bir model kestim. rahatladım, bir süre için.

şimdi küt oldular, hep istediğim boydalar. ama nedense yine olmuyor, olamıyor.

saçlarla ilgili asıl sorun, uzunlarken hep kısa halini merak etmeniz, kısa olduğu anda da uzun halini özlemenizdir.

25 Ocak 2010 Pazartesi

confessions of a drama queen


hayatım filme çekilecek olsa, ismi bu olurdu. burdan film gibi bir hayat yaşadığım çıkıyorsa, buna ayrıca gülümserim. ola ki diyorum, hiç işiniz gücünüz kalmadı da çekiyorsunuz filmimi, lütfen Nancy Meyers çeksin. ben bir Nancy Meyers karakteriymişim, bugün son filmi It's Not Complicated'i izlerken fark ettim.

Diane Keaton da oynayabilir beni, Meryl Streep te, hatta isterse Mel Gibson da oynayabilir, hiç mühim değil. yeter ki filmin seyrinin değiştiği, o içine kapalı kadının zorla dışına çıkarıldığı ve yüzünün gülmeye başladığı sahnelere bir an evvel gelelim. koltuğumuza yayılalım ve ''heh hayat şimdi birşeylere benzemeye başladı.'' diyelim. Kate Winslet'in Holiday'de o herifin suratına kapıyı çarpıp ''Yeess!!'' diye bağırdığı sahneyi bilir misiniz? O ne içten bir rahatlama çığlığıydı.

hiçbir film başladığı gibi bitmez değil mi, şeylerin tuhaf bir biçimde değiştiği bir an mutlaka vardır. dramalarda da, sabun köpüklerinde de..

23 Ocak 2010 Cumartesi

kardan keyif alabilme yolları


cumartesi gününe sınav koyan bir okulumuz var, bu bahaneyle yollara döküldük topluca. herkes karın zorluğundan ızdırabından yakınırken ben içimden ''hehehe çok güzel lan tutmuş baya'' şeklinde, kara aç bir bünye olarak gezindim tüm gün. kah sevgilimin kafasından aşağı karları boca ettim, kah üşüyen tatlı arkadaşımın içine buz gibi karları attım, karda fazladan çekilmez olurum. aynısını da beklerim. şimdi önümüzdeki üç gün sokağa çıkmanız gerekir ya da evde kalmanız gerekirse -o size kalmış karışmıyorum- bundan maksimum keyif almanızı kolaylaştıracağım dostlar..

1. kalın çoraplar ve sağlam botlar giyin. ayaklarınız ıslakken dünyanın en güzel karı da yağsa sizden mutsuzu olmaz o an.

2. yürümek. bu canım havayı tarfikte sürünerek geçirmeyin, baktınız olmuyor, inin yürüyün. böyle tıpış tıpış, karları eze eze, o sesi dinleyerek.

3. ola ki düştünüz poponuzun üstüne, gülün. başkası mı düştü, daha çok gülün. çeşitli patinajlarla sessizce yere oturan insan komiktir ve bu ayıp değildir.

4.sıcak çikolata. evdeyseniz de dışardaysanız da, üstü kremalı kocaman bir fincan sıcak çikolata ve kucaktaki mırrlayan kedi, karın keyfini üç beş kat arttırır. kedi yoksa köpek te olur. ama bir tüy yumağı illa lazım elin altında.

5. kardan keyif alan bir arkadaş.bir tane ya, bir tane istiyorum. sizde varsa bana da gönderin ya da beni de çağırın. kara insan gömmek, kafasına toplar atmak, yuvarlamak istiyorum birini, izin verseler daha da mutlu olurdum.

6. kış şarkıları. favorim joni mitchell'dan river. hüzünlü ve yumuşak, ama zaten kar fazlasıyla neşeli olduğundan, dengelemek lazım.

fotoğraftaki çiçeklere rahmetli babannecik kokina derdi, gerçek ismini bilmiyorum ama kokina demeyi seviyorum ben de. okulda çektim bu fotoğrafı, kendisine ithafen.

