31 Mayıs 2010 Pazartesi

bütün gün

ünlem

aldı beni bir gülme.. ''noluyo ya?!'' diyen adamın çaresizliğinden bahsetmek istiyorum size. genelde bir arkadaşımızın kafasına sebepsiz yere vurduğumuzda, uyuyan bir insanın kafasının altındaki yastığı haşırt diye çektiğimizde, ne bileyim parkta oturduğumuz arkadaşımızın üzerine aniden bir kedi attığımızda... bu tepki dökülüverir karşı tarafın ağzından: noluyo yaa?! ve işte ben bu sabah, ''noluyo ya?!'' diyen adamın çaresizliğine epey bir güldüm. o nasıl bir karşılık verememektir, çıkmaza girmek ama zayıf da olsa bir tepki gösterme, boş bulunma halidir.

boş bulunma da çok güzel bir haldir.

29 Mayıs 2010 Cumartesi

balkonda






inanın kimseden şikayet etmeyeceğim bugün. güneşten bile.
çünkü balkondaydım ve radyoda en sevdiğim şarkı çıktı. şarkı o an çıktığı için en sevdiğim oldu, binlercesinin önüne geçti.

eğer ''o'' o an karşına çıkarsa en sevdiğin olur, sonsuz bir 'an'lık hissin peşindeyiz.

ve size balkonun güzelliğini anlatamam, sanki biri çevremizdeki tüm yaprakların ardına minik bir güneş ışığı lambası asmıştı. güneş ışığı lambası, elektrik ya da pille çalışmayan, günışığından üretilmiş bir lamba çeşididir. göz kamaştırır. daha iyi anlatabilmek için birkaç fotoğraf çektim hemen, pek belli olmadı lambalar.

hafifçe esiyor şimdi, not defterime kediler karalıyorum.. fonda çok gürültülü, çok güzel şairane sözler çınlarken.. the stooges, lou reed, patti smith ve daha niceleri, siz olmasanız ne yapardım böyle güzel eserken.

23 Mayıs 2010 Pazar

hachiko



hachiko gerçekten yaşamış bir köpek.. neden hayvanların çoğu zaman insanlardan daha iyi olduğunu kanıtlar şekilde, çok etkileyici bir hikayesi var. dahası, ailelerin mutlaka çocuklarına kedi ya da köpek almasının 'neden' gerektiğinin de cevabı. bu filmi izleyin, hollywood'un gösterişli sosuna bulanan her hikayede olduğu gibi, sizi zorla ağlatacak. ama o hüzünlü müzikler, köpeğin gözlerine yakın çekim, yavaşlatılmış sahibine kavuşma sahneleri olmasa da, gerçek hikaye zaten ağlatabilir sizi.

sahibine bebekken bağlanıyor ve iki yaşına kadar onu her gün tren istasyonuna bırakıp, akşam da ordan geri alıyor hachiko. iki yaşındayken ise, birgün sahibi geri dönmüyor. kalp krizi, bir daha da geri dönmeyecek malesef. ama bunu asla kabullenmiyor genç köpek, kendi hayatının sonu gelene kadar da, 10 yıl boyunca her gün o tren istasyonunun karşısında dikilip bekliyor sahibini. çevredeki herkes alışmış, acısalar da kimse ilişemiyor köpeğe, öylece her gün bekliyor. bir gece karlar altında uyuyakalıyor ve uykusunda buluşuyor sonunda sahibiyle, ikisi de tekrar gençler, mutlular.
bugün o tren istasyonunun karşısında hachiko'nun heykeli dikili, yeri japonya'da.

çocukken bir adet 'köpek bakım kitabı' ve 'kedi bakım kitabı'm vardı. ne kadar ısrar etsem de eve hayvan almadıkları için, o kitaptaki resimlere bakar, cinsleri ezberlerdim. bir de seçerdim kendimce, ''bahçeli evim olursa akita, kangal, boxer alırım, ufak evim olursa beagle alırım, pincher de olabilir..'' şeklinde. sonra birgün kedimiz oldu, sonrasında da.. hep kedimiz oldu. zaten ben de kedi insanıydım, köpek konusu açılmadı bir daha.

sanırım birgün akita alırım ben. akita için bahçeli ev de alırım. aile de kurarım. bir köpeğin benimle yaşlanmasını ve ona deli gibi bağlanmayı istiyorum. sevmeyi de güvenmeyi de, bir insanın size öğretmesini beklemeyin dostlarım, hayvanlardan öğrendiğiniz kavramlar çok daha saf ve doğru olacaktır.

