31 Ağustos 2012 Cuma

Sevgili Lady Lazarus



  Birkaç gündür yine çok kapıldım sana. Uzak durmam gerektiğini bile bile, kütüphanemdeki en değerli şiir kitaplarını indirdim önce. Havada boğulmak, suda boğulmanın yanında çok daha gerçek, derin ve yoğun. Bana iyi geliyor mu, gelmiyor mu yıllardır karar veremediğim halde, ''Suyu Geçiş'' neden hep yanımda, melankolimi paylaşman için mi, acını paylaşmak için mi çözemiyorum. sadece yazdıklarına kapılıyorum ve özdeşleşiyorum.

  Ted Hughes hakkında, sahildeki ufak klube hakkında, seni zehirleyen o fırın hakkında yazmak istedim önce. Hakkında çekilmiş tek filmi kim bilir kaçıncı kez izledikten sonra hele. sonra düşünmek bile istemediğimi fark ettim onları. hepsi birer araçtı, kelimelerin oluşmasında, senin onların aracılığıyla dibe gömülürken, yaratman için.

  ''Dikeyim ben'' bu kitaptaki sayfasını kıvırdığım tek şiir,

Yatay olmayı çok isterdim ama,
Kökleri toprakta olan bir ağaç değilim ben,
Yapraklarla donanmak için Mart geldiğinde
Mineral ve anne sevgisi emen,
Ne de güzelliğiyim bir çiçek yatağının
Görkemli bir resme benzeyen, hayranlıkla seyredilen,
Bilmeden taçyapraksız kalacağını yakında.
Ölümsüzdür bir ağaç, kıyaslarsan benimle
Çok daha şaşırtıcıdır, kısa bir çiçek başı
Birinin uzun ömrünü versinler bana, birinin yürekliliğini.

Bu gece serin kokular yayıyor ağaç ve çiçekler,
Varla yok arası ışığında yıldızların.
Arasında yürüyorum onların, hiçbiri fark etmiyor ama beni.
Uyurken tıpatıp onlara benzediğimi
Düşünüyorum bazen,
Düşüncelerim bulanık.
Uzanıp yatmak daha doğal benim için.
Açık bir iletişim içinde oluyorum gökle o zaman
Ama asıl son kez yattığımda bilinecek değerim:
Ağaçlar dokunabilir o zaman, bana ayıracak zamanları olur çiçeklerin


30 Ağustos 2012 Perşembe

ilk uyuyan



  iki gündür ağır ve güzel filmler izliyorum. derin düşüncelere ihtiyacım var, tercihen bana ait olmayanlara. demin bir başka güzel filmin sonlarına doğru bakışlarını fark ettim. filmi durdurdum, yastığımı yanına çekip ben de onu izlemeye başladım. bu bizim için bir rutin, bir uyku öncesi ritüeli. uykuya dalarken birbirimizi izlemeyi seviyoruz. gözlerimiz yavaşça kapanırken, birden aniden açıp ''hala orda mı'' diye bakmayı, ben ona fısıldarken ve o bana purrr'larken birbirimizi dinlemeyi, ilk uyuyana gülümseyip sonrasında derin bir uykuya dalmayı.

  bu bakışlarının fotoğrafını çektim bu gece, bu bakışlar benim için ''iyi uykular, yanındayım, sabah görüşürüz'' demek. ve benim her gün daha çok düşkünü olduğum bir kedim var.

28 Ağustos 2012 Salı

arya isminde bir kız

bugün hayatımda bir ilk gerçekleşti, bir bebekle tanıştım, gözlerinin içine uzun uzun baktım, minik elleriyle bir parmağımı tuttu ve kucağımda uyudu.

büyümesini izleyeceğim ve onunla pek çok şey yapacağımız için çok hevesliyim.

insan kendisini çok şaşırtabiliyormuş. bir bebek çok huzur verici olabiliyormuş. çok yakın bir arkadaşını bir anne olarak izlemek, inanılmaz keyifli ve etkileyiciymiş.

