28 Haziran 2011 Salı

leonardo ve gelecek düşleri





uzun zamandır bir kitabı bu kadar kendimi kaptırarak ve kısa sürede okumamıştım. ''Sinyora Da Vinci'' Leonardo'nun annesi Caterina üzerine, tarihi gerçeklere dayanan fakat kurgu bir roman. Benim en büyük zaafım olan Leonardo üzerine kitaplara olan merakımı bilen annemin hediyesi, üç günde bitiverdi, bana bir sürü yeni fikir vererek.

önümüzdeki yıllarda ne yapmam gerektiği yavaşça beliriyor zihnimde. hakkında hala keşfedilmemiş şeyler olduğunu düşündüğüm bu adamı araştırmak istiyorum. onun yaşadığı, çalıştığı yerleri bir bir görmek, peşinden koşmak istiyorum. kütüphanemde sadece ona ayrılmış olan bir raf dolusu türkçe ve ingilizce kitabın yanına, bir raf dolusu da italyanca kitap eklensin ve ben onları rahatlıkla okuyabileyim istiyorum.

ilk yaptığım taklit resimler leonardo'ya aitti, en sevdiklerimi paylaşıyorum şuan burada. ilk hedefim kendilerini yakından görmek olacak. daha sonra kendisini ana dilinde araştırmak için eğitilmem gerek. kafam planlarla dolu yine. üstelik tüm bunların bana ne katacağını ve ne elde edeceğimi de bilmiyorum. tek bildiğim leonardo'nun peşinden gitmek istediğim.

anne, kız ve kutsal ruh





ilk fotoğraf annemin 82'deki hali. ben henüz polen bile değilim. bakıp bakıp ne kadar benzediğimize şaşırıyorum.

ikinci fotoğraf benim hayatımın özeti. ortak bir ruh var, annem ben ve ananem arasında geziniyor, vücut buluyor. kimin kız, kimin anne olduğu sürekli değişiyor bu üçlüde. benim enerji kaynağım.

ayrıca herşeyden alakasız, anneme 70lerde ve 80lerde giydiği kareli gömlekleri, yüksek bel pantolonları, kalem etekleri, daracık vatkalı ceketleri, sırtı açık keten elbiseleri verdiği için her zaman, biraz, kızgın kalacağım.

senin resmin



seninle her konuşamadığımda bir resmini yapıyorum. bir kağıt parçasıyla iletişim kurmak daha kolay. tüm hatlarını, yüzündeki çizgileri, renkleri ezberlediğimi düşünürsek, durum belki çok romantik ama, bir o kadar da içler acısı.

rüya fobi

sabaha karşı gördüğüm akıl almaz, fantastik, sürükleyici rüyalardan zar zor uyandım. o kadar uçuk şeyler gördüm ki yine, bilinçaltıma küfrederek bir sakinleştirici içtim. insanın kabusları çarpıntı yapacak kadar şiddetli olmamalı. gülümseyerek uyanmama sebep olan rüyalarımı özlüyorum bugünlerde.

27 Haziran 2011 Pazartesi

zorla güzellik


kedim bir kucak kedisi değil. kucağa alınmak onun için büyük sıkıntı. fakat hislerim çok yoğun, beni reddetmesi onu gözümde daha da çekici kılıyor. üstümü başımı halı gibi tüyleriyle kaplaması da dert değil. o benim tüy topağım, ben de onun psikopat elmyra'sıyım.

26 Haziran 2011 Pazar

tek

konuşacak birine hiç bu kadar ihtiyacım olmamıştı. tek çocuk olmaktan gurur duyduğum zamanlar çok, çok gerilerde kaldı. yan odada iki kupa çay alıp yanına gidebileceğim, istediğim kadar saçma konuşmama izin verecek, beni dinleyecek, anlamasa bile sevmeye devam edecek birinin varlığına gerçekten ihtiyacım var şuan. arkadaşların yetmediği zamanlar oluyormuş, giderek de artıyormuş bu zamanlar.

sevgili abi, abla, kardeş, her neredeysen, şuan senin olmayan dizine başımı koymuş, ağlıyorum sessiz sessiz. saçlarımı sevdiğini ve beni dinlediğini duyar gibiyim.