21 Mayıs 2010 Cuma

sen uyurken

saat sabahın altısı. bembeyaz bir gökyüzü var, tül perde kadar beyaz. kedim camın önünde dikkatle, sokağın hareketlenmeye başlamasını izliyor. kediler günü yaşamayı ne kadar iyi biliyor.
sabahları beş ve altı arası uyanık oluyorum nedense. kendiliğinden. uykum kaçıveriyor, bir dolaşıp geliyor yediye doğru, sorgulamıyorum nerdeydin diye.
şuan uykuda olanları düşünüyorum, her uyuyamadığımda yaparım bunu, sevdiğim insanlar nasıl uyuyordur diye merak ederim. şimdi keşke yanında olup izlesem dediğim ise... eminim çok güzeldir şimdi.

19 Mayıs 2010 Çarşamba

kızkıza Cunda






sadece birgünümüzü geçirebilmiştik orda.. üç kız, üç yıl önce. bu yaz tekrar edileceklerin başında geliyor benim için. gitmeyeniniz varsa, takılsın peşimize.

insana hayal kurduruyor, fena halde. ''ben bu taş evlerden birini alacağım, denize karşı atölyem olacak'' eski rum evleri sıraya dizilmiş bekliyorlar çünkü, dar yollarda. önlerinde mutlaka iki-üç kedi. herkesin karnı tok, sırtı pek.
denizden esiyor sürekli. emek anlatmıştı, ada insanlarına ''rüzgarlı'' derlermiş, hep biraz esermiş akıllarına, hafif deli manasında. birde kıyıdaki bar, adı Deli Kedi. daha güzel isim var mı.. papalina tava var sonra, ege mavisine boyanmış tahta sandalyelerde oturduğumuz eski köy kahvesi var. o midye dolmalar nasıl hafifse, yedikçe yiyesin geliyor. birde üstüne dondurma. sonra tepeye doğru yürüyüş, adanın manzarası öyle güzeldi ki, bir de muhteşem bir kilise harabesi hatırlıyorum, tam tepede. biz o yaz orda, gerçekten huzur bulmuştuk.

bu yaz makinelerimiz boynumuzda, şile bezi elbiselerimizin içinde bikinilerimiz, karnımız fena halde doymuş, o tepede olmamızı diliyorum, dahası buna oldukça ihtiyacım var.

15 Mayıs 2010 Cumartesi

bulutlar falan..

blogumu yenilemek için yaklaşık bir saattir blogger template'lere bakıyorum. sonunda bunu buldum. artık sayfamın başında her ay değişen uyuyan kadınlar yok. sevgili uyuyan güzel aurora'ya ayıp olmasın, kendisi ve uykuculuğu hala benim baş konseptim.

hadi benim deli zırvalarımı bırakıp akıp giden bulutları izleyelim.

kelimeler






yol. radyo eksen. e ve e. we are the band. yarı açık cam. rujsuz sabah. young folks. beyaz balina. sarıyer böreği (meşhur). kediler. tekir, lekeli, siyah, temiz, kirli kediler. yol. üşümek, sokulmak. ısınmak, soyunmak. güneş. mayıs. mutluluk. kelimeler.

yara bandı olarak kendi portrem

ben iyi bir yara bandıyımdır. her türlü kişilik yaralanması, güven sarsılması, hayal kırıklığı durumlarında kendimi yaranızın üstüne kapanmak ve havayla bulaşan mikropları engellemekten sorumlu hissederim. bunu isteyerek ve severek yaparım.

yaralı insanları, içgüdüsel biçimde çekici bulurum. belki bendekiler de çok derin olduğundan, belki asıl amacı kendini onarmak olan bencil itin teki olduğumdan, pek sorgulamam. işimi yaparım.

en kolay tedavi kendine güvenini kaybetmiş insan tipidir. zedelenmiş egoyu benim kadar hızlı şişiren ve eskisinden iyi hale getiren bir yara bandı bulamazsınız. elimden pek çok umutsuz vaka geçti. derbeder, tir tir titrer halde bulduğum bu hastalar, binlerce sarılma, iltifat ve mevcut potansiyelin yüzeye çıkarılması çalışmalarından sonra, tanınmaz hatta beni bile tanımaz hale geldiler. bu benim hem başarım, hem başarısızlığımdır. ama yara bandı, işlevi bitince çöpe atılır, soru sormaz.

