30 Aralık 2015 Çarşamba

Ponponlu kız

  Sergi açılışlarında ne kadar gergin olduğumu, özellikle en kalabalık anlarda yukarıdaki ufak köşeme kaçıp saklandığımı, bazen de o kaosa tahammül etmek için şarapları yuvarlayıp gereksizce neşelendiğimi bilenler bilir. En yakın dostlarım hatta annem de genelde resimleri görmeye açılışa değil, sonraki günlerde gelir, rahat rahat gezeriz. İşte o kalabalık akşamlarda sevdiğim tek şey, fotoğraf makinasıyla dolaşmak ve gözüme çarpan anları kaydetmek, sanki vizörden bakmak çok daha güvenli ve korunaklı.

  Bu kareyi de çok sevdiğim ve birlikte çalışmaktan pek mutlu olduğum Cansu Kahraman'ın resimlerine bakan, çok güzel bereli bir kızı izlerken çektim, çok neşeli geldi bana. Bereniz ponponlu, kalabalıklarınız huzurlu olsun.

Ho! Ho! Miyav!


Bir 10 gün kadar önce anne-kız ve kedi'den oluşan ufak çetemizle yeni yıl ruhuna girdik. Bizde yeni yıl ruhu malesef kedi Şeker'i iyice süslemekle ve maymun etmekle başlıyor. Kendisi zaten hışırdayan kocaman süs torbalarından ve usulca-melodik bir şekilde ''Şekeeer? Gel bak ne göstericez sana?'' dememizden işkilleniyor ve iyice büzülüyor yatağında. Bu seneki süsleme seansında annemin eline, akşamına da benim bileğime (ama bu cidden yanlışlıkla oldu) güzel bir tırmık indirerek o da bizi süsledi sağolsun. Sersem patalak, ponpon kafalı kuzu, zeytin burun, yeni yıl en çok sana kutlu olsun.
Pazar günü ise bir süredir Pinterest'te, bloglarda görüp görüp bayıldığım kitap ağacını yaptım. Aslında olay aile evimden yavaş yavaş taşımaya başladığım kitaplarımı bir türlü yerleştirememem ve hafifçe tırlatmamla başladı. Zaten ilk denemeye sevgili görünce ''Bu ne ya, sanki kamyonla gelip kitap yığmışlar?'' şeklinde bir tepki verdi ama ben yılmadım ve nispeten daha iyi görünen bu şeyi yaptım! Yarın bir de yıldız konduracağım tepesine, kağıttan. 

Son olarak bir kış resmi, geçen haftalardan kalma bir suluboya. Belki bir de 'Armutlu Tart' resmi yapmalı, üstüne tarçın serpmeli, yanına bir fincan kahve koymalı. Bilmem belli oluyor mu, bu aralar pek rejim yapamıyorum. 

7 Aralık 2015 Pazartesi

Çenesi düşük, eli sıcak

 Böyle güneşli gitsin. Soğuk, sis, rüzgar, yağmur ve kar hiç önemli değil benim için, ama aydınlığa ne kadar muhtaç olduğumla geçen sene yüzleştim. Hep karanlık ve soğuk günleri en çok sevdiğimi sanıyordum, yok hayır; güneşli ve soğuk günleri seviyormuşum ben.

 

  Yemek yapan, sofra kurarak karşılayan, temizlik düşkünü ve hepsinden önemli olarak erdemli ve dürüst sevgililere şükürler olsun. Azıcıklar, olabilecek en iyi sürprizler, çok güzel bakılmayı hak ediyorlar. O yüzden bugün haftabaşı olmasını görmezden gelip, hamarat ve evcil kimliğime bürüneceğim. Çap çap!!!


İki yıldır hiç çiçek açmamış olan Atlas (İsminin de güzelliği!) çiçekler içinde şuan. Neden böyle yersiz coştu bilmem ama bakıp bakıp keyifleniyorum, beş dakika masaya, on dakika sehpaya, biraz televizyonun önüne, azıcık pencere kenarına koyuyorum. Konuşabilse ''Yeter be başım döndü, ilişme daha'' diye bağıracak pembe püskül kafalım.


Emek'le dün en ciddi, sonuncu ve kesin rejimimize girdik. Ben geçen hafta yaşadığım karbonhidrat çılgınlığından sonra buraya bir post yazdım, açıkça neler yediğimi, ne kadar pişman olduğumu, kendimi asla affetmeyeceğimi falan. Sonra utandım ve sildim, çünkü cidden bir fırın vitrininin yarısını yemiştim birkaç gün içinde. Şimdi içinde un olan her şeyden kaçıyorum, kulaklarımı kapayarak şarkılar söylüyorum ve dikkatimi dağıtmaya çalışıyorum. Emek'le ne yersek, birbirimize anında mesaj atıyoruz, bir de bu yöntemi deneyelim bakalım.



Hadi her yeri kırmızı, yeşil, altın rengi yapıyoruz. Bir alternatif de mavi, beyaz ve gümüş rengi. (Slytherin ve Gryffindor renk skalası gibi oldu.) Bu ay cidden en güzel kış ayı, muhteşem Yay burçlarının ayı, uzun ve keyifli bir kış listesi yapma zamanı aynı şekilde. Hepinize benden şekersiz çay. (Ben demin gofret yedim ama bitter.)

