Cunda etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Cunda etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Ekim 2016 Pazartesi

Cunda'da kahvemizi nerede içelim?

Odamın balkonuna kuruldum, bahçedeki zeytin ağacı dahil herkes hafif bir öğle dinlenmesinde, dün balkondan giren kocaman sarı kedi (Ona Aslan Prens diyorum) dizlerimin dibinde uykuda, yazmaya hazırım. Bu yazılar ''Cunda'nın en popüler ya da en güzel yerleri'' değil, o kesin. Buraya yıllardır en tenha, huzurlu zamanlarında kısa bir süre için yaşamaya gelen bir anne-kızın kişisel keyif mekanları, huzur ritüelleri gibi bir şey olacak. Ben burada iyice tembel bir kediye dönüşürken, annem enerjik bir dağ keçisi gibi takıldığından, daha sonra ondan da farklı öneriler ekleyebilirim. Fotoğrafların en kaliteli ve güzel görünenleri (Yani hemen hemen hepsi) annem tarafından çekildi, sağolsun. Şimdi ilk önce kahve! Nerenin kahvesi güzel, nerenin kahvesi başka, hadi içelim.

1. Taşkahve 
Neden bu kadar popüler ve vazgeçilmez olduğunu anlamak için birkaç tatil gününden fazlası, adanın yerlisi gibi yaşar hale gelmek lazım. Beyaz sandalyelerin denize karşı yanyana dizildiği, mutlaka klasik, emekli Ayvalık halkından birilerinin oturup günlük gazetesini okuduğu, kedilerin etrafta koşturduğu bu klasik kahve hep en kalabalık yer. Kışın bile etrafta kimseler kalmazken ve her yer kapalıyken, burada her zaman birileri bulunur, içerde soba başında okey oynayan amcaların sesleri eşliğinde salep ve kitap keyfi yapılır. Ben lodos fırtınası varken de kapalı yerinde oturup, denizdeki dev dalgaları ve çılgınca sallanan tekneleri izlemeyi severim.


 Taşkahve Cumartesi ve Pazar hariç (Çok kalabalık keyif yapmak için!) her gün bir öğlen, bir de akşam uğradığımız, yanyana sandalyelerde oturup denizi ve etrafı izlediğimiz, benim en sevdiğim ada kedim Zagor'a kavuştuğum yer, bir vazgeçilmez mekan benim için. Mustafa bey, Orhan bey ya da Mehmet bey kesin etraftadır, bir hatır sorup, çayınızı, kahvenizi söylersiniz, bazen anında, bazen de geç getirirler ama hiç sorun değildir, herkes rahattır burada. Turistik zamanındaki korkunç kalabalıkta, onlar da insan olduklarından, hiçbir masaya yetişemeyip canlarından bezecek kıvama gelirler, Temmuz ve Ağustos ayında gelip gerilmenin, stres olmanın pek alemi yok o yüzden.


 Eğer yemekte ağır yemişsem, limonlu Adaçayı içerim, eğer keyif yapasım varsa büyük bardakta Türk kahvesi, hızlıca uyanmak için sade nescafe. (Dibek kahvesi de çok tercih ediliyor ama ben sevmiyorum, koca taneli, az dövülmüş sert bir kahve. Damla sakızına da hiç alışamadım, o yüzden damla sakızlı kahvesini de denemedim.) Dondurması da çok güzeldir, gerçek meyvadan yapılan, eski usül ve çok doygun, misler gibi. Buraya giderken mutlaka Duran Market'ten bir torba açık mama alırım, kahvenin köşesindeki duvarda kedilere, köpeklere veririm, onların yemesini izlerim kahvemi içerken, karnı doyanlardan birini de kaparım ve kucağımda uyuturum, daha büyük keyfim yok şu hayatta.  Gece vakti son bir kez gelip, denize karşı biramı içmek, kitabımı okumak da ideal bir gün sonu, ben ve kedi Zagor için.
2. Ayna, Yeme İçme Oturma Yeri
Aynı Taşkahve gibi, Ayna da başlı başına bir konu, bir kafeden çok daha fazlası. Buradaki güzel insanların yaptığı şey, sadece çok özel yemekler değil, müşterilerine farklı-masalsı bir atmosferde büyük bir huzur ve estetik anlayış da sunuyorlar. Arka duvardaki dekoru her sene değiştirmelerini, bazen süpürgelerle, bazen yelkenlilerle, çam dallarıyla, türlü doğal ve yaratıcı konseptlerle süslemelerini hayranlıkla izliyorum her sene.