22 Ocak 2010 Cuma

kırık plastik yarış arabaları

keşke geçmişten ve dolmuş yolculuklarından bahsetmeseydin. bugün değil. sen bitmeyen bir yolculukta, geçmişteki anıları ardı ardına yaşarken ve o anda kalmayı dilerken, ben başka bir dolmuşta geçmişin silinerek bittiğini hayal ediyorum. bir daha karşıma hiçbiryerden çıkamadığını. ağzımdan öyle çok ''ben asla..'' çıktı ki. ama şimdi ne kadar asla varsa içindeyim. sanki üç dört yıl önceki halim karşıma geçmiş gülüyor, başka insanların yüzlerinden. ben geçmişi hiç özlemiyorum. geçmişte olduğum insanı, aklı başına gelmemiş, burnu sürtülmemiş halimi, yanımdaki hiç ait olmadığım insanı-insanları. benim sanırım, başımı omzuna koyup bugünlere getirebildiğim biri de yok. benim zaman aşımlarım vardı hep, bir süre sonra tahammül edemeyip, eski bir tişörtten kurtulur gibi önce birkaç kez değiştirmeye çalıştığım sonra tamamen hayatımdan çıkardığım zaman dilimleri insanları.

geçmiş sana iyi davranmıştır belki, ya da bana biraz acımasız olmuştur. belki niyeti kötü değildir, ikimiz de bugünü sevelim ve yaşayabilelim istemiştir. ama uzun, bitmeyen dolmuş yolculukları sırasında ikimizin de düşündüğü bugün değil, değil mi. ben bugünü bile olmayan bir geleceğin, apayrı bir insana dönüştüğümün ve bambaşka insanlarla olduğumun hayalindeyim, başımı cama yaslamış, i pod önüme hiç anısı olmayan şarkıları karıştırıp koyarken. özlemeye kalkacağım herangi bir anıyı hatırlatırsa o şarkı, hemen yenisine geçiyorum, öyle de başarısız oldu geçmiş.

bugün kol kanat gerip bağrıma basmasam, eminim sesini çıkarmaz sayısız eskimiş halim. onlarsız nasıl olacağımı hayal ediyorum sadece. sadece kendimin de değil, hayatımdaki insanların da geçmişinden tekme yememiş hallerini düşünüyorum. ne kadar farklı olurduk, ne kadar mutlu olurduk. geçmişimizi affetmeyelim, geçmişimizi yok edelim en iyisi, yenilerine yer açmıyor, gereksiz yer kaplıyor sadece.

bızzt..

21 Ocak 2010 Perşembe

g-l-o-r-i-a


kurtuldum!
yenileri gelene kadar..
nasıl da kuştüyü hissiyatı.
nasıl da çan sesleri.
nasıl tepinmeyeyim gloriaa!! diye
gelsin patti smith, çığırsın var gücüyle.

I didn't hear them I didn't see
I let my eyes rise to the big tower clock
And I heard those bells chimin' in my heart
Going ding dong ding dong ding dong ding dong.
Ding dong ding dong ding dong ding dong

20 Ocak 2010 Çarşamba

georgia'nın çiçekleri





güzel sanatlar okumayı kafaya koyduğum yıl. henüz bir kursa gidiyor bile değilim ama inanılmaz şanslıyım çünkü başta annem olmak üzere, çeşitli aile üyeleri sık sık sanat kitapları alıyor bana, heveslendikçe hevesleniyor, gece gündüz okuyorum. kütüphanemin iki rafı doluyor birkaç ayda. bugün hala en sevdiğim ressamlar ve heykeltraşlar, o yıl öğrendiğim isimlerdendir.
sevgili dayım süheyl bir kitap yollamıştı, ta amerikadan. elime geçtiği an öyle kalakalmıştım. georgia o keeffe. devasa çiçekler boyayan kadın. her resmine uzun uzun baktım, kimilerinde devasa boyutlarda taçyapraklar, kimilerinde çiçeğin çanak kısmı, türlü çağrışımlara açık, akıp gidiyor tuvalde. pek sevdiğim büyükbaş hayvan kafatasları da kimi tuvalin tam ortasına yerleştirilmiş. öyle ki, şuan okuduğum bölümün sınavında ''iki organik, iki inorganik obje'' çizmemiz istendiğinde, görerek ezberlediğim bir boynuzlu hayvan kafatasını yerleştirmiştim sayfanın tam ortasına. hala o kitabın yeri ayrıdır raflarımda.
1900lerin ta başında, kadınların ressam olmaktan öte, başarılı olmaya layık görülmediği yıllarda eğitimine başlıyor georgia. çok ta başarılı ve ünlü oluyor, hayattayken resimleri satan isimlerden. aşık oluyor, evleniyor, fotoğraf ustası eşine çıplak pozlar veriyor ve fotoğraf sergileri de açıyorlar, resmin yanında. sık sık George gölüne gidiyor, ilham verici bir sükunet. hayvan kemiklerini de keşfedince, iyice anlam kazanıyor doğa kompozisyonları. çok özgür bir kadın, çok aksi bir kadın, resimleri kadar gerçek ve etkileyici. modern resim sanatının en çarpıcı isimlerinden. birçok kadına ve ressama ayrı ayrı ilham vermesinin yanında, robert mapplethorpe isimli amerikalı fotoğrafçının işlerine bakınca ise, georgia'nın tablolarını görüyorum ister istemez. ki kendisi patti smith'in yakın arkadaşı ve fotoğrafçısıydı, mekanı cennet çocuk.
frida, hollywood sağolsun, bu kadar popüler olduğu zaman, aklıma georgia gelmişti, bu kadının da birgün filmi çekilse de, o da hakettiği ilgiyi görse diye. frida gibi georgia da ülkesinde baştacı edilen, örnek alınan bir ressam. dün rastladığım ve çok sevdiğim filminin fragmanına bakılırsa, yakında bizde de bu amerikalı özgür, kafasının dikine göre yaşamış ve boyamış kadının pek çok hayranı olacaktır.