6 Aralık 2015 Pazar

Pazar gününü kiminle geçirdiğin

''Önemli olan Cuma akşamlarını kiminle geçirdiğin değil, Pazar sabahları kiminle olduğun'' demişti biri, bir rockstar mıydı, 60'lardan bir aktör müydü, onu hatırlayamadım. Sadece sözün kendisi aklımda kalmış ve ne kadar doğru olduğu. Gerçi Cuma gecesini farklı, Pazar sabahını farklı insanlarla yaşayan uçuk insanlar değiliz, olmayalım da. (Cuma gecesini annemle ve kedimle geçirdiğimi hatırladım, bak o da kusursuz, benim ideal Cuma gecem kesinlikle ailemle ve evde olan) Az ve öz insanıma, 7 günümü bölüştürdüm bir şekilde. Suratlarına bakarken bile içimden şükrettiğim insanlarıma, kedime.



Günün geri kalanı ışıklı Nişantaşı sokaklarında, yılbaşı ruhunu kovalayarak, ufak tefek hediyeler alarak, bir de en az 20 metrelik, yumuşak renkli led yılbaşı ışığı arayarak geçecek. Emek'le keşfedeceğimiz daha çok cafe var. Sonra üç katlı Mudo Concept var, kocaman Paşabahçe var, adını unuttuğum çiçekçi var.
  Hayatınızın en önemli yerlerinde konumlanmış, çok değerli pijamalarınızı çıkartmanızı, yeni rujunuzu sürmenizi sağlayan azıcık insana hep şükredin, koruyun kollayın. Pazar günlerini geçirdiğiniz insanlar çok değerlidir. Adını unuttuğum rockstar ya da nostaljik aktör de öyle diyor.

3 Aralık 2015 Perşembe

İki kaktüs daha

 

  Bugünlerde en severek yaptığım, neden yaptığımı da tam bilmediğim şeyler bunlar. Dur bakalım, varır elbet bir yere.

Bu hayatta gördüğüm en güzel şey


Şu surata hiç sıkılmadan ve başımı çevirmeden saatlerce bakabilirim, baktığım da oluyor. Rönesans tablolarından, Eva Green'den, bir fincan taze kahveden, Arizona kaktüslerinden, dalgasız ve turkuaz bir denizden bile güzelsin benim için kedi Şeker. Kedi Şeker, ben seninle konuşmazken ve karşılıklı oturuyorken, en verimli sohbetlerimi yapıyorum aslında, farkındasın değil mi? Kedi Şeker, kolumda uyuduğun ve gerinerek patini avuç içime yasladığın her dakika nasıl şükrettiğimi biliyor musun? Kedi Şeker ben sana bakarak kahkahalar attığımda sen de kedice gülüyor musun? Seninle daha ne kadar aynı şehirde yaşayacağız? Daha birlikte kaç uykumuz var? Kimse senin gibi susturamaz kaygılarımı. Zeytin burnundan öperim. 

27 Kasım 2015 Cuma

Dağınık kafalı kız

Ne zaman ağlasam, en son ne zaman ağladığımı hatırlamadığımı fark ederim. Sonrasında  çok güzel uyurum. Sonrasında çok yorgun kalkarım.

Bulaşık yıkamak bana en huzur veren şeylerden biri. Ama sık sık ve az değil, nadiren ve topluca yıkamayı, köpürtmeyi, durulamayı ve hiç durmadan akan suyun sesini seviyorum.
Haftanın en az bir günü, mutlaka, bulgur pilavı pişiriyorum.

Reglimden iki hafta önce karnım ağrımaya başlıyor, bir hafta önce akıl sağlığım bozuluyor, birkaç gün kala içimde yavaşça ayağa kalkan bir Godzilla oluyor. Hep çok sarsılıyorum.

Resimden daha kolay ve iyi yapabildiğim herhangi bir şey olsaydı, onu yapardım. Sürekli vazgeçmemek, kötü yaptıklarımla yüzleşmemek ve hatalarıma rağmen devam etmek için kendimle savaşıyorum. Düzenli aralıklarla tamamen pes ediyorum.
Eve en çok yemek sipariş ettiğim yerler Subway ve Sushico. Akşamüstü kapıya pijamalarla çıktığımda hep biraz utanıyorum ama o bezginlik pantolonu da umursamıyor.

Tüyap'tan aldığım kitapların henüz hiçbirine başlayamadım. Okumak için fazla yorgun, sancılı, dalgın günlerdeyim.

Ruh halimin değişmesini sabırla bekliyorum. İnsanları yorduğumu ve üzdüğümü fark edince utanç içinde kabuğuma çekilip, sesimi sonuna kadar kısıyorum.
 Şu ayakkabılar bende olsaydı, onları giymediğim günlerde rahatça izleyebilmek için sehpanın üstüne koyardım, belki içlerine de birkaç dal çiçek, zambak ve beyaz güller ile.