27 Ağustos 2012 Pazartesi

dışarda

dışarı çıkmak için eline bir fırsat geçer. bu fırsatı tepe tepe kullanırsın. kullandım.

altı tane elbise değiştirip, yarım saat özenle makyaj yapıp, sanki çok önemli bir yere gidiyormuşum gibi hazırlandım. aslında sıradan bir cumartesiydi, taksim, atölye ile başlayacak olan.

sonra yolum galatasaray'dan aşağı düştü, ne kadar da özlemişim o sokağı. casette butik önünden geçerken, indirim olduğunu hatırladım. küpelerini çok seviyorum, indirimdeki küpelerini daha çok seviyorum. eddie'nin küpelerinden buldum kocaman. kesin bir kaç kez takıp takıp vazgeçeceğim, sokağa bile çıkamayacağım.

biraz daha ilerde çizgi romancımız var, gitmeyeli en az bir yıl oluyor. içeri girdim ve o güzel kokuyu duydum, marvel kokusu dediğim. elbette ki batman, cat woman hatta bane için özel çıkarılmış pek çok anlamlı ve anlamsız seri, dergi, kitap gelmiş. tankgirl'ün görmediğim özel kalın kitapları, fiyatını sorup aynen geri koyduğum kocaman bir star trek quiz kitabı, eski ve ince dylan dog'lar. bir saat kadar aç bir şekilde hepsine baktım. derken o'nu gördüm. spidermanlerin arasında, apayrı bir şekilde arada sıkışmış bana bakıyordu. marvel'ın çıkardığı jane austen serisinden ''sense and sensibility''... bir süre ''bu ne zaman çıktı'' ile ''bunun burda ne işi var'' arasında gidip geldikten sonra kasaya koştum. kese kağıdında mis gibi yeni çizgi romanım, atölyeye gittim. çatıya çıktım. çay koydum. hava rüzgarlıydı, caddeden farklı olarak. ve ben de farklıydım, son bir haftadan epey farklı olarak.

ve günün geri kalanında ve gecede de çay teması vardı, bergamot kokusu, rüzgar, insana iyi gelen her türlü sıradan mutluluk.



22 Ağustos 2012 Çarşamba

üzgünüm eskisi gibi değil lunapark

 Büyük Ev Ablukada şarkılarından alıntı yapmak hoş karşılanmıyor artık değil mi? Ama ya çok ihtiyacım varsa şuan, hatta tek ihtiyacım olan sözler onlara aitse? Belki o zaman kabul edilebilir.

  İnsanın kendi yarattığı çaresiz ruh halinde, kapana kısılmış halde nefes almaya çalışması yeterince zorken, bir de çözümler bulmaya çalışması. hiç işe yaramayacağını bile bile.

  Artık sağlık bozulmalarını kaldıramıyor bünyem. kendi sağlık bozulmalarım o kadar sorun değil, ama sevdiğim insanlarınki zor, içinden çıkılmaz. ve yaşlar büyüdükçe sağlık bozulmaları da ciddileşiyor, ''geçmiş olsun''la geçmiş olmuyor. iki elin çenende izliyorsun iç çekerek.

  Yaşam şeklini değiştirmeye çalışmak apayrı bir konu. o kadar büyük bir kütle ki yaşam şekli, yerinden kımıldamıyor, yuvarlanmıyor, yeni bir şekle dönüştürülemiyor. ve tüm sorunların sebebi olarak dikiliyor tüm heybetiyle. ''Yaşam şekli''. Tekrarlayıp duruyorum. Sanki bir değişken yerinden kımıldatılabilse, diğerleri de peşi sıra gelecek, o kütle apayrı bir forma dönüşecek.

  Kendimi biraz daha iyi hissettiğim zaman, temiz bir sayfaya bir liste yapacağım. ama şimdilik, yaşam şeklim ve sağlık sorunları kadar sabitim.

  Ve yaşam şekillerimizin, sağlık sorunlarımızın mahfettiği tüm güzellikler için, çok üzgünüm. İnsan her zaman bir lunapark'a sahip olmuyor.