I need a fix cos I'm goin down

çok ama çok öfkeliyim ve bununla baş edemiyorum.

22 Haziran 2011 Çarşamba

mayo



tatile çıkmadan önce şu mayolardan bulmam gerek. yoksa bir yanım eksik kalacak.

so I start a revolution from my bed

inanılmaz bir uyku hali, yatak düşkünlüğü, ev miskinliği var üzerimde. ev içindeki en uzun yolculuklarımı mutfağa, tabağımı tepeleme doldurmak için yapıyorum. bir fincan kahve bir fincan da çay alıp koştur koştur yatağa geri dönüyorum. çayı soğuk içtiğim için o bekliyor, bazen üç dört saat sonra buz gibi olduğunda aklıma geliyor orda olduğu.

baş ucumda yeni kitaplar ve dergi yığını var. her birinden 10 sayfa falan anca okumuşumdur. deli gibi 'warzone tower defense' oynamaya devam ediyorum. odada silah, mermi sesleri çınlıyor, havaya uçurdukça rahatlıyorum. akşamüstü de film saatim. audrey hepburn'üm geldi yine bu ara, izlemediklerimi elden geçiriyorum. bir de 'games of thrones' hadisesi var, başlarsam biliyorum ki bir gecede bitecek.

kedim çok memnun bu halden. ben yataktayken o da mutlaka gelip kıvrılıyor bir yanıma. yemek yemek için beraber çıkıyoruz burdan, mutfakta beraber hareket ediyoruz. bir de film izlemeyi öğretebilirsem tam olacak.

bu muhteşem düzeni tek bozan şey her gün evden çıkma zorunluluğu, dışardayken de aklımda olan tek şey sevgili yatağım. eskiden de yatakta yaşayan bir canlıydım ama son zamanlarda bu düşkünlük bağımlılık seviyesine ulaştı. keşke gittiğim her yere yanımda götürebilsem, cafede yemeğimi yatağımda yesem. atölyede resmimi yatağın ucuna oturup yapsam. nereye varacak bu deliliğin sonu...

19 Haziran 2011 Pazar

Janis, babe, I need you


''Why does every single little tiny thing I hold on to go wrong ?''

Geri kalanı Ball and Chain'de, üst üste dinleyeceğim kendisini bu gece.

size önerim

http://crackwhorebarbie.tumblr.com/

bir bakın bakalım sevecek misiniz.. çok güzel yazılar yazan, fotoğraflar çeken, filmler çeken bir arkadaşımın yeni açtığı tumblr'ı. muhteşem elbiseler, retro güneş gözlükleri, cupcake'ler, bikiniler var, daha pek çok başka güzel şeyle beraber.

ben ve dalgakıran

son beş saat içinde buraya yazıp yazıp sildiğim yazıları okuyanlar olduysa, kendilerinden özür diliyorum. öyle bir öfke işte benimki de, birşeyler yazmadan, anlatıp dökmeden geçmiyor. illa dünyalara ''ben kızgınıııım'' diye haykırmam gerekiyor.

o kadar manasız ki aslında. önümde bir dalgakıran var, benim kuduruk, büyük dalgalarım coşkuyla geliyor, geliyor ve her seferinde dalgakırana tosluyor, sönüyor, bitiyor. bunu sevgilime daha en başında söyledim, ''sen benim dalgakıranımsın'' dedim. her zamanki gibi omuz silkti. bir dalgamı daha kırdı. ona çarpan tüm sevgi, heyecan, aşk, gerilim, öfke, şiddet bir anda duruluyor. ne olursa olsun, hangi halde olduğum hiç önemli değil. tepkisizliği ve sessizliğiyle sonlandırıyor halimi. bu iyi birşey mi, çok, çok kötü birşey mi bilmiyorum. tek bildiğim beş saat önce beni köpürten öfkeden şuan eser kalmadığı. söndü gitti işte o da.

başka bir gerçek te, benim tüm duyguları aşırı uçlarda yaşayan, dramsever, fazla heyecanlı tuhaf bir yaratık olmam. benim gibi insanların kendilerini dengeleyecek, hızlarını kesecek insanlara ihtiyaçları var. kendi kendimi gözyaşlarıyla imha edebilecek kadar tehlike taşıyorum. ciddiye alınmamam, gülünüp geçilmem lazım. birilerinin ''kedidir kedi'' demesi lazım. ancak öyle sakinleşebiliyorum.

bu sakinleşmede beş saattir aralıksız oynadığım ''warzone tower defense''in ve kocaman bir kutu tavuklu nooddle'ın da payı var, öfke için oyun ve yemek de gayet güzel ilaçlar.