24 Kasım 2015 Salı

Bir başka 23 Kasım daha

Artık yabancısı değil, sakini olduğum bu bembeyaz ev giderek renkleniyor. Eğer sabah erkenden evden çıkmamışsak, ben geç kalkıp öğleden sonrayı bulmuşsam genellikle çıkamıyorum, çünkü bu saatler çok güzel ve rahat; kendi kendime olmanın, sessizliğin ve günışığının tadını çıkarıyorum, miskin kediler gibi oradan oraya konarak. Bu beyaz duvarlar ışık içinde, karşımızdaki ağaçlık arazi her gün başka sonbahar renklerine geçiyor, kahvemi içerken gözlerimi akasya ağacının yapraklarından alamıyorum.

Günler önce ''evlilik üzerine'' diye son bir yazı yazdım bu konuda, daha sonra gelip sildim. Bir başka sorgulama yazısına gerek yoktu. Görüşlerim sağlam kaldığı ve inandığım şeyi sürdürebildiğim için kendimle hafif bir gurur duyuyorum, inkar etmeyeceğim. Yeterince sadık, erdemli, özgür ve aşık olduğumuz sürece, bir toplum dayatması tarafından kurtarılmaya ve korunmaya hiç ihtiyaç duymayacağım. Belki bir gün beyaz bir elbise giyip, bunları sana fısıldarım. Belki dans da ederiz. Ama sadece, ışıklarla yıkanan bu salonda, keyfimiz için.


Mumunu üflerken yine bir dilek bulamadı, aklına gelmedi. Mutlulukla dileyecek bir şey bulamadığını fark etmek ve ''Her şey böyle sürsün.'' demek ne büyük bir minnettir, ben de sadece başımı sallayıp ''Sürsün canım.'' diyebilirim, dedim. Kuvvetli bir rüzgar esti ve akasya ağacından yapraklar yağdı, bir dilek kabul olmuş gibi.

20 Kasım 2015 Cuma

Kaydetmeden yaşamak

  Bu bir süredir denediğim bir durum. Aslında iki haftalık yoğun fuar maceramızda, vakitsizlikten böyle gelişti biraz, ama fark ettiklerim ve hissettiklerim hoşuma gitmiş olacak ki, devam ettim kaydetmemeye. O arada haberler yine felaketlerle doldu taştı, kendimi tuttum ve hiçbir görüşümü sosyal çevreme ilan etmedim, yoruma açmadım, bu durum da iyi geldi. Sonra romantik şeyler oldu hayatımda, benden yine bir ses çıkmadı, bir yazı ya da fotoğraf, bu durum da yüreklendirdi eylemsizliğimi (sanal eylemsizlik demek daha doğrudur ya.) Gerçekler daha bir gerçek kaldı.


  Şimdi aile evimdeyim, en çok ışık alan pencerenin önünde, sabah çayımı içmeye devam ediyorum huzurlu bir öğle vakti. Paket paket kitaplar, kartlar, posterler ve resimlerle döndüm eve, hala bu kağıt şenliğinin etkisindeyiz. Sabah uykumdan kollarımın içindeki kedi Şeker'le uyandım, sevdim, kaşıdım ve sarıldım, biraz da öyle uyuduk. Annem balkonu yeni kaktüs ve succulent fideleri ile doldurmuş, ikinci çayımızı onlara bakarak içtik. Üçüncüde ben kendi içime döndüm, biraz da yazarak düşünmek istedim, uzun zaman sonra. Mektup yazmaya başladım, bütün yazma eylemlerinin en güzeline.

  Bu da, bu hafta boyadığım ufak bir kaktüs tablosu.

12 Kasım 2015 Perşembe

Ayıp etmenin incelikleri

  Birkaç gün içinde iki yüzden fazla farklı sanatçının işlerini inceledim, bazılarına bayıldım, bazılarından nefret ettim, bazıları hiç umrumda olmadı, bazılarını yapmış olmayı çok istedim. Hal böyle olunca, içimdeki keskin uçlarda gezinen görüşlerin tuhaf tepkilerine bıraktım kendimi. Eskiden beğenimi açıkça ifade ederdim de, ''beğenmememi'' kendime saklardım, böyle olması gerektiğini düşünürdüm. Pek öyle yapmadım bugünlerde, özellikle dün gezdiğimiz Contemporary'de. Çünkü bazı işler o kadar kötü, yapay, samimiyetsiz, başarılı olma hırsı ile ucuzca kotarılmış, hem teknikten hem ruhtan mahrum bırakılmış işler ki, orta yerde durmaları bile sanata hakaret ediyor. Özellikle ayna, neon ışıklar, led lambalar, elektrik ve led harfler taşıyan bütün işleri alıp çöpe atasım geldi, geliyor hala.

