30 Haziran 2015 Salı

Julie Seabrook, kısa günün keşfi

 Instagram'daki galerisi dışında başka portfolyo adresi bulunmayan, çok tatlı bir fotoğrafçı, Julie Seabrook Ream (hey_jules_studio)

  Hazır her yer gökkuşağına boyanmışken, güzel işleri teker teker incelenebilir, pek de güzel olur. Bulduğu, topladığı ve kompoze ettiği objelere, renk geçişlerine, fikirlerine hayran kaldım. Tek rengin skalalarından oluşan, monokrom kompozisyonlar da yapar umarım, hadi buraya birkaç örnek:


28 Haziran 2015 Pazar

Melankoliyi terbiye etmek

  Benim güzel huzurum, giderken başucuna bıraktığım notlardan, resimlerden ve mektuplardan bir kitap yap bir gün, ismi de ''Ne çok sevmiş.'' olsun. Bir fotoğraf albümü gibi hazırla onu, kucağımıza alıp bakalım yıllar sonra, ''Amma çok sevdim hakikaten'' diyeyim, sonra yine avucumu eline alıp öp, ben yine kalbimin gürültüsünden zamanın ve mekanın varlığını unutayım.
Bu seferkinde sen ve ben, nehirde kaybolmuş iki gemiyiz. Ben bunu yaparken, yeni ektiğimiz kaktüsleri sulamıştım, devasa pazar günü temizliğimizin keyfini sürüyordum balkonda. Sardunya bu ay ikinci kez açtığına göre, en az benim kadar heyecanlı ve coşkulu olmalı.
 

Elim iki haftada durmayı ve resim yapmayı unutmayı başarmış, geçici bir hafıza kaybı yaşıyor. Ona sabırla gözümün hatırladıklarını tekrar öğretiyorum, ellerime canı çabuk sıkılan, konsantrasyonu bozuk öğrencilermiş gibi davranıyorum. Hızlıca yapılan portreler ve birkaç eskiz dışında bir şey çıkmadı bu hafta. Kısa günün karı niyetine kenara kondu onlar da. Paspas ise hep kucağımda ve hep çok uykuluydu.


Şu hayatta iki ayrı semtte bol çiçekli iki balkona sahibim, ya annemin elinden tutarak, ya da dünyanın en şeker yanaklarını severek uykuya dalabilirim ya, benden şanslısı yokmuş, onu yeni yeni anlıyorum. İçimdeki bitmeyen melankoli de anlasın, dinsin artık hadi.

18 Haziran 2015 Perşembe

İki kız, salıncak, heykeller.



Birbirimizin gözünden Elif ve ben. Arkeoloji Müzesi'nin huzurlu, geniş ve antik bahçesi. Bütün ışığı üstüne alan güzel, beyaz salıncak. Rüzgarlı ve serin yaz günü. Yalnız hissetmemek, gülümsemek, kediler. 
Sappho'nun gözlerine bakıp uzun uzun düşünmek, minnet duymak, aşık hissetmek, huzurlu hissetmek için güzel bir gündü. Başka bir hayatta umarım çıplak ayaklarla yanında oturup, şiir yazarken resmini yapmışımdır. 

Bir başına tuhaf

.....İşte ben sürekli bir şeyleri fark ederim, bir şeyleri fark etmekten ve bu farkındalığımın en derinlerine kadar inmekten, bulunduğum yüzeyden koparım, o yüzeyin en yabancısı ve sersemi olurum.

Diğerleri bunu bir fark ederse, vasatlık ve normallik değerlerine göre, muhtemelen ve genellikle canıma okurlar. Bazen içlerinde şefkatli ve anlayışlılar olur, hisliler, efkarlılar, sadece tuhaflar (sadece tuhaflarla çocukluğumdan beri iyi anlaşırız.) bir şekilde canı sıkkınlar, ortamdan kopuklar olur. Onlar iyi ki olur, olmasalar ben indiğim derinliklerde yitip giderim, kalkar başka masaya geçerim. Bir kedi bulur, onunla insanları rahatsız edecek kadar fazla vakit geçiririm ve ilgilenirim. Bunlar benim normal hayata adapte oluşumun ve sosyallik deneyimlerimin kaçınılmaz sonucudur.