21 Ağustos 2012 Salı

Myosotis arvensis



  beni bu kadar iyi tanıyan, mutlu edilmeye ihtiyacım olduğu anda yanımda, telefonumda, posta kutumda beliren,  şehirlerin önemsiz kaldığı, kendimi çok uyanık sanarken gerçekten sürpriz yapmayı başaran ve hiç yalnız hissettirmeyen güzel dostlarım için minnet doluyum.

  27 çok büyük, hiç hazır değilim.

  ama bu insanlar yanımda olmaya devam edecekse, anlaşmış gibi hepsi harika kitaplar ve defterler hediye edip ilham kaynakları yaratacaklarsa, en güzeli ise,

  doğumgünü pastamdaki mumları üflerken, dilek tutmayı unutacak kadar sarhoş ve mutlu olmamı sağlayacaklarsa,

  35 ya da 40 olmak ta pek önemli değil.

  o masada çevremde olmayan ama varlıklarını ve iyi dileklerini yanımda hissettiğim dostlarım da dahil, iyi ki birbirimizi bulmuşuz...

19 Ağustos 2012 Pazar

Gökçeada yazısı



  benim pek sevmediğim az sayıdaki Ege beldesinden biriydi Gökçeada. 10 yıl kadar önce gidip, her yerin çorak, ıssız, terk edilmiş görüntüsünden çok sıkıldığımı hatırlıyorum, bir de terk edilmiş bir rum köyünde yaşadığım korkuyu. onun dışında başka bir şey kalmamış aklımda ki, şiddetle karşı çıktım ve tereddütlerle ikna oldum.

  çok güzeldi.

  aklımda kaldığı kadar çorak, ıssız hele de terk edilmiş, hiç değildi. sıcakkanlı ve sohbete düşkün insanlarını, daha adaya gelir gelmez gördük, bir yerde azıcık dursak, beklesek, yanımızda adayı uzun uzun anlatmak üzere birileri belirdi. her yemek yediğimiz yerde, yemeği yapanın kendisi mutfaktan gelip, tatlı tatlı sohbet etti. insanların olmadığı yerler, aklımda kaldığı gibi çok fazla. merkez, kaleköy, eşelek, rum köyleri dışında fazla bir yerleşim yok. yol kenarlarında bir zamanlar çok güzel olduğunu tahmin ettiğimiz evlerin sadece bir duvarı, bir yıkıntısı kalmış. tüm tepeler, bitkiler, kayalar keçilere ait. bu kadar çok ve güzel keçiyi bir arada görmemiştim, günün her saati yol kenarında bir şeyler kemiren keçiler arasından ilerliyorsunuz.

  yemekler ise ayrı bir paragrafı hak ediyor. kırmızı et seven insanlar için burası bir cennet, kuzu yemeklerinin meşhur olduğunu gelmeden önce okumuştum. oturduğumuz yerlerde de ''ne tavsiye edersiniz'' sorumuza, cevap hep ''kuzu tabii ki'' şeklinde geldi. kuzu pirzola, kekikli ve acılı ada kuzusu ve patlıcan ezmeli kuzu incik bir yıl boyunca rüyalarımı süsleyecek. mezeler de bir başka güzellikti, deneyebileceğimiz ne varsa denedik. Ege ve Akdeniz'deyken her bulunduğu yerde tüketilmesi elzem olan deniz börülcesi yine harikaydı. Girit ezmesi, ilk defa iki yudumdan fazla, tam olarak iki kadeh içmeyi başardığım rakının yanında harika giden, tuzlu, peynirli, otlu harika bir meze. karides güveç, en sevdiğim deniz ürünlerinden ahtapot salatası, en çok restaurant sahiplerinin  ''küver'' dediği, ikram anlamına gelen kurutulmuş domates, ceviz, fesleğenden oluşan ezme aklımda kaldı. sabah, akşam ve öğlen sadece bu mezeleri yiyerek beslenebilirim.