en zor tedavi ise, temel kavramlara inancını yitirmiş insan tipidir. kendimin de uzun bir süre üyesi olduğum bu grup, özellikle karşı cinsten sağlam bir tekme yemiş, çok uzun süre yalnız kalmış, hayatını defalarca boş yere sorgulamış ya da bağımlılığı deneyimlemiş insan tiplerinden çıkar. ben hepsini çokça yaşadığımdan, bu tipi görünce özel bir sevgi ve merak duyarım. daha çok sarılırım. daha çok çabalarım.

bazen hiç işe yaramadığı olur...

soyut kavramların varlığını kanıtlamak pek kolay değildir. inancı zedelenmiş insanlara laf anlatmak da kolay değildir. ama bir yara bandı olarak, yapışkanım bitene ve kendi kendime düşene kadar, çabalamak zorundayım. o yüzden bırakın, sizi sıkıca sarmalayıp, elimden geleni yapayım.

14 Mayıs 2010 Cuma

yatak

yatağımın güvenli sınırları içerisindeyim. uzun bir süre de çıkmayacağım.

başka yataklarda yatarken, hep ait olduğum yatağı düşünüyorum ''bensiz ne yapıyordur şimdi? ya ben onsuz ne yapıyorum şuan?'' şeklinde.

başka yataklar her zaman biraz travma, kabus ve sorun taşır.

yatağımın altında canavar yok, hiç olmadı.

neden yatağın üzerine yazı yazıyorsun, manyak mısın derseniz.. evet biraz psikolojimin bozuk olduğunu söyleyebilirim. ama merak etmeyin, yatağım beni iyileştirir.

12 Mayıs 2010 Çarşamba

hello gorgeous!


Robert Downey Jr, içi dışı bir, güzel bir insansın sen.

8 Mayıs 2010 Cumartesi

erkek.

gözümün önünde başlayan çok güzel bir ilişki-düzeltiyorum, çok güzel olabilecek bir ilişki, günden güne, yıprana yıprana bitiverdi. çok etkilendim. üzüldüm. öfkelendim. iki taraf da arkadaşınız olunca, ama birisi en yakınınızdan, kızkardeş kontenjanından olunca, çözümsüz çaresiz kalıveriyorsunuz. keşke bitmeseydi - iyi ki bitti ikileminde.

sevgili erkekler, yakından tanıdıklarım, çeşitli denemelerde bulunduklarım ve bulunacaklarım, hayatıma henüz girmemiş olanlar, tam ortasında bulunanlar;

sevmek ne kadar korkutuyor sizi. sevmenin yaşayabileceğiniz deneyimler içinde en sonsuz, masum ve güzel olanı olduğunu gördüğünüzde, altmış yaşınıza merdiven dayamanız mı gerekiyor? birçok kadını canından bezdirmiş, güvenini sarsmış, kırmış olarak?

ihtimaller.. hep olacaklar. benim hayatımın anlamı ihtimaller üzerine kurulu. birinden diğerine zıplayarak yol alıyorum. ama hangi ihtimal uğruna, elindeki güzel potansiyeli bok edecek kadar öngörüşsüz olabiliyorsunuz? bir yerde hiçbir ihtimal, bir diğerinden iyi değil. ne zaman doyacaksınız?

bir ilişki yaşanmış. istediğiniz gibi gitmemiş. artık yolları ayırmak gerek. kendinden soğutmak ve gittikçe ufalmak, neden en kolay yöntem? bir zamanlar sevmeye karar verdiğiniz kadını karşınıza alıp ''çok iyi olmasını istemiştim ama olmadı, bu saatten sonra ben gittikçe rezil bir herif olacağım, sen gittikçe kendine güvenini yitireceksin. hadi güzelce sarılalım ve vedalaşım'' demek, çok daha kolay. acısız.

senin, hiç enerji harcamayarak o kadının gününü mükemmel bir gün haline getirmen o kadar kolay ki. neden bu kadar kendinle ilgilisin, bir insanı mutlu etmeye üşenecek kadar? kadınlar o kadar salaklaşır ki sizin karşınızda, iki satır duygusal söz, kıytırık ot, çiçek, hepsini geçtim aniden gelen bir öpücük, öyle bir yeter ki kadına. ama gerek yok değil mi? sizin sağlam, taviz vermeyen, prensiplerle dolu bir duruşunuz var değil mi? izninizle.. duruşunuza tüküreyim.

inanın saatlerce yazarım ve uzayıp gider bu yazı. belli birine tepki de değil ki, isim verip olay anlatıp rahatlayayım. sadece erkekler böyle. kadınlar böyle. ve herkes bunu bilerek başarısız denemeler içinde hayatını geçiriyor. bu akşam iyimser olmam çok zor. kızarkadaşlarımı iyi görene kadar da zor.