  Eğer bir kavram yüzyıl içinde sayısız kez ele alındıysa, ele alınmaktan dolayı mıncık mıncık, deforme, yorgun bir haldeyse artık onu usulca yerine bırakmak lazım, ''Dur hele, ben de biraz nemalanayım.'' demek çok basit bir düşünce. Aynı şeyi photoshopta bir görseli kolayca hazırlayıp, efekt atıp, tuvale baskı alıp, üzerinden boyayarak sergileyen insanlar için de düşünüyorum. ''Buluntu nesne'' kavramını sorguladığını iddia eden, ama açıkça ve özenli bir şekilde, en ufak tesadüf içermeden bir objeyi seçip koyan ve Duchamp'ın yıktığı duvarları tekrar ve sağlam bir şekilde tekrar inşaa eden akılsızlar için de düşünüyorum.
  Ayıp mı ediyorum? Yok, hayır. Eğer bir aynanın üzerine led harflerle hiç orijinal olmayan, sıkıcı bir kelime yazabiliyorsa bir insan, buna ''sanat yapmak'' diyorsa, ben de izleyici olarak pek çok hakka sahibim. Yaşasın çağdaş sanat ve onun bizlere biçmiş olduğu; yeni, geçimsiz, ukala ve her türlü düşünceyi söyleme hakkına sahip eleştirel kimliklerimiz.

Ben bir süre çay içerek şu karşı duvara bakacağım.

10 Kasım 2015 Salı

Yine bir Tüyap vakti

Benim için ''İyi ki İstanbul'da büyümüşüm.'' diyebildiğim pek az elle tutulur kazanım var, bunların da tamamı kültürel ve sanatsal etkinliklerden, gelişim adımlarından oluşuyor. İşte bu listede, her sene yaklaşan Tüyap Kitap Fuarı'nı beklemek, annemle birlikte lunaparka gider gibi o kocaman, kalabalık alana girmek, istediğim kitabı seçip alabilmek ve torbalarla eve dönmek, kitaplığıma özenle seçtiklerimi yerleştirmek hep bu listenin en başlarında oldu. Tüyap sayesinde imza kuyruğunda heyecanla beklemeyi, bir sürü kitabın önce ön kapağını, sonra arka kapak yazılarını, son olarak da ilk sayfasını okuyarak tanımayı, aynı duyguyu paylaştığım muazzam bir kalabalıkta yer almanın beni hiç ama hiç sıkmadığını keşfettim. Bu hala da böyledir, bulunduğum mekanda dört-beş kişiden fazla insan olsa bunalırım ama aynı amaç, hissiyat ve coşku çevresinde bir araya gelmiş bir kitlenin parçası olmak, biraz bile yormaz ve sıkmaz beni, tam tersi çok cesur ve güçlü hissettirir.

 Her sene özellikle Metis Kitabevi, Sel Yayıncılık, Literatür Yayınları, Remzi Kitabevi, Domingo Yayınları, Kırmızı Kedi, YEM kitapları, Can Yayınları, Pegasus Kitabevi başta olmak üzere, en sevdiğim yayınevlerinin yeni çıkardığı, indirim yaptığı, favori yazarlarını derlediği listelere bakarım, notlar alırım, bu da annemden görerek öğrendiğim ve sevdiğim bir gelenektir. Sonrası büyük bir heyecan, iki şişe su, uzun bir liste ve kalem ile o büyülü alana açılmak, adım adım yeni hikayeler, romanlar, biyografiler, sanat kitapları ve çizgi romanları keşfetmek.

Bu sene yine, Tüyap'ın Sanat Fuarı'nda görevliyiz, Akademililer Sanat Merkezi olarak. Açıkça kabullenmeli ki, Tüyap Sanat Fuarı artık demode bulunuyor, özellikle Contemporary İstanbul ile aynı güne geldiği vakitlerde pek tercih edilmiyor sanat piyasası tarafından. Bunun, fuarın çok uzak bir yerde olmasıyla da mantıklı bir ilgisi var elbette ama, asıl durum; çağdaş ve güncel sanatın yeni nesil tarafından klasik ve akademik sanata tercih edilip, daha havalı bulunuyor ve tüketime açık olması. Ben klasik sanat üslubunun, yağlı boya tabloların, özellikle de akademinin büyük ustalarının rahatça incelenebildiği, sıcak ve samimi Tüyap Sanat Fuarı'ndan yana oldum hep. Contemporary ise haberdar olunması gereken, fakat çoğunlukla şişirilmiş alt metinlerin bilgiyi ve içeriği alt ettiği, bu sebeple pek etkilenmediğim ve heyecan duymadığım bir etkinlik. Asıl amacım bu seneki favori isimlerimi ve eserleri kaydetmekti fakat yine konuştum da konuştum. Son yıllarda Tüyap sayesinde pek çok yeni genç ressam keşfettim, bu isimleri defterime yazıyorum ve daha sonra takibe alıyorum, içlerinde birebir iletişim kurduklarım, tanıştıklarım ve ''en sevdiklerim'' arasına katılanlar da oluyor. Bu sebeple artık Sanat alanı da, Kitap alanı kadar önemli benim için. Kimbilir belki bir gün, yıllardır hayalini kurduğum Sanatevi'ni hayata geçiririm, bu listeler ve isimler o zaman ayrı bir anlam kazanır, birikimlerin içinde ''isim biriktirmek'' de bu yüzden güzeldir.

Resul Aytemür'ün,  editörlüğünü yaptığım ''Pervasız Coşku'' isimli  kişisel sergisinin yer aldığı alan.