Yüksek tavanlı, bembeyaz bir mekan burası, cam kenarında beyaz sedirler ve açık mavi yastıklar, açık renk ahşap masalar, arka duvarda kendi üretimleri Kürşat zeytinyağları ve şaraplar, fonda hep hafif bir Fransızca jazz müziği. Her seferinde bir Fransız filmine konuk olmuşum gibi şık ve keyifli bir his, ki ben Ayna'ya gideceğim zaman mutlaka küpe takar, ruj sürerim, bir mekana süslendiğim ender durumlardandır. Beyaz, yaşlı ve tombul köpekleri Pirinç de dünya güzelidir, her masada ne var ne yok bakar, sonra size kapıyı açtırıp sokağa çıkar, bir de sokağı kontrol eder. Burada yediğim her şeyi gözüm kapalı öneririm. Ama madem ilk konumuz kahveydi, Americano ve Capuccino en sevdiklerim, yanında mutlaka tatlı ile, özellikle de şu lavantalı-limonlu cheesecake yediğim en güzel tatlılardan biri.

3. Sade Kahve
Adanın yenilerinden biri. Orman Cafe ile birlikte bu sene açılan yeni nesil kahve dükkanlarından. Bulundukları bina bir yıldan fazla süredir tadilattaydı ve her geçişimizde ''Acaba nasıl bir şey çıkacak?'' diye merakla bakınıyorduk, açıkçası kahveden çok mimari olarak merak ettiğimden gittim, kahveden çok da yine mimarisinden ve dekorasyonundan memnun kaldım.
lıştığımız yüksek tavanlı Rum evlerinden daha da yüksek tavanlı hale getirilmiş, bana 3 katı da açmışlar gibi geldi, cidden  geniş ve ferah bir yapı olmuş. Hafif Küba sahil evleri havası var. Antik, şık ahşap masalar, farklı farklı ama özenle seçilmiş sandalyeler, büyük cam ve demir ferforje aydınlatmalar çok güzel, çok uyumlu.

Kahvenizi içerken dergi karıştırmak, sonra dekordaki ayrıntılara kilitlenip ''Bir mekan nasıl verimli ve güzel dekore edilir?'' diye hayranlıkla incelemek için gidilir, ben modern kahve tatlarını çok aramıyorum ama içtiğim Iced Mocha ile klasik Americano'yu sevdim, bugün de gitmişken Cold Brew denerim büyük ihtimal. Çok ada ruhunda değil, İstanbul anlayışında bir yer, adadayken değil ama İstanbul'da olsa eminim her gün giderdim.

4. Cook Point 
Bütün kış Instagram'dan takip ettim ve hayranlıkla sundukları yemekleri, kahveleri izledim, sabırsızlıkla denemeyi beklediğim pek çok şey vardı menüde, hala da deniyorum, hiç yanıltmıyor, çok iyiler. (Burada hiç fotoğraf çekmemiş olmamız ve şu aşağıdaki fotoğrafı da arkadaşımın beni ve annemi tesadüfen görüp yollamış olması? Çekene ve bulup gönderen Nurşah'a teşekkür ederim.)
Yemekler için ayrı bir yazı hazırlayıp mutlaka bahsedeceğim buradan, kahve çeşitleri ve kültürleri de az buz değil. Sena Hanım Ortaköy'de ve Bebek'de zaten çok iyi yaptığı işi, çok severek taşındıkları Cunda'ya getirmiş, organik ve güzel beslenmeye kafayı takmış, işini çok severek yapan bir kadın (instagram'da da Gastromummy olarak hesabı var) O ve eşi çok güzel yapmışlar burayı açarak, adadaki deniz ürünü ağırlıklı yemeklere birkaç seçenek daha eklemeyi amaçlamışlar, vegan ve vejeteryan menüsü de gayet başarılı görünüyordu. Ben her zamanki sade kahvemle kendimi şaşırtmadım ama pek memnun kaldım, yanında gelen kurabiyeye de bayıldım, çok köpüklü, süslü ve iştah açıcı görünen başka kahvelerinden de denerim mutlaka.
Bizim tercihlerimiz bu şekildeydi, bu dört mekan fazla fazla yetiyor kahve ve tatlı keyfimiz için. Hatta geçen sene sadece Taşkahve ve Ayna'da oturarak da koca bir ayımızı gayet mutlu geçirmiştik, ben kahve ve çay konusunda düzen ve alışkanlıklarıma çok bağlıyım, kolay kolay yeni şeyler keşfetme arayışına girmiyorum mutluysam.