Bir dahakine kadar, şimdi penceremin önünde, içeride ve güvendeyim, teşekkürler.


14 Haziran 2015 Pazar

Çiçekli, düşünceli haftanın sonu.

 Bir hafta öncesi, sezonun son sergisini en fırtınalı ve yağmurlu günlerden birinde açtık. Nurşah'la ilk kez bir araya geldik, o gördüğüm en büyük papatya demetiyle karşıladı beni. Genelde ben insanların fotoğraflarını çektiğimden ve bir yerlere koyduğumdan, onun bir sürü fotoğrafımı çekmesi, koyması çok hoşuma gitti. Bunlar çok doğal yapılan ama etkisi çok büyük olan jestler. Bir kadının diğerine çiçek vermesi, bildiğim en güzel hislerden biri. Bu papatyalar şimdi iki evimde, üç vazoda ve iki çay bardağında.

Yine Sappho'yu düşünüyorum, ''Sappho anne''yi. Yeni resmimin içinde, bir yerlerde mutlaka olacak, dalgın dalgın düşünecek. İyileştiğim an, Arkeoloji Müzesi'ne, onun olmayan mermer elini öpmeye gideceğim. Bu büstün canlı ve kutsal olmadığına kimse beni ikna edemez ve onun bütün halini hayal etmek, gerçek Sappho'yu Antik Ege sularını izleyip bir şiir kurarken düşünmek, en sevdiğim şeylerden biri. Belki bir de zeytin ağacı eskizi yapmalı.


Baygın ve ağır yaz günlerinin başlangıcı, seni hiç özlememiştim yaz, özellikle de Temmuz. Ben yağmurlu, fırtınalı, gri günlerden şikayetçi değildim, sürebildiği kadar da sürsün istiyordum, şimdi yine ara ara bulutlar toplandıkça neşelenip coşacağım. Balkonda açan dev zambak, mükemmel kokusuyla hepimizi hipnotize etti, kedi Şeker dahil, dışarı çıktığımız an koklaya koklaya mest oluyoruz, Şeker bu haliyle tombul bir bal arısına benziyor.

Ve işte bu da, dün akşam kalbimi eriten manzara. Şeker şimdiye dek Evrim'e pek pas vermezdi, gördüğünde şöyle bir elini, paçasını koklayıp, salına salına geçip giderdi yanından. Dün ne olduysa oldu, Şeker resmen aşık oldu ve Evrim'in önüne gidip yere serildi, kocaman göbeğini ona sundu, cilveli cilveli yerlerde yuvarlandı. (Çok az şımaran ve muhteşem göbeğini sürekli esirgeyen bir hanımefendi için, bu çok büyük bir flört hareketi elbette) Sonrasında ise kucağa alındı, kaşındı, ''patpat''landı (Bu çocuk kedilerin popolarına pat pat diye vurmadan sevemiyor, anlamadığım şey ise, kedilerin buna bayılıyor oluşu) Bir kediyi bebek gibi tutan, ona böyle tatlı bakan bir sevdiğim çocuk, bir sevdiğim kedi, bana çok güzel ve hiç beklemediğim hayaller kurdurdunuz. 

Bu da geçen haftanın çizimi. Renkleri çizgi çizgi sürmeye, üç ya da dört renkli skala'lar ve degrade'ler denemeye, fonda bunları yaparken de önde bir hayvanla (bu seferki hisli bir Danua oldu) bakışmaya devam. Ne hayvansız, ne çizgisiz, hiçbir hafta bitmesin. 

13 Haziran 2015 Cumartesi

Frida Sancıları

Üç gün, üç serum, dört iğne. Fazla uzun ve kafa sallayacak kadar gürültülü bir MR çekimi. Ömrümden üç yıl götüren bir muayne (hala her saniyesini kafamda tekrar yaşayıp, oturduğum yerde büzülüyorum.) Şuan sağ kolumda, üç gündür parçam haline gelmiş anahtarın verdiği rahatsızlıkla, kolumu özgürce eğip bükmenin rahatlığını arıyorum. Çok fazla serum yiyecek hastaların kolunu tekrar tekrar delmemek için, giriş yapılan anahtarı üstünde bıraktıklarını bilmiyordum. Sağ kolumun bir kapı olduğunu düşünmek bana biraz keyif verdi ve bunun hakkında birkaç sayfa zırvaladım.

