20 Haziran 2016 Pazartesi

Guilty Pleasure

Havanın tahammül edilmez, eritici bir hal aldığı şu saatlerde epeydir aklımda olan eğlencelik bir itiraf yazısı yazmaya koyuldum. Nedir bu ''Guilty Pleasure''? Pek övünemeyeceğimiz ama kendimizi de yapmaktan alıkoyamadığımız her türlü keyiftir. Bu ''Ay kimseler duymasın bunu dinlediğimi!'' dediğiniz bir müzik de olabilir, sizde hem suçluluk-hem mutluluk yaratan herhangi bir eylem de olabilir. Bazı günler ise tamamen ''guilty pleasure''larımıza ayrılmalıdır, baştan sona ve kendimize has keyiflerimizle geçmelidir. İşte tam da öyle bir günde başlıyorum listelemeye!

1. Rap, R&B ve oryantal müzikler

Evet, özellikle sonuncu pek alakasız oldu. Ama daha okumayı bilmediğim yaşlarda ''Ben dansöz olacağım!'' diyen biri için pek tuhaf değil, olmamalı. Yakınlarımın pek iyi bildiği üzre, ben oynamayı fena halde severim ve şu kapı gıcırtısında kalkıp göbek atan tiplerdenim, ayıp mı! Mesela şuan arka fonda Shakira çalıyor ve ben hava el verdiğince kalkıp iki kıvırıp oturuyorum, elimde değil. (Ay yazarken bile utandım, ben niye böyle oldum anne?) R&B de başka düşkünlüğüm, ezbere bildiğim ve dans ettiğim epey bir rap ve r&b şarkısı vardır, MTV kuşağıyız, doğal karşılamak lazım.
 

2. Kebap, çöp şiş, lahmacun

Eyvahlar olsun, bu yazıyı yazarken Arap bir alter ego çıkıyor içimden, yüzleşmesi zor olacak. Evet efendim, görenleri şaşırtacak kadar fazla kebap ve lahmacun yeme kapasitem var. Eğer bana bir kebapçı önerirlerse, moralim bozuksa, hatta ortada pek bir sebep de yoksa ben klasik olarak bir urfa kebap, bir lahmacun, yarım çöp şiş (ah canım, çok kibar) götürürüm, kabarık pide içine tulum peynir, çiğ köfte ve acılı ezmeden bahsetmeye gerek bile duymuyorum. Yani bana sevdiğim yemekleri sorsalar ''Hmm İtalyan mutfağına düşkünümdür.'' derim ama ''Kebapçıda mı spagetti yiyorsun, hadi ordan!'' deseler, susarım. Bir demli çay daha alabilir miyim?

3. Simli makyajlar, kokoş giyisiler

Bu sempati de ''Ben dansöz olacağım!'' günlerime kadar dayanıyor. Malesef 20 yaşından sonra hep sade ve dümdüz giyindim, giyiniyorum. Çok içimden gelse de takı takamam, oje süremem, azıcık süslensem bir türlü rahat edemem, yapana da bayılırım ama. Pinterest'im ve bilgisayarım parlak kıyafetlerle, fosforlu göz makyajlarıyla, simli-payetli bluzların fotoğraflarıyla dolu. Evde yalnızken özenip boyanmaktan ve en fazla da metalik gri oje sürmekten öteye gidemedim henüz. Bu sene bu gizli kokoş yönümü alışverişe çıkarıp özgür bırakacağım!
 


4. Hafif, romantik, saçma filmler

Arkadaş çevremde pek ağır, sanatsal, nitelikli filmler konuşulmasa aslında hiç utanmayacağım bu keyfimden. Hatta göğsümü gere gere ''Bilmediğim romantik komedi yok!'' diye haykıracağım ama çok hor görülüyor bu güzelim filmler, ben de hep yalnızken izliyorum. Hani şu Julia Roberts, Meg Ryan, Sandra Bullock gibi tatlı kadınların oynadığı, romantik bocalamaların, güzel dekorasyonların, mutlu sonların vazgeçilmez olduğu filmler. Eğer bir kez ciddi bir film izliyorsam, en az dört tane böyle rahat filmler izliyorum, pek iyi geliyor.
 

5. Çöp çatanlık 

Bunun da sürekli yaptığım ve keyif aldığım bir şey olduğuyla yeni yeni yüzleşiyorum. Çevremdeki insanları kafamda eşleştirmek, bilinçaltlarında olan hisleri bulup çıkarmak, iki insanı bir araya getirmek sürekli yaptığım bir şey, çok iyi etmediğimin de farkındayım ama istemsizce oluyor. Geçen ayki girişimim çok iyi sonuçlandığı ve iki başka ortamdan arkadaşım birlikte ve çok mutlu oldukları için, itiraf etme cesareti buldum sanırım. Kavgalı çiftleri barıştırmak ve insanları bir araya getirmek sevdiğim bir şey, bazen kötü sonuçlar verdiği ya da büyük stres yarattığını da kabul ederek. Bazen yanımda ''Sırası değil, bu iş olmaz, karışma'' diyen birileri de oluyor çok şükür.
 