  Ada'da wind surf ve kite surf merkezleri var. Gökçeada Surf Okulu, kesinlikle ve gözüm kapalı önerebileceğim bir merkez. sadece konumu bile yeterli, adanın en tenha ve sessiz yerinde, upuzun, bomboş bir kumsaldaki tek merkez. sahilde uzanırken, önünüzde bir sağa bir sola ilerleyen rengarenk surf yelkenlerini izlemekten, önünüzdeki kitap öylece, açık bir şekilde kalakalıyor. bir çok kez ''bugün bitiriyorum'' diye açtığım kitabı, önümdeki canlı surf televizyonunu izlemeye daldığım için, sayfa ilerleyemeden kapadım. deniz, benim ideal deniz kavramıma çok uyuyor. Bozcaada'nın dondurucu soğuk denizinden çok daha sıcak, Assos denizi gibi sıcaklığı, ama dalgası çok daha normal. bazen çarşaf gibi dümdüz, bazen ufak dalgalar, her yer kum, her yer güzel deniz kabuklarıyla dolu. bu kadar çok keyif aldığım ve tadını çıkardığım az deniz kıyısı var.

  Efi Badem pastanesi ve muhteşem kurabiyeleri, merkezdeki Gökçeada şarabı ve reçelleri satan, ufak dükkan (sakız reçeli, gelincik reçeli, yabanmersini şarabı tavsiyemdir) öğlen yemekleri için her gün zeytinyağlı ve sebze yemekleri yapan çok tatlı teyzelerin olduğu Hanım'ın yeri, akşamüstü ve akşamları gitmek, güzel bir kuzu yemeği yemek için Saklı Bahçe, denize girmek için Eşelek, özellikle de Gökçeada Surf Okulu önerilerim arasında. Ada'ya arabayla gidin, ıssız ve sessiz yollarında güzel yolculuklar yapın, camları açıp tüm kekik kokusunu içinize çekin. güneşin batışında güzel bir şarap ya da mojito ya da ne bileyim ice-tea ile keyif yapın, Türkiye'nin en batı noktasında gün batımını izleyin. yanınıza kitap, defter, kalem alın, çünkü çok ilham verici, rüzgar pek çok şey hatırlatıyor ve yaratıyor. ve gece vakti, hiçbir şehir ışığının bozamadığı yıldızlı gökyüzünü seyredin, biz fark etmeden ne çok yıldız, sürekli ve etkileyici biçimde kayıyorlar. gökyüzündeki toz bulutları bile görünüyor, en heyecan verici görüntülerden biri. ve yine, çok fazla dilek tuttum.





 şimdiden bir yıl sonra tekrar gitmenin planlarını yapıyoruz, bu planlara asla uyulmadığını ve her yaz yeni bir yer keşfetmenin daha güzel olduğunu bildiğimden, bir daha ne zaman göreceksem, o zamana kadar, bildiğim en sessiz ve en huzurlu yer olarak aklımda kalacak Gökçeada.

geçen pazar bu saatlerde


  en yapmamam gereken hatırlama şekli, en kurmamam gereken cümle. '' geçen hafta bu saatlerde'' başladı. yine aklımı Ege yollarında bırakarak döndüm. çocukken gittiğim ve hiç sevmediğim Gökçeada'ya bayılarak, hayran kalarak. ve Çanakkale'de çok ufak bile olsa bir arazi sahibi olmak gerektiğinden emin olarak.

  evet, kendi kendime o cümleyi kuruyorum bir saattir. geçen pazar bu saatlerde... tatil yeni başlıyordu. hiç umut vermeyen ama çok neşelendiren bir şekilde, karşıdaki tepelere, denize yıldırımlar düşüyor, deli gibi bir yağmur sürekli yağıyordu ve her yer gri-maviydi. bir yandan ''ya bütün bir hafta böyle geçerse'' diyor, bir yandan da denize düşen yıldırımları izlerken çaylarımızı içiyorduk. sabahın 10'unda ada'nın merkezine inip açık bulduğumuz bir markete girip, tıkınmak için bir şeyler alırken de, yanımda getirdiğim tek hırkayı koca su birikintisine düşürüp küfürler ederken de, çok yakınlara inen yıldırımlara bakıp ''ya arabanın üzerine de düşerse'' derken de mutluydum içten içe. şimdi tam bir hafta sonra, aynı saatlerde, yine gri bulutlar var gökyüzünde, patlamak üzereler. ve ben ardı ardına aynı cümleyi sayıklıyorum.



