22 Ağustos 2015 Cumartesi

Çok fazla diken var

Hafıza var, bilinç var, zaman var, zihin var, büyümek var, küçüklük var, boyutlar ve mesafeler, düşünceler ve varsayımlar var. Bunlar bazen ayrı ayrı, bazen ben tek, onlar hepsi var. Bunlar hep diken diken, avucumun içinde. Fakat sakinim.


Çemberimden dışarı ufak bir adım

  Elbette pek çok insan için bavulunu toplayıp havaalanına gitmek ve bir saat sürecek kısa bir uçuş gerçekleştirmek büyük bir olay değildir. Ben o insanlardan biri değilim, bu yaşıma kadar uçak korkumu bahane ederek yurtdışına gitmeye hiç yanaşmamış biriyim. (2 kez de zorla, kaskatı durarak, yanımdakileri tırmık içinde bırakarak bindiğim halde) Fakat bu 3. benim için önemli bir adım, bir ay önce göze bile alamadığım, şimdi ise bir an önce korkumun üstüne gidip kendimi aşmak istediğim, sınırlarımı genişletmeyi deneyeceğim bir durum.


   Bu bir saati sakince (artık olabildiği kadar) tamamlayayım ki, kışın, baharda Roma'ya uçmadan önce bir hazırlık yapmış olayım. Roma'yı, Floransa'yı, sonrasında ise Paris'i, Londra'yı hayal edebileyim. Ah o tablolar, heykeller, kiliseler o kadar uzakta olmasalardı, hepsini yıllardır kitap sayfalarında görüp, gerçek hallerini hayal ederek derin derin iç çekmeseydim. Leonardo, Bernini, Caravaggio, Waterhouse, Lautrec, Monet, Millais, Duomo Katedrali, Santa Maria del Fiore Kilisesi, Sistine Şapeli... Ne çok yer var görecek (uçacak).

  Küçük adımlar, ufacık adımlar.

  Sabaha karşı uyandığımda, pencereden sokağı izleyen Şeker'i izlerken, bunları düşünüyordum. Sonra o da ufacık, tüylü ve sessiz adımlarla yanıma geldi, esintili bir havada uyumayı çok özlemişiz. Annemiz uyurken prensese benziyor.


21 Ağustos 2015 Cuma

Yeni yaş, keşifler ve kediler

  29'um. (Az kalsın yanlış bir hesaplamayla 30 oluyordum, son anda atlattım.) Eski doğumgünlerimde nasıl da arıza, huysuz ve tatminsiz olduğumu hatırlıyorum da. Son iki yıldır tek istediğim, minnet duyduğum şeyleri görmek, yaşamak ve hatırlamak. Gerçekten de dramlarımdan arınmak için büyük çaba gösteriyorum.

 

  10 gün kadar önce Nişantaşı'ndaki en sevdiğim kedili parkta bir kediyle tanıştım, ismini Fury koyduk. (İnsanlara karşı çok cilveli ve tatlı, köpeklere karşı gerçekten çok öfkeli olduğu için) sonra annesi Panther (Büyük, çok büyük, kapkara ve kibar bir hanım) bir de işte kuyruğu suluboya fırçasına benzeyen oğlan Fırça var o parkta. Onlara da kucağımdalarken söylediğim üzre, doğumgünümde onlarla olmak istiyordum. Sonuçta sokak kedileriyle doğumgünü kutlamak, son derece huzurlu ve coşkulu yapacaktı beni, yaptı da. Hepimiz huzurlu ve kedili, yeşillikler içinde, bir aradaydık. Annemin hediye ettiği elmalı elbiseyle, babamın hediye ettiği ve delirerek aldığım siyah ayakkabılarımı giydim, şu fotoğrafların birinde olan el yapımı çantayı taktım. (Elif yaptı, yapıyor, #zeytinsel adı altında satıyor ve hayranıyım ürettiklerinin)
 O ''yakut ile zümrüt''ü aynı anda taktığım nadir günlerden biriydi. Annem, sevgilim, sevgilimin ailesi, doğumgünlerimizin huylarımız gibi birleştiği tatlı Elif yanımdalardı, mum üflerken elele tutuştuk (İki kızın dostluğu ne güzeldir, ne derin ve güçlüdür.) Ben yine mutluluktan dilek tutmayı unutarak üfledim mumu, geçen sene de böyle olmuştu. O an aklımdan sadece ''eheheh ne güzel...'' diye geçti. Umarım evren bu mesajı alıp beni çok sersem bulmaz.

