21 Temmuz 2015 Salı

Suruç yası.

Sonra gerçekten korkunç, kötü bir şey oldu. Çok kötü, en kötü. ''Çok fazla acı var, dayanamıyorum.'' diyerek intihar eden o güzel kadının, gittiği yerde gözleri dolmuştur, ben buradan hissettim.

Bu topraklar nasıl topraklar? Bu tarih, nasıl bir tarih? Kapkara lekelerle dolu, o kadar lekeli ki artık lekeleri birleşmiş, kendisi görünmez olmuş bir tarih.

Gözleri ışıl ışıl parlayan, yüzleri iyilikle gülen, barış gönüllüsü o genç ve cesur insanlar için çok üzgünüm. Nasıl da neşeli ve hevesliler. Nasıl da can atıyorlar insanları onarmaya, mutlu etmeye. Hiçbir şey yapamadığım, sadece konuştuğum için de üzgünüm. Her şeyi yanlış yerinden anlayan, kalbi kinle dolu, gerçekleri umursamadan sadece içindeki nefreti besleyen insanlar için üzgün değilim sadece, artık uzakta olsunlar, seslerini duyamayacağımız kadar uzaklaşsınlar istiyorum. Bu ülkenin gerçek insanları için bugün yas var.

19 Temmuz 2015 Pazar

Uykulu, kedili.

Ne kadar çok uyudum bu birkaç günde, benim için bile fazlaydı. Herkes gezerken, uzakta ve sosyalken, ben bu odada ve rüzgarlar içinde uyudum. Normali bu gibi gelmeye başladı. Baygın yaz günlerinde sürekli esen ve havalanan bir perdenin altına uyumak, gerinmek, güneşin yer değiştiren ışıklarını izleyip tekrar derin bir uykuya dalmak çok sevdiğim bir şey.

Aileye doydum, bu da iyi geldi. Kaçırdığım tüm pazar yemekleri yerine geçmez belki ama, günlerdir akşamları bir arada ve sofrada yiyoruz. Bulduğum 100 yıllık, 150 yıllık aile fotoğraflarının etkisinde kaldım, bir kare de ben, bugünümüzü çektim. Klasik ve ideal görünen, aslında olanları saklayan, gereğinden fazla şık bir poz, hemen her ailenin fotoğrafları gibi.



Şeker'le olan sabahlar harikaydı, evde günler geçirmenin en güzel yanlarından biriydi. Yumuşacık tüylerine parmaklarımı daldırıp, çenenin altını kaşıyarak seni fokurdatmak, keyiflendirmek, hayatta beni her şeyden fazla mutlu ediyor. Bunu bile bile çantama üç-beş parça eşya koyup, bana küseceğini bilerek çıkıyorum ve dönüyorum, sürekli, sürekli. Aslında belki sen değil ama ben çok üzülüyorum. Sahip olduğum bu harika lükslerle, bu keyiflerle, özgürlüklerle hala üzülebildiğim için, sinirleniyorum hemen ardından. Böyle bol rüzgarlı bir akşamüstünde, aniden basan hüzünle seni izlerken, diğer her şey çok saçma geliyor. İstediğim 'neredeyse' her şey bu evde. O 'neredeyse' durumu olmasa, belki de aylarca buradan dışarı çıkmayacağım. Sanırım bu da normal olmazdı ve beni sevenleri, ailemi üzerdi, dışarı çıkmıyor oluşuma çocukluğumdan beri hep fazla üzüldüler zaten. Ben bu hayatı üzülmeden yaşamak istiyorum. Kendime sinirlenmeden, çay içerek.

18 Temmuz 2015 Cumartesi

Bir odanın algısı

Bu dünya çok ufakmış gibi hissetmek nasıldır kimbilir...

Bu şehir bile devasa geliyor oysa bana.