Ercan Sert'in çok beğendiğim portrelerinden biri. Doruk Sanat içerisinde başka işleri de var.
Her sene fuarın onur konukları olan büyük ustalar olur. Bu sene onlardan biri de Cihat Burak ve biz (belki de atölyemizin pofuduk Paspas kızını hatırlattığından) ustanın bu desenini çok sevdik.

Cansen Ercan, yine Akademi'nin önemli ve büyük isimlerinden. Evin Sanat'ın Neş'e Erdok'la birlikte mutlaka görülmesi gereken ressamlarından biri.

Ah işte bu en heyecanlandığım isim! Begüm Mütevellioğlu. İki-üç aydır yakından takip ediyorum ve ufak boyutlu kağıt işlerini de, büyük tuvallerini de çok seviyorum. Umarım bir sergide birlikte çalışırız.
Kader Genç. Akademililer'de geçen sene açtığı sergi sayesinde tanıştığım, sonraları arkadaş da olduğumuz ve çalışırken izleyebildiğim için çok şanslı hissettiğim, felsefesi ve tekniği ayrı ayrı çok güçlü olan bir genç ressam. ''Yer çekimi'' isimli bu en sevdiğim tablosu yakından görülmeli, fotoğrafın o güzelliği yansıtmasına imkan yok.

5 kadın ressam bir araya gelip ''Bahçe'' isminde çok ferah ve geniş bir alan kurmuşlar fuarda. Bu ufak ve harika resimlerle, tam dört duvarı doldurmuşlar. Hepsini tek tek inceledim, Öznur Eren'in resimleri özellikle, çok başarılıydı, harika kadınlar bunlar.

Ben ufak boyutlu resimleri beğenmişim genel olarak, belki kendim Akademi geleneğine pek ait olmadığım için, ya da daha samimi ve etkileyici geldiği için bu böyledir. Taygun Gülnar'ın da flu tonlardaki, genel ruh halime çok yakın bulduğum bu portresinden epey etkilendim.

Cansu Kahraman. En yeni favorilerimden, özellikle büyük tabloları etkileyici ve sihirli masal sahneleri gibi. Yakın zamanda birlikte çalışacağız bir sergide, pek hevesliyim.

Kafeterya'ya çıkıp, tüm alanı gören duvara oturmadan ve kahvemi içip gözümün görebildiği her noktayı izlemeden olmaz, en huzurlu dinlenme anıdır bu. 

Son olarak, bu geleneği inatla ve başarıyla sürdüren Ümit İyem, çok önemli bir şey yapıyor bu fuarı sürdürmekle. Yolu uzak evet, ama tüm günü kitaplarla ve tablolarla geçirmek için, kesinlikle değen bir yorgunluk bu. Özellikle bilinci ve eğilimleri şekillenen çocuklar, bu gelenekten mahrum bırakılmamalı, neyse ki en büyük kalabalığı da her sene çocuklar oluşturuyor. En sevdiğim isimleri paylaştım, içlerinde sizin de beğendikleriniz olduysa, ya da benim yer vermediğim favorileriniz varsa,  öğrenmekten mutlu olurum. 

9 Kasım 2015 Pazartesi

İpek patili kedi

  Gece uyuyamadığımda, huzursuzlandığımda yastığımı senin karşına çekmek. Bir süre derin derin uyumanı izlemek, uyandırmaya kıyamamak. Uykunda -artık rüyanda neler yiyorsan- ağzını şapırdatman, patilerinin seğirmesi. Dayanamayıp burnumu tüylü yanağına, gıdına doğru itmek, bebek pudrası gibi kokunu içime çekmek, tüylerinin arasında uyumak için ihtiyaç duyduğum bütün huzuru ve dinginliği bulmak. ''Ah sen olmadan bir yatak, bir ev, bir koridor ne kadar da boş olurdu'' demek. Senin bütün bunları anlaman, bir göz kırpışında hepsini onaylaman ve bilmen.

Rene Magritte senin bir resmini yapsaydı, kusursuz kedi hatlarını, komik ve muhteşem gözlerini, kuyruğunu, yumuşak kulaklarını olduğu gibi boyardı. Altına da el yazısıyla ''Kuş tüyü'' yazardı. Çünkü benim zihnimde yaşayan ve boyayan Magritte için, sen bir kuş tüyüyle eşsin, iyi ki de öylesin.