6 Mayıs 2010 Perşembe

gül ağacının altındaki

bazı dilekler asla gerçekleşmez. kendimden biliyorum, umutsuzca ve yıllar süren, değişmeyen bir dilek için, hiçbir fırsatı kaçırmadığımı. acı çekerken dilek tutmak güç ve umut verirdi. ve o sırada gerçek fırsatların önümden nehir gibi aktığını görmezdim, ben bakmazken. dilek tutarken gözler kapatılır zira.

sonra birgün, hiç tutmadığım bir dilek gerçek oldu. bir yılı biraz geçiyor. sonrasında imkansız dilekler tutmayı, ''lütfen,lütfen,lütfen..'' demeyi bıraktım.

bu gece ne çok dilek toprağa yayıldı, gül ağaçlarının köklerinden. çok güzel bir ritüeldir, anlamlı ve derin. ''ne dilediğine dikkat etmelisin'' diye bir söz vardır ya, gül ağacı kaçımıza fısıldar ki bunu?

4 Mayıs 2010 Salı

can there be love?

so why can’t there be love (why, can’t there be love)
why oh why can’t there be love (can’t there be love)

adidas'ın reklam müziği uzun uğraşlar ve yardımlar sonucu ele geçirildi. artık gece gündüz ardı ardına dinlenmek ve tüketilmek üzere elimizde.

1 Mayıs 2010 Cumartesi

iyi bir drama queen olmanın sırları

Beni biraz tanıyan insanlar bilir ki, akıl almaz, iflah olmaz rezil bir drama queen'imdir. Bunun türkçe karşılığı, orijinalinin anlamını ve halini tam olarak yansıtmıyor. Ama sürekli arıza ve olay çıkarma peşinde, tepkileri fazla dramatik ve abartılı olan hanım kızlarımız için kullanılan bir tabir denebilir.  Bu yazı, mutlu ve sorunsuz hayatından bıkmış, ağır kız dramalarına özenen, bunun bir parçası olmak isteyen genç adaylar için bir toplum hizmetidir.

1. Sürekli planlar yapın. Bunlar uçarı, pek gerçekleşmeyecek türde olsunlar. Böylece elbette ki gerçek olmadıkları zaman, daimi hayal kırıklığı ihtiyacınızı bu şekilde giderebilir, halinize oturup bol bol acıyabilirsiniz.

2. İçinizde daima kötü bir his olsun, ne olur ne olmaz.

3. Ufacık bir durumu büyütün, kocaman bir olay haline getirin. Kendinizden bile beklemediğiniz tepkiler verin. Bunları mümkünse, her şey yolundayken, aniden yapın. Böylece hem o anı kendinize ve yanınızdakine zehir edecek, hem de daha sonra hatırladıkça iyice beter olacağınız ve üzüntüden kusacağınız bir anıya kavuşacaksınız.

4. Pişman olun. sık sık, düzenli aralıklarla. Ne için olduğu önemli değil ama pişman olun.

5. Ortada bir olay yoksa ve her şey yolundaysa... bir durup düşünün, biraz derinlere dalın, mutlaka üzülecek bir durum vardır. Drama queen, dram avında öyle kolay kolay pes etmez.

6. Sylvia Plath okuyun, Virginia Woolf okuyun, ama bu kadınları tamamen yanlış anlayın. Sadece kederlenmek için sevin onları, varoluşunuzu acıyla bağdaştırın.

7. Güçlü bir kadın olun. Çünkü bu kadar arızayı çıkardıktan sonra, mahfettiğiniz durumları tamir etmek, kendinizden bıkmamak, ''Bu sefer değişiyorum.'' demek, sizden bıkmış insanları da buna inandırmak, çok güçlü olmayı gerektirir.

 Son tavsiyem ise, siz bana uymayın dostlarım, arıza hiç iyi, eğlenceli ve övünülecek bir şey değildir. İnsana genç yaşta nurtopu gibi birer migren, reflü ve anksiyete verir. Kendinizle dalga geçecek kadar kendinizden bıktığınızda ise, artık dramlar sadece korseli dönem filmlerinde kalır.

edit: bu yazı nedense sürekli google'dan ''drama queen nedir?'' diye aratılıp başvurulduğu için, birkaç düzeltme getirdim. dram yapmayın dostlar, ben doğru yolu geç de olsa buldum. (2014)