18 Ocak 2010 Pazartesi

çelişki


performans sanatı bizim uzaktan takip ettiğimiz, parçası olmak için pek gönüllü olmadığımız, iyi birkaç örneğine de saygımızı sunduğumuz bir olay. fluxus temalı derslerimiz de uzun sıkıcı saatler geçirsek de, bir şekilde yoko onno hanımı kabullenmemizle, johnny cash'i sabırla izlememizle, abuk subuk her hareketin altında bir kavram aramamızla sonuçlandı. bu aralar mecburiyetler yüzünden performans fotoğrafları çekerken, bu oluşum üzerine ciddi ciddi düşünür oldum ilk kez.

belki de her türlü düşünce kaosunun varacağı noktada topluluk içinde yapılan ve kişisel anlamlar, kaygılar taşıyan performans denemeleri vardır. neden olmasın deyip, derdimizi 'çelişki' isimli seride anlatmaya çalıştık pelinle. devamı gelir umarım.

luka

If you hear something late at night
Some kind of trouble. some kind of fight
Just don't ask me what it was
Just don't ask me what it was
Just don't ask me what it was

ne de tatlı bir tınısı vardır. tüm pazar günümün fon müziği oldu. arada bir şekere baktım, sabah oyun oynarken elimi fena çizmişti, sitem ettim. sonra sayfalar dolusu yazı yazdım, alt metin yazarak en saçma işleri en müthiş gösterebilme ilüzyonuna bir kez daha şaşırdım. ve sonra herkesi kafamdan yazdığım alt metinlerle algıladığımı fark ettim. geçen hafta herşey ve herkes ne kadar önemli idiyse, bu hafta o kadar önemsiz, minik, soluk. bu sanırım iyi birşey. çünkü kendimi paralamıyorum.

hayat, üzerine atıp tutması pek kolay, pek keyifli birşey. nasılsa ne dediğinize hiç aldırmıyor, duymuyor bile. biz de onu duymamak için yüksek sesle güzel şarkılar dinliyor ve pazar günleri nispeten iyi geçerse minnet duyuyoruz.

12 Ocak 2010 Salı

this is what will be



sonra başımı omzuna koydum.
herşey daha az ürkütücü oldu.
kendim de dahil.

11 Ocak 2010 Pazartesi

''neyin var'' sıkıntısı

kimseyi bu çözümsüz, cevapsız duruma sokmak istemem. hele de en yakınlarımı. bilmiyor olamazsın değil mi? eğer bilmiyor ve anlamıyorsan, sorma gereği duyuyorsan, yüzüne açık açık söylemem gerekiyorsa.. boşver. hiç sormasan daha iyi, anlamsız çabalarla birbirimizi yormayalım.

içimde sonsuz bir ağlama isteği var. ama bu sefer ona yüz vermeyeceğim. dudağımı ısırıp hiç yetişmeyeceğini bile bile işlerimi yapmaya devam ediyorum. ''bu heykelimi ağlayarak yaptım hocam, içine gözyaşımı da kattım'' acaba bunu söylesem yeterli olur mu sunumda? etkileyici olacağı kesin. hem de komik. evet not alayım bunu.

birşeyleri kırmak istiyorum. sonra özenle yapıştırmak, sonra tekrar kırmak. tekrar. tekrar.

o kadar yardıma ihtiyacım var ki. her biriniz gelseniz, her birinize verecek kadar iş var elimde, keşke gelseniz. beraber ağlayarak çalışsak. ama aslında tamamen tek başımayım. acınası şekilde yalnız eylül. boğazında bir düğümle inatla kesilmeyen bastırılmış fotoblogunu tırnak makasıyla kesmeye çalışan eylül. fedakarlıkla enayilik arasındaki o kapkalın kol gibi çizgiyi bilemeyen, yalnız, yalnız eylül.

bugün kimseye iyi görünmek için plastik ifadeler kullanmayacağım. arada sırada gözyaşı döküp işime devam edeceğim sessizce. karşımdaki sabırlı insanlara iki seçenek vereceğim, ya gelip işin bir ucundan tutmak, yada soru sormayıp çenesini kapamak. çünkü ben yalnız bir insanım ve öyle istiyorum.