6 Kasım 2015 Cuma

Mevsim normalleri

Önceki iki günü kendime çok iyi gelen, ruhumu onaran iki kadınla, çok güzel mekanlarda geçirdikten sonra, bugün evde, yorgan altındayım. Biraz kaygılı, sıkıntılı bir haber aldık, şok içindeyiz ama geçmiş olan iki güzel günün etkisiyle, hafif onarılmış, hafif yorgunum, ''mevsim normalleri'' diyelim işte bu duruma... Hatta bir de çizimini yapalım bu ruh halinin, şuraya koyalım.
Kadıköy'e altı ayda bir gidiyorum ama tam gidiyorum, Emek beni keşfettiği, sevdiği ne kadar cafe, dükkan, butik, kahveci varsa götürdü ve gezdirdi. Kızkardeş işte, tüm komiklikleri, derinlikleri ve güzellikleri, yıllardır birlikte keşfediyoruz. Bant Magazin'in en az dergisi kadar samimi ve 'indie' mekanını en çok sevdim, en rahat kanepesi hemen evimizmiş gibi oldu. Yeldeğirmeni'nin sokaklarında hep fotoğraflarını gördüğüm duvar resimlerinin, o devasa boyutlardaki eserlerin de birine rastlamış oldum, hayran kaldım. Her zamanki gibi bir Gratis görünce, şekerci dükkanına dalmış çocuklar gibi olduk, Emek'in tavsiyesiyle 'en en en kırmızı' ruju kaptım. Umuyorum bir dahaki karşı yaka ziyaretim altı aydan daha kısa süre önce olur. 



Bir önceki günü de annemle, bu sefer benim onu Beşiktaş'ta en sevdiğim cafelere ve dükkanlara sürüklememle geçirdik, umuyorum o da benim kadar mutlu oldu, birlikte maddi ve manevi olarak hafiflemiş bir şekilde evimize döndük. (Tatlılar bu hafiflemeye dahil değil) Taraça Cafe benim öğrencilik yıllarımdan beri hem yemeklerine, hem dekoruna bayıldığım bir mekandır, hatunum da çok sevdi, artık birlikte daha çok gideriz. Ben ona, fotoğrafta boynunda olan pembe kedili şalı aldım, o bana çok güzel bir Mitolojik İmgeler kitabı aldı, hala aynı şehirde olduğumuz ve birlikte büyümeye devam ettiğimiz için, bir kez daha minnet duydum.

Bir sürü sokak kedisi ve köpeği bize eşlik etti bu iki gün içinde, bir sürü de kahve ve çay. Soğuk günlerin atkıları, üşümeleri, bir yerlere girip ısınmaları döndü işte. Zihni arındırmak için güzel yüzlere ve güzel yerlere daha sık bakmak lazım. Bir de annem, aldığı fotoğrafçılık eğitimini, kaktüs sevgisini, renklerini ve kadrajlarını birleştirip, her Instagram karesiyle beni mutlu eden annem, bugün böyle bir kompozisyon çekti, çok beğendim ve paylaşmak istedim. @mama.cactus olarak izleyin hatunumu, bol bol kedi Şeker de çıkacak karşınıza.

3 Kasım 2015 Salı

The day the music died.

Don McLean'in güzeller güzeli şarkısını dinliyorum, Rock'n Roll tarihinin harika bir özeti olan, hüzünlü ama neşeli şarkısını. Ne tuhaf ki, memleketin şuanki zavallı durumuna da tam uyuyor.


Ülkenin bir avuç kalmış, zihni temiz ve aydınlık, iradesi hür, ahlaklı insanları olarak ne ağır bir mağlubiyet yaşadık. Ne kadar sarsıcıydı. Ben sandım ki, bu kadar kan döken, bu kadar çalan, öldüren, parçalayan, yıkan, yakan insanlar artık kaybetmeye başlıyor, artık sonları yakın sandım. Seçimde hile ve usülsüzlük yapacaklarını biliyordum da, bu kadar büyük ve gözle görülür, dalga geçer gibi bir hile beklemiyordum. Onlar elbette yaparlar da, birileri çıkar bir şeyler der, birleşir, ses çıkarır sanıyordum. Demokrasinin izinin bile kalmadığı bu memlekette boşu boşuna oy kullandık, belki de son kez oy kullandık. Bizi nelerin beklediğini artık  kestiremiyorum, artık ''en kötüsünü'' göremiyorum. Belki de en kötüsünün içinde bulunduğumuzdan.

İki uç arasındayım şimdi. Bir yanım mücadele etmekten elimi eteğimi tamamen çekmek istiyor. Bir kez daha sokağa direnmek için çıkmayı, boşu boşuna günlerce gaz yemeyi, oradan oraya koşmayı göze alamıyorum. ''Ne için yaşadık o umudu?'' diyorum kendi kendime, daha çok koyanı ise, Ankara'daki yüzden fazla insanın ne için öldürüldüğünü sorgulamak. Bak yazarken bile diğer uç imkansızlaştı, sorguladığım hiçbir olayın ardından umut verici bir gerçeklik çıkmıyor, sadece kocaman, yıkıcı bir boşluk ve karanlık var. Bu memleket bomboş, kapkara bir memleket, bir uzay boşluğu gelmiş ve hacimli kara parçaları arasına yerleşmiş bir şekilde, doğurduklarını sürekli yutuyor, yuttuklarını bile rahat bırakmıyor.

Az insan, çok sanat, çok hayvan ve çok bitki ile yaşayacağım. Olabildiği kadar sıfır toplum, sıfır gündem ve sıfır siyaset ile. Türk milleti malesef Ata'mızın söylediği gibi ''Zekidir, çalışkandır.'' değil. Türk milleti ahlaksızdır, kötüdür, canidir. Bunu yok saymak da sadece daha geç ve daha büyük ruhsal çöküş yaratır. Bu halk, eli yüzlerce insanın kanına bulanmış olanı seçti, bilerek ve ellerine bakmayarak. Ben bu halkın bir parçası değilim.