  Minnet duymayı, minnet duyamadığım zamanlarda da suyun üstünde kalmanın önemini keşfediyorum tekrar. Düşmeyi, dizim kanarken kalkmayı, bir süre sakin  ve temkinli yürümeyi. Bu metaforlardan bağımsız olarak, bu şehirdeki nefes alma alanlarımı, evden zor da olsa, zorla da olsa çıkmayı. Evden çıkmayı sürekli yeni baştan öğrenmem gerekiyor, eve her girdiğimde. Kimleri hayatımda asla istemediğimi, kimleri güvenli bir mesafede tutarak istediğimi, kimleri yanımdan ayırmayacağımı. Herkes bitirdiği bir yaşın sonunda neleri keşfediyorsa, onları keşfediyorum işte. En önemlisi de çok özel bir insan olmadığımı kabullenmem gerektiğini, kibirli ve tatlı canlı bir insan olmanın beni çok yorduğunu, sıradanlığın hafif huzurunu öğreniyorum. Yeni kitaplarım, çiçeklerim, düşünceli sözlerin yazdığı kartlarım ve mektuplarım var, öyle çok yeterli ki bunlar yüreğime su serpmeye.
 

O zaman gelsin Beatles'tan All My Life, bir sene daha.

7 Ağustos 2015 Cuma

Yakut ile Zümrüt

  Ne fena bir geceydi, hem kendim için, hem iki değerli varlığım için. Umarım sonuncu kez, sıfırdan bir dram yaratıp, güzel bir günü hem kendime, hem onlara çözümsüz kılıp dar etmişimdir, evet umarım bu sonuncusu olmuştur. İnsanlar nasıl çocukluktan çıkıyorlar, yeni sulara yelken açıyorlar, başka başka sıfatlar ve yaşamlar ediniyorlar? Benim için gelişmek neden bu kadar zor ve sancılı?

  Şöyle bir durum, (anne, okuduğun zaman azıcık da bana hak ver, güzel bebeğim) elimde pırıl pırıl, çok ama çok güzel, kendime çok yakıştırdığım yakut bir kolye var. (Neden yakut? Ay ne bileyim öyle geldi yazarken) Bu yakut kolyeyi yıllarca takmışım, vazgeçilmez parçam olmuş, her şeyim olmuş, kendimi onsuz tanımlayamayacak kadar (ah evet, hata tam da burada başlıyor) çok sevmişim elimdekini.

 Sonra bir gün... Hayat geliyor, bana zümrüt bir kolye takıyor. Amanın bu ne güzel bir yeşil, parlak, kocaman, muhteşem bir taş böyle, hemen takayım onu hemen! Takıyorum, bakıyorum aynaya, kendimi hiç olmadığım bir şekilde görüyorum, yeni, güzel, resmen bir kadın olmuşum. Yakut kolyeyi takan kız çocuğundan epey farklı, bambaşka bir şeyim. Bu zümrüt kolyeye de bağlanıyorum, o da gerçek bir parçam oluyor yıllar içinde. Ben hep birini çıkartıp diğerini takıyorum, sıra sıra. İkisinden de vazgeçemiyorum. Her bir kolyeyi çıkarışımda, büyük bir acı çekiyorum, sanki etimden et kopuyor (abartma değil, abartmayacak olsam ben zaten ben olmazdım, abartmıyorum, yaşıyorum) Bu böyle sancılı, zor, ama ikisinden de vazgeçmeden, yani aslında büyük bir bolluk ve zenginlik içinde sürüyor.

  Son zamanlarda ise, kolyeler artık isyan etmeye başlıyor. Bu tak-çıkar değiş tokuş durumundan değil (çok şükür bir de anlayışlı, hoşgörülü kolyeler bunlar), benim her bir kolyeyi çıkarırken yaşadığım buhranlardan ve apaçık döktüğüm gözyaşlarından. İkisini üstüste takamıyorum, sığmıyorlar. O an takmadığım kolyem ulaşabileceğim güzel bir kutuda dursa da, içimden binlerce hüzün geçiyor, onu o kutuda bıraktığım için. İnsanlar nasıl da yeni bir kolyeyi kolayca takıp, onu benimseyebiliyorlar ve yataklara düşmüyorlar üzüntüden? Benim derdim ne, ben neden huzur bulamıyorum?