17 Haziran 2011 Cuma

but you



dün gece tekrar juno'yu izledim, uzun zaman sonra. üç yıl kadar önce sonbaharda oldukça berbat bir bunalıma girmiştim, konusu ''ben bu şehirde, bu okulda, bu evde ne yapıyorum''du. o bunalımdan ben resmen juno sayesinde çıktım. her gün ama her gün izledim, iki ay boyunca. evet her zaman izlemedim, çoğu zaman juno'yu açtım ve resim yapmaya daldım, yazı yazmaya daldım. ama juno'nun sesleri, melodisi hep vardı. bunalımdan çıkınca da, hayırsız bir insan olduğumdan, bir daha izlemedim.

filmi izlemeyen kaldığını sanmıyorum, o yüzden tavsiye etmeyeceğim. ama bir ayrıntı var ki, o ayrıntının ağzını burnunu kırmak istedim izlerken, üç yıl önce hiç öyle bir isteğim olmamıştı. micheal cera. bu kadar sümsük, odun, tepkisiz, duygusuz, karşısındakinin derinliğini zerre hak etmeyen sığlıkta, leş bir rolü bu kadar başarılı oynadığı için kendisinden nefret ediyorum, çünkü eminim kendisi de böyle bir insan. nick and norah's infinite playlist ve scott pilgrim'de de aynı herifti, hep aynı herif, her filmde aynı herif. allah senin sevgilin olacak zavallıya sabır versin. kız sana hamileyim diyor, sen mal mal bakıyorsun yüzüne, napıcaz diyorsun. kız sana seni seviyorum diyor, sen yiyişebilir miyiz diyorsun. pis bir insansın, donuk bir insansın, tatsız tuzsuzsun. juno gibiler de hep senin gibileri bulur, potansiyellerini bol bol harcayabilmen için, tamamen şanssızlık... o kadar kızgınım ki şuan başka birşey yazmayacağım, juno'yu da bir daha izlemeyeceğim. fak!

16 Haziran 2011 Perşembe

zor

herşey yolundaymış gibi yapmayacağım, zor günler geçiriyorum. kendi çapımda, kendi başıma.
ananemin elinde büyüdüm, tüm kahrımı o çekti, her zaman güçlü ve güleryüzlüydü. şimdi o çocuk, ben ona bakıyorum. herşeyine. onun kadar güçlü ve güleryüzlü olmayı çok isterdim. ama değilim. dağınık saçlı, çökmüş, sinirleri bozuk bir haldeyim. ama ben her zaman söylerim ''ben dünyanın en güçsüz insanıyım'' tersini hiç iddia etmedim.
destek ve moral bulmak istediğim kapının arkasında kimse yok. boşuna çalıp duruyorum. diğer tüm kapılardan her zaman olduğu gibi destek var, ne yapalım, dostlar sağolsun.
böyle günler için çabuk geçer diyorlar, umarım haklıdırlar.

13 Haziran 2011 Pazartesi

ayşe



ayşe ile aramızda garip bir ilişki var. birbirimizi tedirgin ediyoruz bazen, daha çok ben onu. bazen dakikalarca gözünü ayırmadan bakıyor, gel kızım diyorum, ''ben senin kızın değilim'' diyor. gıdısını, kulaklarını, sırtını okşuyorum, tırlıyor, keyif alıyor ama yine de kendi kedim gibi teslim olmuyor, minnet duymuyor.

ayşe ve ben aynı adamı seviyoruz. ben paylaşalım diyorum, ayşe ''sen sonradan geldin, haddini bil'' diyor. bazen biz yakınlaşınca yanımıza geliyor, onun kucağına yerleşiyor. istiyorum ki bir kez de benim kucağıma gelsin, ''yok daha neler'' diyor.