15 Temmuz 2015 Çarşamba

Lautrec, bir öğretmen

 

Bu aralar yine Lautrec'e düştüm, öğrenme kaygısıyla. Ne zaman tezat renkleri yanyana sürmekte ve titreşim yaratmakta, ışığı yakalamakta sıkıntı çeksem, önce bir Monet, sonra da Lautrec'e açar, uzun uzun bakarım. Birkaç aydır kalemi ve fırçayı dikey şekilde sürmek, vurmak ve kullanmak da tamamen Lautrec'den arakladığım (daha sanatsal bir tanım aramam gerekirse, ''örnek aldığım'' da diyebilirim) bir üslup. Bu dikey vuruşlar, yanyana sürdüğü pembe, mavi, parlak sarıların etkisini vermede çok daha etkili. Aynı zamanda ilk illüstratörlerden ve poster sanatçılarından da olmasından ileri gelen bir çarpıcılık, güzellik ve etkileyicilik var tablolarında, bir ressamı öğretmen olarak seçmek için bu bile yeterli.

 

İki hayvan resmini de yeni gördüm, ikisi de ayrı ayrı çok önemliler. Kedinin gerçekliği, temkinli duruşu, tekir tüylerinin içindeki yeşil ve mavi gölgeler, alta sürdüğü kırmızı ve fona sürdüğü mavi-yeşil'in renk uyumunu, gözlerimi ayırmadan bir yarım saat seyretmişimdir, hala da açıp açıp bakıyorum günlerdir. Köpeğin ise birkaç hızlı fakat bilinçli fırça vuruşu ile hareketinin yakalanması, hatta cinsini, rengini, ruh halini bile hissedebilmek, ancak bir post-empresyonistin (yani düz türkçesi, empresyonizmi de aşmış, bitirmiş, üstüne pek çok yenilik katmış olanın) yapabileceği bir şey. Benim bu sadeliğe erişmeme daha çok zaman var, şimdilik bu orta tonlarda ustaca kotarılmış resme de uzun uzun bakıyorum.

 

Büyük bir gözlemci, büyük bir portreci Lautrec. Yeri gelmişken, kendisinin bu resimleri nasıl bir duygu durumunda, öfke ve buhranlar içinde yaşarken, kıvranırken yaptığını bilmek, ''Lautrec'in Son Pembesi'' kitabını okurken epey şaşırtmıştı beni. Sürekli küfrediyordu, derin acılar çekiyordu ve en çok da resmini yaptığı o güzel kadınlara öfkeliydi, şaşırmıştım. Çünkü o güne dek bu dev ressamın, fiziksel olarak muzdarip olduğu cüceliği dolayısıyla nasıl bir yıkım ve cinnet yaşadığını hiç düşünmemiştim. Hala da bu resimleri yapan kişinin ne fiziksel, ne ekonomik, ne de alkolik durumunu hiç düşünmeden, sadece yaşamış en büyük ustalardan biri olduğunu, ışığı ve rengi güzel fransız kadınlarının bedeninde nasıl da ayrıntıyla işlediğini görüyorum.

14 Temmuz 2015 Salı

Bir kayıt daha.

Birkaç hafta önceydi, annem telefonuma mesaj çekti ''Kızım google'a ismini yazınca ilk blogun çıkıyor, çok özel şeyler yazıyorsun, rahatsız olma sonra, aklında olsun.'' şeklindeydi mesajı, gülümsedim. Çok tatlıdır, çok ince düşünür, kendinden çok da benim için.

Aslında bunların hiçbiri çok özel şeyler değil, ya da gizli saklı, kimseye açıklamayacağım şeyler yazmıyorum. Hepsi, çevremdeki herkesin okumasını göze aldığım, umursamadığım şeyler. Zaten başından beri amaç okunmak değil, yazmaktı, en azından ''Aurora'' isimli sayfam için. Bütün bu yılların, düşünme şekillerimin, gel-git'lerimin, heyecanlarımın ve durgunluklarımın silik izleri yerine, geriye dönüp kendi cümlelerimi görmek ve hatırlamak istiyorum her şeyi, yaşadığım gibi. Ben küçüklüğümden beri, kaydedebildiğim her şeyi kaydetmek istiyorum, araçlar ve formlar hep değişiyor, hepsi bu.