  Keşke yakut ve zümrüt değil de, inci ve kehribar deseydim, ya da aquamarin, annem aquamarin'e bayılır. Umuyorum ki ikinize de yaşattığım son çileli geceydi, benim muhteşem kolyelerim.

  Bir gün inanıyorum ki, büyüyeceğim.

6 Ağustos 2015 Perşembe

Kısa günün çizimi



Bir ten rengi bulmak için, dokuz farklı rengi karıştırmak, yanyana sürmek, üstünden biraz silmek, azıcık daha soğuk, azıcık daha sıcak, biraz kontrast ver, aman kadının ruh halini kaçırma, kaşlarını dozunda çat. Dur bakayım? Neyse bu dursun, bir dahakine. Fakat 'çil' gerçekten de takdir edilesi bir şeydir. O zaman bolca serpelim. 

5 Ağustos 2015 Çarşamba

Summertime... and the livin' is easy.

  Bu elbette Ella Fitzgerald'ın muhteşem şarkısının güzel giriş cümlesi olarak kalıyor çoğu zaman. Yaz pek de kolay geçmiyor, özellikle aşırı sıcağa ve neme benim gibi hiç hoş tepki vermeyenler için. Yine de güzel bir öğleden sonrası, annemin ''Kahve hazıııır?'' sesiyle balkona çıkmak, buz gibi ahududu likörüyle serinlemek, sardunyalardan ve kaktüslerden konuşmak güzel. Cunda'yı ve Taşkahve'yi deli gibi özlemek, ama en ideal gezme vakti olan sonbahara kadar sabretmek, o vakte kadar da oradan buraya taşıdığımız kap kacakları kullanmak, hatırlamak, kadeh tokuşturmak, evet bunlar da Ella'nın yumuşacık sesiyle söylediği güzel yaz vakti keyiflerinden.

Kedi Şeker'in 10 adımı

  Meriç yine pek keyifli ve tatlı bir konuda yazıp, beni de eklemiş muhabbetine, ne de güzel etmiş. Konu, bir hayvanla yaşayanların ''Ay lafı açılsa da, uzuuun uzun anlatsam benimkini'' diye beklediği, bütün gün konuşsak yine bıkmayacağımız, dört patili dostlarımız ve onlar hakkındaki 10 madde. Benim tombik bebeğim, Şeker hanım'ım, şuan ayakucumda uyuyan'ım için geliyor o zaman:

 

1. Şeker bir şaşı. 
Aslında Siyam kedilerinin dişi olanları mutlaka şaşıdır. Şeker de dişi bir Siyam olarak, sanki burnunun ucuna bir kelebek konmuş gibi bakar mütemadiyen. Kendisinin fotoğraflarını görenlerin ilk tepkisi de ''E şaşı bu?!!'' olur. Genelde ikinci olarak gelen görme problemi olup olmadığı sorusu ise, iyi bir avcı, amansız bir atlet, mamayı tam on ikiden vuran bir yetenekle ispatladığı üzere (malesef gördüğüm en sakar kedi olsa da) bir görme problemi yoktur.

2. Şeker de bir 'sokağa terk edilen'.
Annemin 2005 yılında hep gittiği fotoğrafçının bahçesinde rastlaması ile tanıştığı ve adamın hala anlayamadığımız şekilde ''Eşim hamile kaldı, bıraktık sokağa, alabiliyorsanız alın, kışı geçiremez.'' diyerek, hızlıca paketleyip verdiği Şeker o gün bizim oldu. Okuldan geldiğimde halının üstünde şaşkın bir halde oturup bana bakıyor olması, ilk günler hep saklanması, hiç sevdirmemesi, güvensizliği ve ürkekliği, yoluk ve eksik bıyıkları, hepsini hatırlıyorum. 1 yaşındaydı, şimdi 11. İkimiz de annemize minnetarız.