 

6 Ağustos 2012 Pazartesi

toplumlar ve afyonlar

  dün tüm bir gün sırasıyla tapınak şövalyeleri, erken hristiyanlık, sion tarikatı, Jacques de Molay, Nicolas Flamel, Rosslyn Şapeli, İsa ve havarileri, Magdalalı Meryem, Tyre'li William, İskenderiye Kütüphanesi, Hypatia ve Paganlık üzerine ne bulduysam okumakla, izlemekle geçti. erken hristiyanlık, İsa ve Meryem yıllardır takmış olduğum konular. Dini açıdan değil elbette, tarihi ve daha önemlisi sanattaki tasvirleri ve betimlemeleri çok cezbedici, düşündürücü. ikinci sınıfta yaptığım bir resim sunumunda, duvarımı alakasız mesih ve havarilerinin kartpostalları ile bezediğim için, saygıdeğer bir hocamdan azar işitmişliğim de var. ama ona da söylediğim gibi, bu konu çok ama çok ilham verici. kulaktan kulağa anlatılan, yayılan, kitleleri zapt eden bir durum var, üstelik anlatılan kişilerden hiç te aşağı kalır yanı olmayan ressamlar, heykeltraşlar ve mimarlar, bu inancı körüklemek için şuan hala hayranı olduğumuz gotik,barok,rönesans,maniyerizm eserlerini yaratıyorlar. nasıl peşinden gitmezsin ki bu düşüncenin. hayranı olmak için değil, öğrenmek için gidersin.

  paganlık zamanında bilimin ve felsefenin harika bir şekilde gelişmesi, iskenderiye kütüphanesi, raphaello'nun athena okulu'nda resmettiği tüm filozoflar, platon ve aristoteles'in öğretilerini geliştiren ve düzenleyen bilim adamları ve bilim kadınları, başka bir araştırma konusu olarak akşam saatlerinde belirdi. annemin önüme koyduğu ''hristiyanlığı değil, bunları araştır'' dediği Agora (2009) filmi, konuya azıcık ilgisi olan, olmayan herkesin izlemesi gereken bir film. paganlığa her zaman sevgim ve saygım oldu, hatta benimseyebileceğim ve mantıklı bulduğum az sayıdaki inancı yaşama şeklinden biri. bu film, paganlığın sonunu ve hristiyanlığın ortaya çıkıp, Emek'in dediği gibi büyük bir vandallıkla ve yobazlıkla, dört yüz yıl boyunca oluşturulmuş muhteşem bir kültürü ve birikimi yok edişini anlatıyor. ve elbette Hypetia adındaki, tarihin ilk bilim kadını, matematikçi, filozof, sorgulamadığı hiçbir şeyi kabul etmeyen ve inanmayan, harika bir kişiliği.

  Tapınak şövalyeleri ise, gerçek hikayelerini Tyre'li William'ın yazılarından (1130 civarında yaşamış bir tarihçi) öğrendiğimiz, geri kalan her şeyin uydurma, abartı ve hikaye olduğu bir konu. Sion tarikatı ise Dan Brown'ın süslediği ve Fransız, aç gözlü, kral olma hevesindeki soylu bir ailenin 1980'lerde ortaya attığı uydurması, bu durum National Geographic tarafından ''Da Vinci şifresi çözüldü'' belgeseliyle kanıtlanmış 2009 yılında. Tapınak Şövalyeleri, yani Templers ise, Kudüs'e giden zengin yolcuları koruyan, bankacılık ve çek sistemini ilk defa kullanan, daha sonra zapt edilemez biçimde güçlenen, ve sonunda Fransız kralının gaz vermesiyle, Papalık tarafından aforoz edilen ve işkencelerle yakılan, 300 yıl kadar tarih sayfalarında görülen bir oluşum. Haçlı Seferlerinde en parlak dönemlerini yaşıyor ve Kıbrıs'a kadar geliyorlar, ki bugün bir çok sayfada karşımıza Mason kelimesiyle yan yana çıkmaları da o zamanlarda maddi olarak inanılmaz şekilde güçlenmeleri ile başlıyor.

  okuduklarımı unutmamak için buraya bir özet yazdım, internet o kadar sınırsız bir kaynak ki, bir yerden sonra doğrularla yanlışlar birbirlerini götürmeye başlayabiliyor, o yüzden her zaman basılı ve belgeli kaynaklar üzerinden araştırma yapmak daha güvenilir. bu hafta alacağım kitap listesi oldukça verimli, Alkım'da kitap seçerken İskenderiye Kütüphanesi'nde olduğumu var sayacağım.