Belki bir süre çok kişisel yazmam, çünkü fark ettim ki, bir boşluğa bile bir şeyleri ilan etmek ve kaydetmek, onlara bir isim vermek oluyor. Ama bu kayıtların (beni tanıyan ya da tanımayan) birilerine iyi geldiğini, destek olduğunu, bir şeyleri çözümlemesine ya da sadece o günü atlatmasına yardımcı olduğunu düşünmeyi seviyorum. Aynı birkaç hafta önce hastane yatağında, en sevdiğim bloglara ardı ardına bakmam ve kafamı dağıtmam gibi. Bunlar da o boşluğa, öylesine düşünceler.


Temmuz'da serin bir akşamüstü uykusu, annemin kaşları hafif çatık, derin rüyalarda. Kedi Şeker yine kıpır kıpır, bir pozda sabit duramıyor. Saat 6'ya 10 var, karşımdaki güzellik gözlerini açtığında 6'yı çeyrek geçiyor. Fonda Ella Fitzgerald'dan Summertime çalıyor. And the livin' is easy...

13 Temmuz 2015 Pazartesi

Ben sana bir ev yaparım, parmaklarını yersin.

 

Kartondan kaktüsler yaparsam, onları loş duvar kenarlarına ve yüksekteki raflara gönül rahatlığıyla yerleştirebilirim. Pinterest'te görüp bayıldığım ev köşelerinde en aklımın almadığı şey, güneş görmeyen kaktüsleri ve bitkileri nasıl yaşattıkları. Benimkiler hava üç gün kapalı kalsa keyifsizleşiyorlar, canları sıkılıyor.


Şuna yakın bir şeyler yapacağım televizyonun yanındaki duvarın önüne, pastel renkli, canlı ve fosforlu (ya da parlak) ayrıntıların olduğu, rahat, ferah. Böyle şıkır şıkır, kararsız, her şey'li bir şey.  Kaktüslesin kartondan olmasını çözdüm, sıra aşırı ısıtmayan, pişirmeyen, çok güzel desenli bir kilim bulmakta. Ikea'yı gözümüz yemiyor, bana başka çözüm gerek. Hmm belki de kilimi de el işi kağıdından yapmalı? Ben sarı renge ne zaman ve nasıl böyle düşkün oldum? Kitaplık tavana kadar mı olmalı, yatay bir şekilde yandan yandan sürüp gitmeli mi?

 

Yavru kedi alacak mıyız artık?

12 Temmuz 2015 Pazar

''Sen 86'lı değil misin be ne 30'u?''

  Tanrı Emek'i korusun, onun yaş hesaplamasını, benim kötü matematiğimi, bir telefon konuşmasıyla bütün ruh halimizin değişmesini. 30'a girmiyormuşum ki ben! 29'a giriyormuşum daha.



İki kız gayet zevzek ve bol kahkahalı, az efkarlı bir telefon konuşmasının sonunda, hem 30'a girmeme daha iki-üç sene olduğuna, hem uzun süre herkese ''25 yaşındayız'' demeye karar verdik. Bir de gümüş yıldönümü partisi yapacağız kendimize, cila niyetine.

Demek ki dün buhranlar geçirerek yapmış olduğum liste, benim bu yıl yapacaklarımın listesi olacak. Seneye bugünler aynı hissiyatı tekrar yaşamamak ve hazır olmak için. Şimdi radyoyu açacağım, biraz süsleneceğim, soğuk bir bardak roze içeceğim dostlarım.