3. En çok güldüğüm şey
Kendisi yapı itibariyle, benim en çok güldüğüm varlık. Onu şekilden şekle sokmak, kudurtmak, kucağıma aldığımda gözlerini gözlerime dikmesi, yıkadığımızda diken diken tüyleri, ona bakarken kafamda duyduğum cevapları kadar beni içten güldüren pek az şey var. Morale ihtiyacım olduğunda instagramda (sekerthecat) ve blogumda kedişeker  adı altına topladığım ne varsa, hepsine tek tek bakıyorum, uzaklardayken bile güldürüyor beni.

4. Şeker'le konuşmalar 
Güne Şeker'le başlamak yazımda geçen şeyleri ve çok daha fazlasını gerçekten söylüyor! Birbirimizle eve geldiği ilk günden beri konuştuk. Siyamlar zaten pek geveze olur, Şeker'in de mutlaka karşılık verdiği kelimeler var, ''Konuş?'' lafını çok iyi bilir ve miyavlar, ''İn!!!'' ünlemini duyduğu zaman, artık yine nerelere çıktıysa, oradan cevap verir ''İmkan yoook, çok rahat burası'' şeklinde. Annemin ''Yerine geç'' demesine de titrek miyavlamalarla itiraz eder. Yani genelde hep bir inatlaşma ve reddetme mevcut hanımefendinin söylemlerinde, ama bana uzun uzun o gün kaç kumru gördüğünü, sabaha karşı yoldan geçenleri, evde kimse yokken masaya çıktığını da anlatır, duyarım.

 

5. İp kolleksiyoncusu
Kendi başına edindiği tuhaf huylardan biri, evin her yerinde bulduğu ipli torbaların ipini sökmek, ve oyuncak kutusuna doldurmak. Bizim en baştan kutuya koyduğumuz plastik toplar, tüylü fareler, ponponlar hiç umrunda olmadı, bir kez bile oynamadı (aldığım küçük fare robotundan çılgınca korkup evin derinliklerinde koşarak kaybolduğu gün??) ve bir gün bu ipleri toplayıp biriktirmeye başladı. Acıktığı zaman kutudan bir ip çeker, mama kabına götürüp bırakır. Gece uyumadan önce kalkar, yine bir ipi alıp getirir yatağa koyar. (Sonuçta gece aniden ve delicesine oynaması gerekebilir ve gerekiyor da?!) Yaklaşık 20-30 tane ipi bu deli çocuğun en önemli eşyaları, saygı duyarak ve hayretle izliyoruz.

6. Geçimsiz bir uyuz
Evet efendim, uyuzsun, lafımı da geri almıyorum. Şu üstteki fotoğrafta, saldırmaması için balkona kapatılmış, tükürükler saçan topalak kızı tanıdınız mı, hiç benzemiyor akıllı uslu Şeker hanım'a değil mi? Eve ikinci bir hayvan almayı imkansız hale getirecek kadar geçimsiz, öfkeli ve tahammülsüz diğer canlılara karşı, malesef. Elimde yavru bir kediyle eve geldiğim gün, sinirle paçalarıma tırmanmaya çalışan, daha ciddi bir atılımla annemin fotoğraftaki evsiz kalmış Siyami'yi getirdiği gün ise, hepimizi yaşadığımıza pişman eden (bir hafta yemek yememek, her gece kalkıp zavallı hayvanı dövmek ve dolabın tepesinde yaşamaya and içmek, bir de bol bol pıskırıp tükürmek) bu kaprisli hanım, benim çok hayvanlı ev hayalimi, tek Şeker'li eve çevirmiştir.

 

7. Bir şefkat ve iyilik sembolü
Haydaaa, demin geçimsiz uyuzdu bu kız? Ama işte, insanlara karşı da tam tersi, özellikle bana verdiği terapi ve sakinleştirme yardımı, her şeyden değerli. En ihtiyacım olduğu, huzursuz ya da mutsuz olduğum zamanlarda gelir, başını avucuma koyar, bileğime sarılıp uyur, eritir beni, yumuşacık yapar. Grip olduğumda ya da berbat bir regl sancısında da başımda dimdik oturup gözünü ayırmadan beklediğini, çok endişelenirse burnunu yüzüme iyice yaklaştırıp koklamasını ve yalayıp iyileştirme çabasını da çok kez izledim, her ilaçtan etkiliydi.