Yemek konusu ise apayrı, ne kadar yeni, ne kadar çok ve farklı, o kadar iyi! Deniz ürünleri ve hamur işlerinin başı çektiği, Ege otlarının ve patlıcan yemeklerinin epey övüldüğü daha kalabalık bir listeyi sıraya koydum. Gelirseniz biz Taşkahvede denize karşı oturuyor olacağız, kedilerle ve köpeklerle.

6 Ekim 2015 Salı

Cunda Günleri

Günler huzurlu, sabun ve zeytin kokulu, yazdan kalma, ılık ve hoş. Burada üçüncü sonbaharımızı yaşarken, artık tanıdık olmaktan çıkıp, bir parçamız haline gelmeye başlayan yerlere, hayvanlara, insanlara ve yemeklere hemen alıştık, kaynadık gittik içlerinde, iyi geldi.

Geçen sene ardımda bırakırken çok zorlandığım, Zagor ismini verdiğim oğlanı aynen bıraktığım gibi bulacağımı biliyordum. (Bazı kedilerle yolculuğun uzun süreceği bellidir, hissedilir ya işte.) Daha ikinci günün sabahı, beyaz kuyruk ucu, tırnaklarını asla çıkarmadığı patileri ve kucakta her kediden daha huzurlu, daha uzun uyumasıyla, yine birlikteydik. Kedi nezlesi olmuş, sokakta yaşayan pek çok kedi gibi. Malesef tedavi edilmezse, kedileri götürür bu meret, hem de çok kısa sürede. Eczaneden Azitron aldım, iki de şırınga. (Eczacı hanım hemen çaktı durumu ''Kediler için değil mi?'' dedi) Şimdi sabah akşam, hem Zagor'un, hem de ufacık, siyah bir dişinin ağzına antibiyotiklerini sıkıyorum, neyse ki hiç zorluk çıkarmıyorlar. Sonra kuru mama faslı başlıyor diğerleriyle beraber. Kedi, köpek hepsi karmakarışık, neşeli, arada hırlamalar ve kıyametler kopararak, arada yemeği unutup peşimize takılarak geçiriyorlar günü. Güneşin en tepede ve en sıcak olduğu zamanlarda ise, her birimiz uykuya çekiliyoruz. Sonrası kahve, sonrası çay.
Bir ara mevsimde, dengeli ve serin bir havada, çevrem denizle ve hayvanlarla çevrili, iyi hissetmek ne kadar kolay. Sevdiklerimi toplasam, şu güzel Rum evlerine bir bir yerleştirsem, en büyük ve en bahçelisine annem ile Kedi Şeker'i, onun hemen karşısına (bir avlu geçme mesafesine) beni ve sevgilimi koysam, daha da şımarsam, atölyeyi de taşısam, her gün eskiz çizmeye malzemeleri taşıyıp doğaya çıksak, bu kadar huzur da hiç fazla gelmese... Üstüne çay, üstüne kahve.



30 Eylül 2015 Çarşamba

Cunda'ya iki kala

  Ben burada üzgün satırlar bırakmayı sevmiyorum, son yazdıklarım hep umut dolu ve aydınlık olsun istiyorum, yoksa bir yanım eksik kalıyor. Bavullarımızı topladık, yine sonbaharın fırtınalı bir gününde, Cunda'ya doğru yola çıkmaya hazırız. Geçen senelerde olduğu gibi, 'bizim olan ev'i bulma amacıyla, ev baktığımız kadar sokak, kedi, köpek, bitki, yemek de bakarak, hayatın güzelliklerine doyarak yaşamak üzere gidiyoruz anne-kız.