10 Ocak 2010 Pazar

tanışmak


tanıştığım insanları büyük ihtimalle hemen seviyorum.
tanışmadan zaten sevmiş olduğum insanlar da var. dün öyle biriyle tanıştım. ve merve'ye gerçek bir hanımefendi olduğunu, hüzünden arınmış ve trajikomik durumları geride bırakmış halininse kendisini eğlendirmeyeceğini, hep böyle kalmasını ve müthiş bir sinema karakteri olarak kendisine ilham vermesini söylemek isterim.

ama malesef, yazılmamış yasalar gereği, böyle kadınlar, sen, ben, o.... sık sık kalp kırıklığı ve karşılık göremeyen duygu yoğunluğu ile baş edeceğiz. kah elimizden tutan biri olsun, kah kendi başımıza geziyor olalım. aklımız hep bir yerlerde kalacak, birinde, çoğu zaman. kadının kadına verdiği gücü erkek kadına verebilseydi, en mutlu ve en sevilen bizler olurduk. büyük ihtimal. sanki herşeyi yaşamadan herşeyi görmüşüz, ellerimizi çekmişiz elimizin altındakilerden. azla mı çokla mı yetiniyoruz, onu düşünmedim bile. birşey hep eksikti ve o hali çok güzeldi.

yeni resimlere, yeni filmlere ve yeni sözlere ihtiyacımız var. bu yüzden de umutsuzluklarımızı görmezden gelip belki de sadece bizim gibilerin takdir edeceği işler üretmeye davet ediyorum kendimizi.

7 Ocak 2010 Perşembe

where the wild things are





o kadar mutluyum ki! o kadar heyecanlıyım ki! tanıdığım herkesi arayıp, uyandırıp ''buldum buldum onu buldum kalk çabuk!'' demek istiyorum, zor duruyorum. ama yarından itibaren tek tek bulup izleteceğim hepinize, öncesinde kendim sayısız kere daha izledikten sonra. yine heyecanla kelimeleri ve cümleleri birbirine kattım, anlatamadım.

ben küçükken, çok küçükken, annemin bana geceleri okuduğu bir kitap vardı. her kelimesini ve her resmini ezbere bildiğim, muhteşem canavarlarla dolu, yabani bir ormanda geçen bir kitap. birde kendini canavar sanan, kuduruk bir küçük çocuk. fazla kudurduğu bir gece, yemek yemeden odasına gönderiliyor ve olanlar o gece başlıyor, büyüyen ve büyüyen bir sarmaşıkla... ismini de kendisini de hiç bulamadım o kitabın, çok aradım ama 20 yıl öncesinde kaldı gitti o kitap.

sonra geçen gün.. annem tesadüfen filmini bulmasın mı bu kitabın ?! ben bir havalara uç bir sevin bir coş. filmi spike jonze yönetmiş, izlerken ''vay bee.. vay bee'' derken aklımdan geçmedi değil. sağolasın spike jonze, büyük adammışsın. tüm o vahşi hayvan seslerini içimde taa derinlerde buldum yine izlerken, sevinçten gözlerim doldu, kahkahalar attım, yatağın üstüne çıkıp zıplamadığım, tepinmediğim kaldı.

sadece izlemenizi istiyorum. ayrıca iki sene önceki doğumgünümde bana ''sleeping beauty''yi hediye eden anneme, yine beni kendi yarattığı müthiş çocukluğuma döndürdüğü için çok teşekkür ederim. hayalmeal hatırladığım, harika renkler ve seslerle dolu kağıttan dünyamın ve aurora'nın peşinden gidiyorum, uyuyorum şimdi. birkaç harika resimle beraber.

1 Ocak 2010 Cuma

run forrest run

Jenny gündüzlerini Forrest'la geçirir, evine olabildiği kadar geç giderdi. Neden bilmem Forrest'ın evinde olmayı kendi evinde olmaya tercih eder, ufak çocuktan ayrılmayı hiç istemezdi.