8. Fotoğraf çekilme alerjisi
Olmuyor, eski sahibinin fotoğrafçı olmasına ve stüdyoda mutsuz geçen son birkaç ayına bağlıyoruz durumu. Deklanşör sesini duyduğu anda kaçmaya, gözlerini kapamaya, kuyruğunu sallamaya başlıyor. En güzel fotoğraflarını çeken annem, genelde hanımın oyuncak iplerinden birini alır ve kameranın tepesinde sallar tek eliyle, çekerken baksın diye bir şekilde maskara oluruz. Her mevsim mutlaka ben bir kez özenle giyinir, saçımı makyajımı yaparım ve Şeker'le annemin kamerasına poz veririm, işimiz bittiğinde Şeker uzaklarda öfkeyle yalanıyorken, biz pestile dönmüş halde elimizdeki karelere bakarız.

9. Dolap düşkünü
Eğer Şeker evin içinde kaybolmuşsa, mutlaka annemin ya da benim giyisi dolabımızda, en kuytu köşede oturuyordur. Eğer Şeker açıklarda bir yerde derin bir uykudaysa, annem ya da ben dolabımızı açtığımızda, neredeyse uykusunda yürüyerek gelir ve o dolaba girer. ''İn!!!'' ünleminin hiç kaale alınmadığı, dolaptan gelen keyif mırıltılarının rahatça duyulduğu, tuhaf bir bağımlılık söz konusu.

10. Hayatımın aşkı
  Bu bir abartı söylem değil. Ben ''aşkım'' lafını ne sevgilime, ne en yakın dostlarıma kullanmam, hiç kimseye de böyle hitap etmem. Ama Şeker... O'na karşı duyduğum şey, kalbimin bakarken eridiği, bazen güzelliğinden hızlı hızlı çarptığı, hayranlık ve coşku dolu bir aşk işte. Hep fısıldarım kulağına ''Sen benim hayatımın aşkısın Şeker, hep öyle olacaksın.'' Bu 10 yıldır böyle, dileğim o ki, bir 10 yıl daha böyle olsun, benim kalbim hep en çok ona çarpsın. Üstteki siyah beyaz kare ise, bakmadan, yanlışlıkla çektiğim, ama onun beni izlediği halini kaydetniş olduğum, en sevdiğim fotoğrafı.

  İşte böyle, yazarken güldüm, duygulandım, pek çok anıyı tekrar yaşadım. Eğer siz de evdeki tüylü dostunuzu anlatmak isterseniz, ya da tanışıyorsak ve zaten birçok kez onları konuşmuşsak, ben keyifle okurum ve dinlerim anlattıklarınızı. Uzun, sağlıklı, keyifle ve bizimle yaşasınlar.

3 Ağustos 2015 Pazartesi

Suyun üstünde kalmanın yolları

  Belki bir sebepten (mesela mantıksız şekilde sıcak olan havadan, hemen ulaşamayacağınız birine hasret çekmekten, insana kaldıramayacağı üzüntüler yaşatan ülke gündeminden, yersizce ve ağır basan hüzünden falan) diplerde hissediyorsanız siz de, belki bunlar işinize yarar.

-Sosyal medya hesaplarını kontrol etmeyi bırakmak, özellikle berbat son dakika haberleri ile dolu twitter ve facebook'u. Ben kendimi gündeme kaptırıp en mutlu günde bile moralimi anında elimde olmayan sebeplerin berbat etmesine izin veriyorum, hep. ''Eylül şu telefonu bırak, haber okuma artık.'' en çok duyduğum, yeni yeni uygular olduğum bir nasihat. Dünya biz endişelenmezken de dönüyor.
 

-Size iyi gelen içecekleri ve yiyecekleri saptamak. Bu çok önemli, çünkü ben ''tatlı, tatlı ve daha çok tatlı'' diyerek kendimi iyice bağımlı hale getirmiştim ve şiştikçe şişiyordum. Üç haftadır kendimi  en nefis zehir olan şekerden arındırıyorum. Meğer bana maden suyu, domates suyu, yoğurt ve şeftali çok daha iyi gelen şeylermiş, ben bu yapış yapış havalarda bunları tüketiyorum. Özellikle maden suyu ve yoğurda abanın.