4 Ağustos 2012 Cumartesi

Pek sık yapmadığım bir şey

  Durup düşünmeme ve bunları yazmama sebep olan yaprak'a teşekkür ederim.

  Kedim, muhteşem ve ilham dolu annem, sanat kitaplarım, şiir kitaplarım, en uzaktaki yakınlarım, dostlarım, en sonunda bitmiş olduğu için ergenliğim, hayal dünyasında geçen çocukluğum, büyümüş olduğum bahçeli ev, balkondaki tüm bitkiler, annemin rönesans kitaplarını önüme koyduğu gün, istediğimi yapmama, okumama, inanmama her koşulda izin veren ailem, kapalı ve rüzgarlı havalar, uzun ve kısa yolculuklar, sevgilim olan çocuk ve o çocuğun güzel elleri, ilham kaynaklarım, yıllar boyunca doldurduğum tüm defterler, yıllar boyunca dolduracak olduğum tüm defterler, ucu yeni açılmış 2b kalemler, Leonardo Da Vinci, bir yerlerde hala 10 yaşımdaki haliyle var olan Gölköy, iskeledeki çocuklar, başım sıkıştığında açabileceğim her telefon ve yazabileceğim her mektup için.

Şükran dolu olduğumu hatırladım. daha çok hatırlamam gerektiğini fark ettim.

Evet bugün, dünden tamamen farklı bir gün. ve dünyanın en şaşı kedisi, yağan yağmurdan ve esen rüzgardan, en az benim kadar hoşnut, yanımda havayı kokluyor.

3 Ağustos 2012 Cuma

gerçekte


  dalgalar halinde geliyor. dalgakıransız bir ortamda. arada dindiği de oluyor, dış etkenlerin yardımıyla, bazen, nadiren. nadirenden bir adım sonrası hiç olduğu için ürküyorum, tahammül adım adım olduğu için, adımların her birini tek tek yaşamış olduğum için. her tecrübeli insan gibi korkuyorum. tecrübesiz korkunun var olduğuna inanmıyorum. inandıklarımın tümünü hatırlamıyorum. bir kısmı çok güçlüydü, derinlerde hala öyle olmalılar. dış etkenler ve iç etkenler zapt ediyor onları. en çok soyut, boş ve deli kavramlarından korkuyorum. her biri ilerleyen yıllarda aşmam gereken yüksek tepeler olarak önüme çıkacak. onların bir çukur değil de tepe olduklarını düşünmeyi tercih ediyorum. yükseklik, alçaklıktan daha baş edilebilir.

bu aralar sana o kadar çok ihtiyacım var ki. buradaki sen hep değişiyor. ama bir adet sen'in (en az bir adet) eksik olduğu kesin. yazlar hep bu kadar zor değildi. daha kolayları oldu. daha kalabalık ve daha rüzgarlıları kesin oldu. bu sefer hepsinin yerinde düşüncelerim var. ve başkalarının düşünceleri.

çok sevdiğim bir şarkıda, çığlık atacak boş bir odaya ihtiyacı olduğundan dem vuruyordu kadın. çok sevdiğim bir kitabın başlığında da kendine ait bir odaya. kendime ait bir odam olsa çığlık atmazdım muhtemelen.

sana çok ihtiyacım var'daki sen, şuan yanımda olsaydın, o sen'in hangi sen olduğu da pek önemli değil, şeyler tuhaf bir biçimde yoluna girebilirdi. onun yerine kendime ait olmayan bir odada, dışarı çıkmayacak olduğum halde abartılı bir makyaj yaptım, gereksiz sohbetler açtım, gökyüzünü izledim. arada teselli veren koyu gri bulutlar vardı.

dalgalar halinde geldi hep bu hafta.