Oh, içimi döktüm, günah çıkardım ve rahatladım. Şimdi sıra sizinkileri öğrenmeye geldi, Mim başlasın hadi! ''Ben bunu nasıl izliyorum?'' dediğiniz şovlar, filmler, çok acaip müzikler, ''Aman kimse görmesin beni böyle'' dediğiniz aktiviteleriniz ve huylarınız var mıdır? Zor soru oldu ama yazması pek eğlenceli. Ben Meriç'ten Özge'den Zehra'dan ve Merve'den başladım sormaya, hadi şunu elden ele bir gezdirelim.

18 Haziran 2016 Cumartesi

Bodrum'da bir sanat kampı

Zorla yazıyorum, yazmadan önce kendimi yazmaya ikna etmem 2-3 gün sürüyor hala. Yaşayıp gitmesi daha kolay ve keyifli geliyor, kayıt almak ise manasızlaşmaya başladı (Umarım böyle kalmaz.) Fakat uzun aralıklar vererek de olsa, blog tutuyor olma amacıma sadık kalıp, ileride dönüp okumak üzere kendimi-hayatımı-resim yolculuğumu-beklentilerimi ve böyle bir dolu süreci
kaydetmeye devam.


Epey çekinerek ve zorla gittiğim sanat kampından, Bodrum'dan döndüm. Ben sanatla uğraşmanın sadece sosyal gereklerini sevmiyorum, tek içime sinmeyen gereği bu. Olabildiği kadar (kendi atölyemiz ve galeri de dahil) açılışlarda bulunmamaya çalışırım, görmek istediğim sergilere de en sakin ve boş zamanlarında giderim. İşte sanat kampları bu durumda beni en zorlayan, kara kara düşündüren etkinlikler oluyor. Birkaç ressamın aynı odada konaklaması, en fazla 6 günde büyük bir tabloyu bitirme telaşı, çalışacağın atölyenin şartlarını belirleyememek ve her şeye ayak uydurmak büyük sıkıntılar benim için. Yine de çıkıntılık yapmadım, biraz da kapasitemi zorlama ve disipline girme amacıyla, en yakınlarım olan atölye insanlarımla gittik 20 kişi, 5 günde bir koca resmi bitirdik, döndük. İyi geldi, pek çok yönden. Etkinlik ilginizi çekerse, Art Suites'in Yalıkavak'ta düzenlediği 20. Workshop idi bu, facebook ve instagram sayfalarında katılımcılar ve etkinlik fotoğrafları oluyor.


İlk gün, kabaca konan formlar, düşünmeden attığım fazla parlak bir turuncu astarın 5 gün boyunca vereceği zorluğu kabullenme, bir türlü rahatça çalışacak nemsiz-sineksiz-gölge bir köşe bulamama sıkıntısıyla geçti. Bunaldıkça gidip denize atlayabilmek ise muhteşem bir lüks, ''Keşke atölyemizin önünde deniz olsa da arada yüzsek'' diye hayaller kurdurdu bize. 

Sonra ayrıntılar, dikenler, incirler eklenmeye başladı. En rahat çalışabildiğim vakitler havanın serinlediği, Bodrum'da üşümenin keyfini yaşadığımız gece vakitleriydi. Bütün iş konsantre olabilmekte, bir kez daha anladım. Elbette ki anlamış olmam, dikkatimin sürekli dağılmasını engelleyemedi. 



Dikkat dağınıklığı demişken; karşımızdaki otelin sahibinin köpeği ve 8 adet muhteşem-göbekli-neşeli yavrusundan ve hemen ayağımızın dibindeki güzeller güzeli denizden bahsetmek isterim size. İnsan en sevdiği işi bile yapmak istemiyor bu etkenler yanıbaşında olunca. Tatil ne muhteşem şey, ne büyük ihtiyaç. Bir yandan da büyük motivasyon, ''Bir an evvel resmini bitir ki, köpekleri sevmeye gidelim.''

Son gün sergimizi açtık, 5 günde biten işlerimizi astık ve bunun verdiği büyük rahatlık, hafif güven çok ama çok güzeldi. Biraz daha vaktim olsaydı, kendi resimlerime ayırdığım 1-2 aylık vakit kadar olmasa da, bir haftam daha olsaydı, daha içime sinerek vedalaşırdım resmimle. Olsun bakalım, tecrübe, tecrübedir, vardır bir gerekliliği. Etkinliğin Fotoğraf albümü de burada bulunsun, ressam arkadaşlarımın ve hocalarımın işleri de pek görülesi, sevilesi. 