İnsanların neden hastane odalarından ya da serumlu kollarından fotoğraf koyduklarını anlamazdım, mal mal bakardım. İki gün önce ağlamam yeni durmuşken ve annem tatlı tatlı kolumu severken, aniden anladım. Şefkat istiyorlar. O kadar basit ve anlaşılabilir ki. O an ulaşabilecekleri herkese ulaşmak, iyi şeyler söylenmesini ve dilenmesini sağlamak, kendilerini sevginin güvenliğine almak istiyorlar. Hemen bir fotoğraf çektim, Evrim'e ve Emek'e yolladım, tam da canlarıma yakışan tepkiler aldım ve bana sarılmış kadar oldular. Dahasını istemedim, başka da zırlamadım.

Ne zaman kadın doğum, regl, jinekoloji, karın ağrısı gibi tamamen kadınlara özgü ve çok hassas dertlerim olsa, aklımda Frida'nın resimleri belirir. Bir derdi ve acıyı bu kadar gerçek ve iyi anlatmasına tekrar tekrar şaşırırım. Benim gayet olağan bir muayne, sonrasında beklemediğim bir sonuç (Doktorun deyimiyle ''Bu bizim hiç sevmediğimiz bir şey'') ve hafif sancılı bir tedavi sürecinde yaşadıklarımın, çok ama çok fazlasını yaşamış, üstelik de ömrü boyunca yaşamış bir kadın, ikinci ismi ''Sancı'' olsa, gayet makul olacak bir kadın. İnsana acılarında ve korkularında hiç yalnız olmadığını hissettiriyor.

Şimdi sonuçları bekliyorum, biraz korkuyorum. Canım çok tatlı olduğu için ve doktorun hiç sevmediği şey, doktorun nefret ettiği bir şey çıkarsa, ne tepki vereceğimi bilmediğim için. Geçen gün sildiğim kısımda da buna yakın korkular vardı, hep en kötüsünü beklediğimi anlatıyordum. Bu durum kafamın içindeki ufacık isteklerle ve meraklarla yüzleşmemi sağladı, her şey yoluna girdiğinde onlarla yüzleşmek ve belki de artık inkar etmemek için buraya not ediyorum.

Her şey yoluna girsin, sağ kolumu rahatça ve düşünmeden hareket ettirmek ne kadar değerli, sancısız ve acı içinde buruşmadığım bir yarım saat bile ne kadar değerli. Sıradan, keyifli bir yaz günü, dertsiz ve kaygısız, kansız ve serumsuz, aşık ve hafif, yanımda Şeker'in uyuduğu, çok ama çok değerli.

10 Haziran 2015 Çarşamba

O'Keeffe, bir yabani


 

  Sevdiğim ressamların içinde yeri hep ayrı (Hoş, hangisinin yeri ayrı değilse) Georgia O'Keeffe. Yabani, geçimsiz, vahşi ruhlu bir kadın olup, çiçeklerin taç yapraklarını bu kadar güzel, zarif ve derin bir şekilde boyamasından mıdır, Amerikan kırsalında kimseleri sokmadığı bir klubede yaşamış ve üretmiş olmasından mıdır, dönem dönem her bakışımda bir çiçek ile cinsellik, doğum ve kadın bedeni arasında kurduğu bağları hayranlıkla keşfedişimden midir nedir, bugünlerde yine en çok baktığım ressamdır.