Bu tuhaf ve bomboş yerde, bir avuç hacimli molekülüz. Kendinize iyi bakın, hayvanları doyurun, ağaç dikin. İyi yaşayın işte, elden geldiği kadar, mümkün mertebe iyi yaşayın.

26 Ekim 2015 Pazartesi

Güvenli bir film, bir de dizi

Kendimi en huzursuz ve sıkıntılı hissettiğim zamanlarda, yıllardır izlediğim bir film var. Bir de ev çok sessizken, kafam çok doluyken, bazen de sırf fonda seslerini duymak için açtığım bir dizi. Bunlar bana Meriç'ten öğrendiğim ''comfort food'' kavramını çağrıştırıyor epeydir, hatta ''Before we go'' için de benzer bir anlatım kullanmıştı. Hani kendimizi güvende ve iyi hissetmek için sığındığımız , çok iyi bilmekten gelen bir güven veren yiyecekler. İşte şimdi bu kavramın benim için geçerli olduğu bir diziyi ve bir filmi önereceğim size, umarım benzer bir etki yapar.

UNDER THE TUSCAN SUN

Eğer başroldeki kahramanımızla sanki çok yakın dostmuş gibi hissettiğiniz, ruha iyi gelen, incelikli ve insancıl filmleri seviyorsanız, bu film sizin de başucu filmlerinizden biri olacak. İlk izleyişimden beri 10 yıldan fazla zaman geçmiş olmalı ama hala her duygu durumunda, her mevsimde (belki kışın biraz daha fazla) özellikle de hiç görmediğim Toskana'yı her özleyişimde (bunu açıklaması biraz zor) mutlaka izlerim bu güzel filmi. Orta yaşın tüm zarifliği ve tatlılığı ile Diane Lane başka güzeldir bu filmde, o eski, yüksek ve taş evler başka, coşku dolu leziz İtalyan sofraları başka. Ayçiçekleri filmin başrollerinde gibidir, bu bile filmin nasıl bir aydınlık ve neşe yaydığının ispatı sanırım.
İlginç olan, geçen yaz filme ilhamını veren, orijinal konunun sahibi olan kitabı alıp okuduğumda hissettiklerimdi. Filmden aldığım keyfin çok az bir kısmını bile yaşatmadı bana, o kadar düz, o kadar sihirden yoksundu ki, ''İyi ki birisi bu hikayeyi keşfetmiş ve sinemaya uyarlamış.'' diyerek, sonunu getirmeden bıraktım elimden. Nadiren de olsa, bir hikayenin film versiyonu, kitaptan çok daha başarılı olabiliyor. 
Yağmurlu ve kapalı bir günde en rahat koltuğunuza yerleşin, üstünüze yumuşacık battaniyenizi, elinizin altına kedinizi-köpeğinizi alın. Yanınızda kahveniz, tiramisunuz, domatesli spagettiniz, şarabınız, dondurmanız bulunsun (izlerken hangisini canınızın çekeceği hiç belli olmaz!) Bu filme bırakın kendinizi, Toskana güneşinde, çok güzel ve geniş bir bahçede ısının, gevşeyin. 
COMMUNITY

Aslında yukarıda İtalya konulu bir film anlatmışken, altında son favorim olan The Borgias'ı yazmam daha şık durabilirdi, ama konumuz ''iyi gelmek, dinginleştirmek'' olunca, ilk tercihim mutlaka Community oluyor. İtiraf edeyim ki, dizi zevkine çok güvendiğim bir arkadaşım ısrarla ve zorla izletince, ilk iki-üç bölümünde hala pek ısınamamıştım, ''Hadi bakalım, belki sonra sarar biraz.'' diyerek izlemeye devam ettim, sardı ki ne sarmak... Benim için bu dizinin her karakteri şimdiden birer klasik, günlük hayatta bile hatırlayıp güldüğüm dialoglar sürüsüne bereket, konuşma dilimize kazandırmış olduğu anlık tepkiler ve anlamsız sesler bile var. 

Başarıyla uzaktan yakından alakası olmayan, son derece uyumsuz, muhteşem şekilde arızalı ve çok gerçek altı adet insan, paralı bir üniversitede bir araya geliyorlar. O kadar çok diziye ve filme gönderme var ki (Movie-geek ve favori karakter Abed sağolsun) sürekli ''Ahah evet yaa, harbiden öyleydi'' derken buluyorsunuz kendinizi. Herkesin en ciddiye aldığı ama aslında en dalgaya vurulacak özelliklerine nokta atışı yapıyorlar, çok acımasızlar ve çok sempatikler. 
Pierce'ın ırkçı, hödük ve kalın kafalı söylemlerine çok gülüyorum (çevremizde o kadar çok Pierce var ki) Britta'nın sürekli ''Ben New York'ta yaşadım be siz ne diyorsunuz'' şeklinde entel dantel, aktivist ama pek bir şey yapmayan hallerine de, Troy'un aşırı saf, biraz moron ama çok sevimli tepkilerine de. Abed ise, ne diyeyim Abed dizide de geçtiği üzere; ''Tanımlanamaz'' bir çocuk. Dizi tarihinde, bir dizi karakteri olduğunun farkında olan tek karakter işte. Mesela evde geçen bugünümde de sabahtan beri 2. sezon açık, arkada dönüp durması, ara ara gülümseyerek ekrana dalmak ve sonra işime devam etmek çok iyi geliyor. 6 sezon ile bitti dizi geçen sene. Abed'in söz verdiği üzre bir de filminin çekilmesini büyük bir sabırsızlıkla bekliyorum. 
 Güzel şeyler izlemenin, okumanın, dinlemenin tam zamanı. Hatta gündelik hayatın sıkıcı gerçekliğinden kopup, her türlü kültürel oluşuma (en kallavisinden, en çıtır çerezine) zihni teslim etmek için de oldukça uygun günlerdeyiz. İyi seyirler, hafif düşünceler ve bol gülümsemelerle.