Ve son sabah, bütün grup içimiz eriyerek, şu harika suya bakarak, ''Uçağı kaçırmak pahasına son bir kez girsek mi?'' diye düşünerek geçti. Yalıkavak genellikle hep çok rüzgarlı, denizi hep çok dalgalı olduğu için, son sabahki bu güzellik biraz burukluk yarattı elbette. Değişmez bir tatil ironisi olarak, son günün denizi hep muhteşemdir ya, arkamızdan su döküp ''Tez vakitte tekrar gelin'' der gibi. Peki madem, biz denizi dinleriz. 

2 Haziran 2016 Perşembe

Sakin doğa, vahşi doğa.

Yazamıyorsam bir durum vardır, bu yıllardır böyle. Ya çok iyi, ya çok üzgün, ya çok heyecanlı, ya çok uykulu, ben hiç uçlardayken yazamadım. Hep ortalarda ve normalken yazdım, yazdıkça sağa sola kaydım, kaydıkça da reel olarak yaşadım (Yazıda ve resimde hayat sürdüğüm çok daha fazla oldu, olsun.)


  Mayıs ayı parklarda, bahçelerde, en olmadı balkonlarda geçti, elimde defterle ve birkaç kalemle. Ağaç çizmenin huzuru başka hiçbir resimde yok, bunu tekrar tekrar keşfediyorum. Bir portre gibi his yumaklarından oluşan bir kaygı, bir natürmort gibi bilgileri kullanma endişesi yok, izlediğin ağaçla ağaç olmak var, ne ironiktir ki elindeki kağıt ve kalem aracılığıyla (ağacın ağaca dönmesi gibi bir şey) Neyse işte, kendi kendime ''Resim kuramazsam dert değil, en olmadı oturur bir ağaç çizerim.'' diyorum. Öyle de yapıyorum çoğu zaman.

 

Defterin sayfalarında ağaçtan sonra en çok kediler vardır sanırım. Özellikle de uyuyan, çünkü sabit hallerini bulmak zor. Arada pek düşünmeden, o an çalan müziğe eşlik eden çizimler var, eskiden çok daha fazla ve rahat yapardım bu şeyleri.



Bu iki ufak iş de yeni sergiden, kağıt üzerine yağlıboya. Bunlar dışında iki de tuval var, onlar da kaktüs (ya diken, ya kaktüs!) Güzel bir natürmort sergisi oldu, sezonun da son sergisi bir yandan, artık ufak ufak atölyece tatile giriyoruz. Yazları atölyeyi bir başka severim, en rahat çalıştığım, en sakin ve huzurlu kaldığım zamanlar geçer, herkes tatildeyken. Cadde ve sokak felaket, yapış yapış bir sıcaklık içinde kavrulurken, atölyenin terası hep çok güzel eser. Bu yaz da en büyük planım yine tatil falan değil, kışın kaybettiğim vakitleri çalışarak telafi etmek, boyayacak çok konu var, şükür.

 Cuma akşamı açtığımız sergiden bir kare, benim için çok özel ve çok değerli. Yaşayan Türk ressamları içinde en sevdiğim resimleri yapan Hüsnü Koldaş'ın son sergi yazısını yazma imkanı buldum geçen ay, bunun için hep minnet duyacağım. Onun resmi ve anlattığı hikayeler çok başkadır, günümüze ait değil, antik dönemdendir, hem de zamansızdır. Nasıl görüyorsam ve nasıl biliyorsam yazdım, O çok sevdi, ben çok sevindim. Sonra da bana en çok beğendiğim desenlerinden birini hediye etti, Yediler Tapınağı'nın bir gece eskizi, arkasında yıldızlarla. Hala asamadım, hala en güzel görüneceği köşeyi bulamadım ufacık evde. ''Resim kazanmak'' diye bir olguyla yeni yeni tanışıyorum, yazı karşılığında resim hediye edildiği olmuştu daha önce, ama bu benim için en önemli yolculuk anlarından biriydi, yazı ve resim yolculuğunda.


Ve haftayı Sapanca'da, göl kıyısında bitirdik. İki yıl önce gidip bir hafta boyunca çalıştığımız Portakalçiçeği Sanat Kolonisi'nin ufak davetinde. Sapanca hep çok güzel ve huzurlu, sazların içinde öylece duran iskeleyi çok özlemişim. Bir de aynı gün genç bir geyiğe ellerimle ot yedirdim, açık yeşil gözlerinin içine bakarken çılgınca bir heyecan ve neşe duydum, ufacık boynuzlarını ellerimle sevdim, okşadım ki, o anları ne kadar uğraşsam tam olarak anlatamam, kendime bile. Hayvanlar kadar büyük şifacı bilmem, tanımam. Hayvanınız, bitkiniz bol olsun.