geçen sabah evde kimse yokken, ayşe de sandalyesinde saklanırken karşısına geçip oturdum. uzun uzun birbirimizi izledik. bakışları o kadar derin ki, içime işledi. ses çıkarmadan konuştuk birbirimizle, onun herşeyi olduğu gibi görebilen, görmüş geçirmiş haline bir kez daha hayranlık duydum.

birgün sevgilim dururken gelip benim kucağıma yerleşmesini hayal ediyorum. bence biz çok iyi arkadaş oluruz seninle.

stupid cupid

ben en çok insanların birbirlerini ne kadar çok sevdiklerini izlemeyi seviyorum. şaşkınlıkla ve hayranlıkla nasıl da sevebildiklerini... bana ne oluyorsa.

bir başka sabaha karşı

yine başladı durup dururken uyanmalar, evin içinde sessiz sessiz gezip ne olduğu belirsiz birşeyi aramalar. ışık yakmıyorum. kedim bayılıyor bu gezintilere, peşimden ayrılmıyor. uykusuzluğumu paylaşmasına da ben bayılıyorum.

geçen cuma muhteşem bir grubun konserini dinledik. fransızcayı sevmezdim ama önce charlotte gainsbourg, sonra da bu grup 'Fleur Offwood and The Conifers' ile oldukça sempatim arttı. burdan dinleyebilirsiniz güzel şarkılarını:

http://www.myspace.com/fleuroffwoodmusic

saçımı kestirdim, boyattım ama hiç tatmin olmadım. inanılmaz bir değişim yaşama hayali kurarken sadece eski halimin biraz bakımlısı oldum. arayışlarım sürüyor, bu renk yine değişecek. ruh haliyle beraber saç rengi değişen kadınlardan oldum. bana acımayın.

bu sabaha karşı uyanmalarının en fena tarafı açlık. evde nutella yok. iyi ki de yok çünkü haşin kaşık darbelerimle koca bir kavanozu bitirebilirim şuan.

şimdi gün ağarırken tekrar ''ejderhanı nasıl eğitirsin''i izleyeceğim. rüyamda belki ejderha beslediğimi görürüm.

9 Haziran 2011 Perşembe

rezalet

artık procrastination denen eylem hakkında ne kadar uzmanlaşmış olduğumu tekrar etmeyeceğim. ama bugünkü, özellikle de şu dakikalardaki halim resmen rezalet.

bugün evden çıkmayıp çalışmaya karar verdim. ilk başta son derece de umutluydum kendimden, elimdeki 350 sayfa ders notuyla başa çıkacak kadar zeki, çevik ve kuvvetliydim.

sonra facebook'u açtım. blogları açtım. last fm açtım. deviantart açtım. birkaç saat sonra internet üzerinde sayfalar dolusu yazı okumuştum ancak kendi sayfalarımı açmamıştım bile.

yemek yedim. çay içtim. tatlı yedim. bunlar sık aralıklarla tekrarlandı.

kedimi havalarda atıp tuttum. ''git be manyak'' dedi. aldırmadım.

akşama doğruydu ki, genelde hiç bakmadığım moda bloglarını açmaya başladım. kim nerde ne giymiş, saçını nasıl yapmış diye inceledim. sonra özel hayatını, en mahrem detaylarıyla anlatan bloglara geçtim. teşhircilerden cidden hoşlanmıyorum. sonra da hiç ama hiç tanımadığım, hiç merak etmediğim insanların bloglarını, tumblr'larını, formspringlerini okumaya başladım. saatler geçti. akşam olmuyordu bir türlü.

cımbızı ve aynayı aldım. iki kaşımın arası iyice açıldı. şaşkın bir ifadem var şuan. hayretler içindeyim. sonra makyaj yaptım. sildim.

artık açık açık ders yapmaktan kaçmaya başlamıştım. how I met your mother'ın izlemediğim son bölümlerini izledim. sekiz bardağa yakın çay içtim. kedimi zorla kucağıma aldım, kafasını sıktım, göbeğini sıkıştırdım. küfür etti. bıraktım.

sevgilimle konuşmaya çalıştım, otur dersini çalış dedi. kafama takılan birşeyler vardı, hasan'dan yardım istedim, o da pas vermedi. kala kaldım.

nasıl oldu bilmiyorum ama en son akşamüstü 5'ti, şimdi gece 1'e geliyor saat.

ve ben 350 sayfalık ders notumu ufacık ufacık keserek kopyalar yapmaya başladım. yaşımdan başımdan hiç utanmadan, bir tomar ders notunu, yüzlerce ufak parçaya bölüyorum şuan.

uzun süredir bu kadar alçalmamıştım.