İlk yemeğimizi elbette ki Ayna Cafe'de yiyeceğiz. Bu sezon için elleriyle yaptıkları dekorlara, duvarlara astıkları resimlere bakarak. Ben o çok bayıldığım ahtapotlu pilavdan ya da sahanda domatesli köfteden alacağım, annem çok sevdiği sebze çorbasından. Yaşlı ve tombul köpekleri Pirinç'i seveceğiz, çok kibar bir hanımefendi olan sahipleri gelecek ve ''Lütfen yemek vermeyin olur mu? Diyet yapması gerekiyor.'' diyecek.

 Hemen karşı kaldırımda bulunan Taş Kahve'ye gireceğiz sonra, yemek üstüne sahile karşı çayımızı içmeye. Ben o mis gibi kokan Adaçayı'ndan alacağım hemen, bir de etraftaki yeni kedilerle tanışacağım, kucağıma (fotoğraftaki sıpalardan da gözüktüğü gibi) en az bir tanesi gelip yerleşecek, mırıl mırıl uyuyacak. Kahveci Mustafa abi gelecek, ''Evi bulamadınız mı hala ablam?'' diyecek, hal hatır soracak.

Taksiyarhis Kilisesi'ne çıkan yolları yürüyeceğiz, bu kilisenin dönüştürüldüğü müzeyi bir kez gezmek yettiğinden, içeri girmeyeceğiz. Bulunduğu sokaktaki emaye kaplar, fincanlar satan antikacıya gireceğiz ama mutlaka, o harika iki katlı, bol pencereli eski Rum evi'nin de yine bir sürü fotoğrafını çekeceğiz. Bazı güzelliklerden hiç bıkılmıyor çünkü.

Ama kediler, en çok kediler... Beni onaran, içimi huzurla ve sükunetle dolduran, her biri farklı ve özel kedilere kavuşacağım. İstanbul'dan tek farkları daha mutlu ve şanslı olmaları o kadar, ama o halleri bile yansıyor insana, iyi geliyor.

  Yarın gece çılgınca esen rüzgarı dinleyerek, ertesi sabah göreceklerimi düşünerek uyuyacağım. Yola çıkmak hep en sevdiğim, bana en çok yazdıran ve çizdiren ruh hali oldu. Şimdilik bunu bilmek ve heveslenmek yeterlidir.

27 Kasım 2014 Perşembe

Cunda'ya ait olmak

  Annemle yaptığımız iki haftalık Cunda yolculuğundan döndük, bavulları açtık, kedi Şeker'le hasret giderdik tüm gün.


  Kışın da güzelmiş. Çok ama çok güzelmiş hem de. İlk günler güneşin altında tişörtle oturup, denize karşı kitabımızı okuyor ve sevdiğimiz yerlerle özlem gideriyorduk. Kahveci Mustafa Bey'le, Selene Otel'de bizi ağırlayan İsmail Bey'le, Ayna Cafe'nin kibar sahipleriyle, kışın ne kadar da sıcak geçtiğini konuşuyorduk. Sonra bir günde lodostan poyraza dönen havayla, yüzümüzü kızartacak kadar sert esen rüzgarla, tertemiz mis gibi havayla, aralıklarla ama sürekli görünen bir güneşle, gördüğüm en güzel kışa sahip yerle, tekrar tanıştım. O tablo güzelliğindeki sokaklar bomboş, çok az insan, pek çok hayvanla, gece vakti yükselen sıcacık soba kokusuyla, ıssız ve sakin, bizim oluverdi.
  Kediler, kediler hep vardı ve iyi ki varlar, köpekler de öyle. Düzenli olarak mama döktüğümüz yerlerde, yüzlerini, patilerini ezberlediğimiz kedileri sevdik, Taşkahve'de otururken birçoğunu kucağımızda uyuttuk, içlerinden birkaçına isim koyacak ve vedalaşmakta zorlanacak kadar bağlandık. En sevdiğim kocaman, domat yeşil zeytinden, pazarından teyzelerin elleriyle yaptığı reçelden, bana hep yazlık yerleri hatırlatan mavi boncuklu kolyelerden aldık. En iyi balık ve en iyi kazık nerede yenir, tecrübe ettik, yöreye has ot yemeklerinden, çatlayacak kadar çok yedik. Her gece otel odamızda, yanımızdaki su ısıtıcıyla poşet çay demledik, yorgan altında lap top'tan film izledik anne kız. Sabah her kahvaltıya çok acıkmış indik. Alışkanlıklar, keyifler yarattık kendimize. Ora'lı olduk işte. Dostlar edinerek, insanıyla selamlaşarak, hayvanlarını besleyerek, her yerini yürüyerek ora'lı olduk.