Kendi dönemi içinde bu devasa taç yaprakları, üreme organlarını, öküz ve antilop kafataslarını, çölleri boyayarak ne yaptığı ve anlattığı pek anlaşılamamış olsa da (gerçi onun anlaşılma kaygısı yaşadığını sanmıyorum.) çok daha sonra, belki de 70'lerde Robert Mapplethorpe'un fotoğraflarındaki çiçeklerin erotizmiyle tekrar gün yüzüne çıkmış, bugün ise yok satan Amerika'lı ressamlardan biri O'Keeffe. Benim içinse, Süheyl dayımın, güzel sanatları kazandığım yıl Seattle'dan çok güzel bir O'Keeffe kitabı getirerek tanıştırdığı, boyadığı büyükbaş hayvan kafataslarından çok etkilenip, yetenek sınavındaki kompozisyonuma onlardan bir taneyi ezbere çizerek okulu kazandığım, yeri bir kez daha özelleşmiş olan güzel, gerçek kadın. Yabani kelimesi onun bu gerçekliğindeki güzelliği, uzaklığını, hakkında anlatılan efsane geçimsizlik ve huysuzluk hikayelerini ve elbette doğaya olan ölçüsüz yakınlığını anlatan, yegane kelime. Yabani olmayı resim yaparak başarmaktan daha güzel ne var ki, ben bilmiyorum.

 

Bir kızkardeş

 İnsan olanından yok, kedi olanından var. Pufpuf bıyıklım, bir şeye pür dikkat kesildiğin zaman ensenin kabarıp, kulaklarının da aşağı düşmesi, bana en içten kahkahalarımı attıran şey olabilir. Gecenin bir vakti sessiz adımlarla gelip kolumun altına girmen, başını el bileğime yaslaman, o yusyuvarlak kafanı da avucuma bırakman, bana hayatta en çok huzur veren şey olabilir. Sana ''Gördüğüm en güzel şeysin.'' diye fısıldarken, hayatımın en ciddi anını yaşıyor olabilirim. Hadi gel, sırtını kabartalım, burnunu kaşıyalım, patilerini sevelim.

Bir dilim pasta

Çok sevdiğim bir şarkısında, uyuz Courtney Love'ın dediği gibi 'I want to be the girl with the most cake.'' Bu ne şımarıklık, bu ne açgözlülük! Ama işte öyle dememek lazım, belki o kızın elinde o güzel pastadan başka, sevineceği bir şeyi yok. Bırakalım ikinci dilimi de o yesin, üçüncüyü de, bırakalım en çok pastayı o yesin, yeter ki bir köşede sakinlesin.

Geçen pazartesi miydi, (yoksa bir önceki mi unuttum) dışarıya hiç bir ses çıkarmadan, kendi içimde büyük vedalaşmalar, kucaklaşmalar, yüzleşmeler ve kopuşlar yaşadım. Elbette çok sancılı birkaç gün oldu, ne zaman içimden birkaç insanı yolcu etsem öyle olur. İnsan en büyük dostları ve en çok yer kaplayanları ile yavaş yavaş azalarak bitmemeli, böyle bir doğum yapar gibi, ya da bir evden taşınır gibi, aniden, sancılı, yorucu bir biçimde tükenmeli ne varsa. Öteki türlüsü bana göre değil, önceki vedalaşmalarda da hiç olmadı, ben birden bire tamamen tükendim hep. Sonra Elif'le atölyenin terasında otururken uzaklara baktık. ''Ben bir sevgiliden hiç ayrılmadım ama pek çok dosttan ayrıldım.'' dedim, o da bu durumu çok yaşadığından, hiç ''bencil, acımasız'' falan demedi bana, güzel anladı, güzel anlaştık. Güzel anlaşacak yeni dostlar hep bulunur. ''Şeyler''in inanılmaz prensiplerinden biri, şeyler hep devam etmek zorundadır.

Bundan sonra yazmış olduğum 3 uzun paragrafı, yeni bir kahve koyup geldiğim anda sildim. Onları yazarak içimden atmak bile yetmiş olmalı, ruhum gerçekten sükunet arayışında ve çatışmaktan bunalmış olmalı. Ne öfkemi, ne uçuk mutluluklarımı kaydetmeye gerek yok.

Bir şeyler oldu ve bir şeyler bitti. Doğumgünüm olmadığı halde, bir yaş büyümüş hissediyorum. Bu sebeple, herkese eşit ve azıcık düşen, ince bir dilim pastayı mutlulukla yiyeceğim.