7 Haziran 2011 Salı

ihtiyaçlar



yoruldum. artık sonunu getirebileceğimden emin değilim. hergün evden çıkmaktan bile yoruldum sonunda, otobüse binmekten, yürümekten, konuşmaktan. yemek yemeye halim yok. tam bir bıkkınlık hali. üstelik en zor sınavım en sona saklanmış, yatağın altındaki canavar gibi ürkütüyor beni. ama ona da söyledim, halim yok.

boş bir oda istiyorum, pencereden uzak köşesinde büyük bir yatak. önümde lap top. yerde dvd'ler. filmlerin ardı arkası kesilmesin. hepsi de izlediklerimden olsun. tiffany'de kahvaltı'yla başlayacağım, terapi niyetine.

uzun zaman sonra da odadan çıkacağım, bir robinson crusoe olarak. hayatımda ilk defa isteyerek kuaföre gideceğim. ''beni insana benzetin, güzellerinden olsun.'' saçlarım çalı formundan, ipek formuna geçecek, tekrar mutlu olacağım.

bugünlerde biraz dinlenmeye, biraz bakıma, biraz da ilgiye ihtiyacım var, ilgi kısmı her daim.

2 Haziran 2011 Perşembe

burnundan soluyan yazı

hergün taksime gitmekten o kadar sıkıldım ki... ''derdin ne, gitme o zaman'' demeyin dostlarım, donanımlarıma donanım eklemek için yazıldığım kurs taksimde, resim yaptığım atölye taksimde, geçici bir süre için kaldığım ataşehirin otobüsleri taksimde... illa ki her gün gidiyorum. ve gittikçe insanlara, kalabalığa dayanma eşiğim düşüyor. bu yüzden de dün kırmızı bir pelerine koşan bir boğa gibi istiklal'de yürürken, taksim'den bazı şeyleri yok ederek onu çekilir hale getirebileceğimizi düşündüm. sayıyorum, siz yok ediverin.

1. kalabalığın yüzde 70'ini atıyoruz. böylece cadde nefes alabilir hale geliyor.

2. adımbaşı karşınıza çıkan ''bir soru sorabilir miyim, iyi günler bzzztt'a üye olmak ister misiniz? arkadaşlar, üst katta çok güzel yerim var, geçin'' şeklinde terör estiren, bir gün içlerinden birine cidden kafa atacağım anketörleri, broşürcüleri, cafe görevlilerini olduğu gibi silelim. para kazanmanın başka bir sürü yolu var, insanların yolunu keserek, üstlerine gelerek, taciz ederek para kazanmayı anlamıyorum.

3. kötü kokular acilen yok olmalı. dün de konuştuk, insanlar kokuyor. insanlar neden kokuyor? hava 5 derece ısınınca, neden bu sevgili insanlardan buharlar tütüyor, içerde ne pişiyor? sheltox'la gezmem ve üstlerine sıkmam mı gerekiyor?

4. acelem varken, hızımı almış yürürken, önümde duran insan birikintileri de çok sinirimi bozuyor. yürüyorsun, yürüken durma. devam et. arkanda insan var, neden arkadaşınla konuşmak için, kafanı kaldırıp bir afişe bakmak için, ya da sırf aklına birşey geldiği için önümde duruyorsun? kenara çekil, kapama yolu.

bak yazarken tansiyonum zıpladı, daha atm'lerde illa ki önümde durması gereken, işi bir türlü bitmeyen, o kredi kartını elinden alıp ikiye kırıp geri vermek istediğim insanları anlatacaktım. ben bugünlerde çok sinirliyim dostlarım, olur olmaz herşeye delleniyorum, sakinleşemiyorum. derin nefes.. derin nefes.. yok, kar etmiyor.