 

 Bir çok ev gezdik, güvenilmez emlakçılar tanıdık, bir adet de düzgün olanından. Henüz bizim olan evi bulamadık. Ama kökler salmak kolay değil, hele ki kökler çok derinde ve birbirine dolanmış haldeyse. Ait olacak toprağımızı bulduk ya, ona da şükür.

 

13 Haziran 2014 Cuma

Cunda olduğu gibi.






  İşte ne kadar güzel olabilirse, o kadar güzeldi yine. Bu sefer, geçen seferki Cunda ziyaretlerimizden farklı olarak, evleşti burası, hem annem, hem benim için. Selamlaştığımız, gülümsediğimiz yüzler, her gün mutlaka uğradığımız yerler, nerede beklediğini bildiğimiz kedi ve köpekler yerleşti zihnimize. Bir de üstüne karşıma hep şaşı kediler çıkmaz mı, kucağıma oturup mırıldanmazlar mı, bende bir neşe, bir neşe...

Biliyorum, yakın bir zamanda buraya taşınmaya başlayacağız. Bahçemize çiçekleri, ağaç fidelerini alacağımız sera bile belli, her gün önünden geçerken içimizden seçtik hepsini. Taşkahve'nin eli ve ayağı Mustafa Bey, Çarşı'daki tatlı ve nazik Gül Hanım, gür kahkahalı Aşiyan Osman falan, hepsi hazır. Kediler ve köpekler hazır. Onların kulaklarına tek tek fısıldadım, ''Bir gün hiç dönmeyeceğiz buradan.''

21 Mayıs 2014 Çarşamba

Yollar güzel, yollar bitmiyor

  Mutlu olduğumuz anlar için utanmadığımız, aldığımız nefeslerin boğazımızdan rahat geçtiği, çok uzun saatler boyu bir denize bakarken kimsenin ilişmediği yerlere ihtiyaç duyuyoruz, yola çıkıyoruz yine. Cunda'ya (yine.) Bazı yerleri benimsemek, orada var olmak çok kolay, zahmetsiz. İstanbul'un tam tersi yerler benim için, çok değerli. Cunda öyle bir yer, güzel rüzgarlı, kahvaltısından akşam yemeklerine en sevdiğim yiyeceklerin ardı ardına geldiği, Taşkahvesi'nde gazete okuyarak içilen kahvesi tüm kahve keyiflerine bedel, her köşe başı mutlu (daha önemlisi karnı tok) kedi ve köpeklerle dolu, sokaklarında olmanın neşe ve huzur verdiği bir yer. Kendimi aylarca kaybettiğim bir şehirden sonra, kendimi bulmak ve sevmek için çok uygun yerlerden biri.







Eski rum evlerine bu sefer alıcı gözüyle bakacağız, içlerini gezeceğiz. Hayalim odur ki, bu sefer başaralım, ki bunu kendimden çok annem ve babamın beden ve ruh sağlığı için istiyorum. Artık bencilliklerim bitti, onlarla aynı şehirde yaşamak için tutturmalarım bitti, Ege'de olsunlar, artık iyi hissetsinler ve dinlensinler, çok istiyorum.