25 Ekim 2015 Pazar

Sunday morning

''Dur, dur yeme sakın! Bu masanın fotoğrafını çekmem gerek.'' diyerek içeriye koştum. Şimdi buzdolabımızın kapağındaki polaroid karelerinin en yenisini eklemek üzereyim, iki saat geçti ve hala tokum, mutluyum, o zaman bir de yazıyla kaydetmek gerek.

Bir ay sonra ilk pazar kahvaltımız, benim hiçbir şey yapmayacağım ve sadece masaya gelip oturacağım konusunda akşamdan anlaştık, ben de sadece Ayvalık'tan getirdiğim güzeller güzeli yeşil, kırma domat zeytini çıkardım ve koydum tabağa. O bir tavada karabiberli patatesi, yengeç sosisleri, başka bir tavada sütlü ve yumurtalı ekmekleri hazırladı, domateslere kekik ve tuz, peynir küp küp, çayı demledi, çikolatalı kruvasanları getirdi, donattı o masayı. Kalbim pır pır etti, ötücü bir kuşa döndü ve salonun tavanında gezindi, fark ettim. ''Bu hayat bu kadar işte.'' dizelerini hatırladım yine, bir de aşk denen duygunun güzel yemeklerle ne kadar iyi gittiğini. Kahvaltıda karabiberli patates varsa, hasretini çektiğim çocuğa kavuşmuşsam, kaloriferler iki gündür yanmaktaysa ve çiçeklerimin hiçbiri kurumamış -hatta bir kaktüs çiçek açmışsa- ben mutluyum, bu hayat da bu kadar işte. 


21 Ekim 2015 Çarşamba

kafası bozuk, eli soğuk

19 Ekim

''Genç Eylül Köksümer'in Acıları'' isimli, trajedi ve veryansınlarla dolu bir uyarlama yazmak için oldukça uygun, serin bir gündü, elbette ki mekan İstanbul.

 Sinirimi bozan ayrıntılar, bir toz tanesinden koca bir kıymığa dönüşmüş haldeler, parmaklarımın uçları kaşınıyor. Bir insan sırf ailemden diye (bu en yoğunu ve içimi ezeni), sırf arkadaşım diye, sırf ne bileyim bir şekilde hayatlarımız ilişti diye göstermem gereken tahammülü tamamen yitirmiş haldeyim. Ellerim tüm gün biraz bile ısınmadı, yorganın altına girdiğimde henüz akşam bile olmamıştı, tüm bunların böyle gelişeceğini de biliyordum.

 Yakın bir zamanda tekrar herkesten ve her şeyden uzak olmayı dileyen bir yabaniyim. Bari ellerim birazcık ısınsın. 

21 Ekim

Üstteki satırları kaydedip çıktım o akşam, ruh halimin değişmesini bekledim. Dün karanlık salonumuzda annemle koltuklara gömülüp Gotham'ın yeni bölümlerini izledik, kedi Şeker bir saate yakın kucağımda uyudu, ruh halimin tamamen değiştiğini mutlulukla fark ettim.
Ama döndüğümüzden beri her an, her dakika Cunda'yı özlüyorum. Sahilde yürürken aldığım iyot dolu temiz havanın kokusu, hangi köşede hangi kedinin ve köpeğin olduğunu bildiğim yürüyüşler, Taşkahve'de artık kardeşim gibi olan garsonlarla sohbetlerimiz (üç gündür bana geride bıraktığım kedilerin fotoğraflarını çekip yolluyorlar.) o güzel, tanıdık sokaklar sürekli gözümün önünde. ''Homesick'' denen şeyi ilk kez, hem de doğmadığım ve büyümediğim bir yere karşı hissediyorum. Bir süre için son kez, ''Cunda'da nerede, ne yapılır ve keyifle zaman geçirilir?'' gibi bir yazı yazıp, bu konuyu rafa kaldıracağım, ama o yazıyı güzel bir kahve içerken, yağmur eşliğinde yazmak benim için güzel bir anımsama ve gülümseme olacak, gidecek olanların da işine yararsa ne ala. Şimdilik adaptasyon karmaşası içinde, ellerim hala buzdan birer kütle olarak, yorganın altındayım, İstanbul için en sıradan halimle.