-Herkesin bir 'acil durum filmi ve dizisi' vardır eminim (benimkiler büyük bir film dolabının üç rafı kadar) ama Community ısrarla tüm arkadaşlarıma tavsiye ettiğim tek dizi uzun zamandır. İki yazdır en sıcak günlerde, en baştan tekrar tekrar izliyorum, bu kadar çok kahkaha attığım, dialoglarına, karakterlerine ve zekasına hayran olduğum çok az dizi oldu. Popüler kültür, sinema ve dizi referanslarını seviyorsanız, hızla akan dialoglara kaptırıp, gerçekten kişilikli, arızalı, sempatik karakterlerin olduğu bu diziyi seversiniz. 6 sezon ile bu yıl tamamen bitti malesef. (Abed'in sesiyle umutlanıyoruz elbet: ''Six seasons and a movie!!!'')



-Yaz aylarında iyice sosyalleşen, tatilden konsere, festivalden parklara koşan insanlara bakıp kendimi iyice tuhaf hissederdim eskiden. Hem böyle aktif bir yaşamım olmadığı, hem de evde yaptığım keyifleri dışarıdaki her duruma tercih ettiğim için. Bu sene öyle hissetmiyorum, serin sonbahar günlerine yaptığımız bir tatil planı gerçek olana kadar, evimin güvenli (ve serin!) ortamını gayet iyi değerlendiriyorum. Saksılar, toprak ve bitkilerle uğraşmak epey iyi geliyor, özellikle kaktüsleri ve succulentleri yavrulatmak, sardunyaların pıtır pıtır açmasını izlemek, aloe vera'nın güneşe doğru ilerleyen upuzun sapları, hepsi birer mutluluk. Akşam üzeri güneş sipsivri yakıcı ışınlarını çektiğinde, ufak balkonumdaki yeşil çocukları fısfıs'la suluyorum (iki-üç fısfıs da kendime sıkıyorum) sonra da bir bira ya da soğuk kahve alıp kuruluyorum tam ortalarına. ''Your moment of Zen'' diye bir şey varsa, benimki tam da bu. Eminim herkesin evinde kendi iyileştirici yöntemleri vardır, bu tüyolar paylaşılmalı!

 

-Artık iyice yerleştiğim ve yeni bir hayatı iki kişi kurduğumuz evle ilgileniyorum. O bir çivi çakıyor, ben bir resim asıyorum, o köşe bir anda değişiyor. Son Ikea seferimizden aldığım irili ufaklı, açık renk ahşap çerçevelere hem kendi yaptığım, hem ressam dostlardan hediye gelen resimleri yerleştiriyorum, yenilerine yer açıyorum. Büyük, eski bir dünya haritası, polaroidlerimiz için ufak mandallı bir ip, ve hala alamadığım o kocaman parlak sarı kilim, ilk serin havaya ertelenmiş maddeler.

-En önemlisi, kendimi hiçbir şey için zorlamıyorum. Bu havada atölyeye gidemediğimi, tuval başında oturamadığımı, konsantre olamadığımı gördüm ve kabullendim, içimden gelene kadar da yapmayacağım. Evde çiziyorum, boyuyorum, sonbaharda gerçekleştirmeyi planladığım projem için hazırlık yapıyorum elimden geldiği kadar. Eğer tembellik yapma, dinlenme ve olağan düzeninize ara verme lüksünüz varsa (ki umarım vardır) kullanın bunu, her tatil güneye giderek yapılmaz, evin içinde de pekala tatil yapılabilir.

 

-Ve durup dururken bir mutsuzluk çöktüğünde, kafamdaki binbir sesi susturamaz hale geldiğimde, herkesten ve her şeyden kopuyorum. Bir kupa çay ile yatağa kıvrılıyorum, tül perde havalanıyor, vantilatör çalışıyor, derin nefesler alıyorum, kedi Şeker'i izliyorum. Bir şekilde işte, suyun üstünde kalıyorum, hepimiz gibi.