  Burada yorulup yanlarına gideyim, babam ada otlarıyla yemekler, salatalar yapsın, börek yapsın. Annem çayın altını yaksın, güzel şaraplar çıkarsın. Biz artık Ege'de bir aile olalım. İstanbul'da yaşamak sandığımız hayatta kalma haline, onlar dahil olmasın. Ben aşk meşk ile ve resim yapacak bir atölye ile yetinerek, olduğu kadar idare ederim. Olmadığı yerde ise, doğduğum şehire zaten hiç ait hissetmediğimden, oralarda yeni bir hayat kurmak güzel bir fikir artık.

  Şimdi tek düşündüğüm kedimle nasıl vedalaşacağım, biz yokken ne kadar miyavlayacağı, bir kez yaptığı gibi atlayıp bahçeye kaçmaması. Benim kedi bebeğim çok duygusal ve bağlı bir kedi bebek, kedi kızkardeş. Ben yine her gece Şeker'in fotoğraflarına bakarak uykuya dalacağım. Bir de sevgilim şeker yanağın. Ama özlemek de güzel, uzakta olmak da. Yollar güzel.

16 Eylül 2013 Pazartesi

Cunda'da bir rüzgar esti, duruldum


Ege beni teslim aldı sonunda, uzun inatlaşmalardan sonra. Denize o kadar çok dalıp gidiyorum ki, bakışlarımı bir şeye netlemem zorlaşıyor. Tüm yaz kurduğum ''hiç konuşmadan denize bakmak'' hayalini günlerdir yaşıyorum. Bıkmıyorum da, sanki birkaç ay daha, konuşmadan, elimde çay fincanımla denizi izleyebilirim. Bir kedi yanaşıyor arada, dizime sürtünüyor, gözlerimi denizden ayırmadan onu seviyorum miskin miskin. Kedi kibarca sesleniyor. ''Bak ben senin şehirdeki sakinleştiricinim, ihmal etme beni'' Eğilip bakıyorum. Bu seferki grili beyazlı. ''Çok güzelsin, üzgünüm bir an gözlerimi ayıramadım denizden. Çok balık çıkıyor mu bu mevsim'' diyorum. Öyle kumda oturup mırrlayarak, purrlayarak denizi izliyoruz, yaklaşan bulutlardan, sardalyalardan, kayıklardan konuşuyoruz.

  Haziran'ın, parkın izleri yok gibi burada. Sanki hiçbir şey olmamış. Haberlerde şöyle bir geçiyor güncel durumlar, bir an herkes başını çevirip izliyor, sonra önlerine dönüyorlar. ''Lodos sağlam esti, yarın yağar, açılacaktım ben de.'' Bir kaya barbunu tuttum, bu kadar bak, mis gibi mis'' Zeytin işine girelim be abim artık seninle'' Konuşuyorlar, konuşuyorlar. Havadan, sudan. Hayatın havadan ve sudan ibaret hale gelmesine özeniyorum. Ne özenmesi, içim gidiyor. Basit yaşamak istiyorum. Basit sıkıntılar istiyorum.

  Dalıp gitmediğim zamanlarda yiyorum. Sardalya, papalina, çılgın tostlar (beyaz tişörtlerim yemek listesine döndü ilk günden) tarçınlı lokma, karadut dondurması, midye dolma, boyoz, ne çok muhteşem şey sunuyor burası insana. Mutlu bir göbek yaptım, ayva falan da değil. Ama mutlu, o yüzden hoşgörmek zorundayım kendisini, eminim kışın bu yiyecekleri düşünüp ''keşke yeseydim'' demek yerine, şuan tüm haşmetiyle çıkıp gezinmeyi tercih ediyordur.



 Bir de evler var ki, onları tarif edecek kelime yok. Pencerelerinden, taşlarına kadar hepsine hayranım. Bazılarında tarih de yazıyor, 1892 yılına ait bir ev gördüm dün, çok zarif ve çok sağlamdı, içinde yaşayan bir aile vardı. Cunda meydanına yakın, her gün balık ağları ve süslü, sarmaşıklı sokaklar arasından geçerek yaşayan insanlar var demek. Demek ki olabiliyor böyle güzellik dolu bir hayat.

  İki gün daha. Sanki iki aymış gibi yavaş geçireceğim, çok yürüyerek ve çok izleyerek. Nefes alıyorum.