2 Ağustos 2015 Pazar

Viki Kollerova, fotoğrafçının sakin tedirginliği



  Son zamanlarda resimlerime referans almak için internette ''kadın ve vahşi yaşam'' temasına ait görseller ararken karşıma çıkan fotoğrafçılardan biri, ismini kenara not edecek ve kendisine klasör açacak kadar da beğendiğim bir isim oldu Viki Kollerova. Güncel ve görsel sanatlarda 'tekinsizlik ve sükunet' çok işlenmiş bir konu, objenin tuhaf ve anlamsız bir şekilde konumlanması, buna rağmen taşıdığı tezat şekilde huzurlu hal, bakanı rahatsız edecek olağandışı hali, ya da sergilenişi itibariyle bildiğimiz estetik normların uzağında durması artık bizi şaşırtmayan, hatta hiç 'tedirgin' etmeyen bir durum. Genellikle beğendiğim güncel ressamlar da bu temada çalıştığından, artık çok az bir bölümü samimi ve içinde bir ruh taşıyacak kadar değerli geliyor. Ben işlerini çok karakterli ve gerçek buldum, bu kavramları bilinçli yaratmaktan ziyade, sadece rastladığını ve hissettiğini düşündüm. Yüksek ağaçların olduğu, nü'lü peyzajları, kapı ve duvarların içinde bir ayrıntı haline getirdiği beden uzuvları ve hayvanlar, en çok da ellerin formunu ve ruhunu yakalamada çok başarılı olduğu kareleri var.




Şu üstteki, bir çift sevgilinin bir kitap yığını üstünde dengede durduğu ise favorim oldu. Böyle anların nasıl ortaya çıktığını merak ediyorum kareyi izlerken, o çifti o an görmek, fotoğrafçının yönlendirmesiyle mi, içlerinden geldiği gibi mi hareket ettiklerini öğrenmek istiyorum. Bu fotoğrafı önümüzdeki en serin günde, güzel bir kağıda bastırıp asmayı planlıyorum, insanı mutlu ediyor ve ilham veriyor. 



Dram çırpmak, dram pişirmek

  Gayet güzel ve esintili bir akşamüstü, Patti Smith'in Rock'n Roll Hall of Fame teşekkür konuşmasını izliyorum, 2005 tarihli. O konuşurken ağlıyor, ben izlerken ağlıyorum, izleyiciler alkışlarken ağlıyor. Kaybettiği eşine teşekkür ediyor en çok, izleyicilere onun adına da teşekkür ediyor. Bittiği anda içimden seni aramak geliyor, daha yarım saat önce konuştuk fakat sesini, anlatacağın sıradan, günlük ayrıntıları, hangi bilgisayar oyununda hangi uçağı havaya uçurduğunu duymak istiyorum.

  Seni kaybetmekten nasıl da çılgınca korktuğumu bilsen, bana artık herhangi bir şey hakkında ''Abartma Eylül, büyütüyorsun.'' demezdin. Her şeyi nasıl da doğru yaptığını, bana hiç ayıp etmediğini, nasıl da efendi gibi sevdiğini ve saydığını görmek bazen içimi oyuyor. Kollarını kocaman açıp sarılıyorsun ya, o sarılma artık hayatımda olmasa ben kafayı yerim. ''Öf Eylül dram yaratma.'' dediğini duyar gibiyim, yaratıyorum. Sen benim hiç canımı yakmadın ya, sanki her şeyin bu mükemmelliğini, pürüzsüzlüğünü elimizde olmayan, ismine 'hayat' denen şu kepaze, şu sersem bozacak gibi geliyor. Bir erkek bu kadar erdemli ve onurlu, bir kız bu kadar aşık ve huzurlu olduğu zaman, o hayat denen tuhaf organizmanın, elleşmeden duramayacağından manyak gibi korkuyorum. ''Kışt hayat, pist pist, kışt!!'' diye bağırasım geliyor camdan dışarı, gözlerini bayıltarak ''Sen iyice delirdin artık'' deme diye yapmıyorum. Dersen de gülüyorum zaten, bir şey çaktırmıyorum.

  Sen sakince monitöre bakarken, tek elin cebinde sokakta durup bir kediyi lazerle oynatırken, bana bakıp gülümserken benim içimdeki tümseklerde arabalar boşluğa düşüyor, en azından yedi-sekiz araba, 'güümm' diye, hop ederek, aniden. Engel olamıyorum, dram kendi kendisini yapıyor, sana belli etmeyeceğim diye şekilden şekle giriyorum.

  Sen böyle erdemli ve onurlu, ben böyle aşık ve huzurlu, pissstt hayat, kışştt hayat!!!