11 Temmuz 2015 Cumartesi

Uzun ve zor yazı / 30 öncesi hayıflanmalar

Birkaç haftadır aklımda evirip çevirdiğim, iki ekleyip üç çıkardığım, bir tuhaf ve uzun ''30 yaş öncesi hayatıma bakış'' listesini artık yazma vaktim geldi. Ben hiç 20'ye basacağımı hissetmemiştim, hep 18 civarı gezinecek gibiydim. Sonra kendimi hissettiğim yaş 23 oldu, epey bir süre de onun çevresinde kaldım. şimdiki hissiyatım 26-27, hala okul yeni bitmiş, hala hayata karşı çömezim, yetişkin olmaktan üç kol boyu uzağım, bunlarla en bağdaşmayanı ise, büyük adımlar için çok yorgun ve coşkusuzum. 30 çok gözümde büyüyor, hemen her şeye karşı olduğu gibi, bu yaş dönümüne karşı da son derece hazırlıksız, beceriksiz ve korkak hissediyorum. (Bu eksik ve hazırlıksız hissetmelerin kaynağına muhtemelen bir gün, derinlemesine inmem -indirilmem- gerekecek.) Listemi kafamda evirip çevirirken önce pişmanlıkları diziyordum aklımda, 'çoktan yapmış olmam gereken'leri, 'ben bunu artık hangi ara ve nasıl yaparım'ları, yitirdiğim ya da henüz hiç oluşturamadıklarımı. Sonra içimdeki umut delisi çıktı, 'iyi ki' leri ve 'neyse ki' leri sıralamaya başladı, yüreğime su serpti. Sonunda bu serin, rüzgarlı yaz gününde, 30'a basmama 1 ay kala, hepsini kendim için listelemeye oturdum. Kahve bol bol var, kedi Şeker huzurla iç çekerek uyuyor, bir kişisel hesaplaşma için ortam hazır.

Pişmanlıklar, eksik kalanlar, yetişmeyenler:

1. 20'li yaşlarımı, yani gençliğimi yurt dışına bir kez bile çıkmadan, hep hayalini kurduğum interrail'i yapmadan, Roma'da meydanlarda Bernini heykellerinden eskizler çizmeden, Tate Gallery'de Shallott'lu Hanımefendi'ye yakından hürmetlerimi sunmadan, Louvre'da Mona Lisa'ya gülümsemeden geçirdim.

2. Yeteri kadar resim, eskiz ve sergilenebilir iş üretmedim. En enerjik ve sağlam yıllarımdan (yani varsayılan öyle), çıkması gerektiği kadar iş çıkmadı.

3. Kalıcı bir iş edinmedim. Para kazanmaya ve biriktirmeye hiç önem vermedim. Yeteri kadar istemedim de aslında bunu, yine de eksiklik işte.

4. Vücut ve zihin sağlığıma hiç dikkat etmedim.

Yaklaşık 3 saat kadar sonra, bu konuda daha fazla düşünmek ve yazmak istemediğimi fark ettim. Halbuki iyi kısım şimdi başlıyordu ama yüzleşmenin ve derinlere inmenin bu kadarından bile yoruldum. Demek ki bu liste iki bölümden (belki de üç) oluşacak. Umarım bir 10 yıl sonra okuması bu kadar sıkıntılı olmaz.

Yaklaşık 2 gün sonra, listenin yarısını sildim, geriye kalan maddelerin de açıklamalarını kısalttım. Onları yazmış olmak ve yüzleşmek bile yetti. Hem madem 29'um ve uzun bir süre daha 27 kalacağım, bunları daha sonra, mesela birkaç yıl kadar sonra düşünürüm.

9 Temmuz 2015 Perşembe

Sıcak günlerin başı.

  Bu fotoğraf o kadar çok şey demek ki benim için. Buraya kaydetmesem, o günü kendime bir kez daha anlatmasam (ve tabii anneme de, tekrar ve tekrar) eksik kalırdı bir yanım. Benim bir yanım hep eksikti zaten, her şeye sahip olduğum halde. Çünkü ne şu sağdakinden, ne soldakinden, bir gece için bile vazgeçemedim yıllarca. İkisi de bana hiçbirinden vazgeçmem gerekmediğini söyleyip durduğu halde. Bu kadar kıymetli ve vazgeçilmez olmasalardı, herhangi bir evde öylece yaşayıp gitmek çok kolay olurdu, hasretsiz, eksiksiz. Ama olmadı, ben hep dert edindim hangisi yanımda değilse. Geçen pazar günü, annemi yeşil akvaryum balkonumuzda misafir etmek, şu minicik plaj sandalyemize oturması, yanında getirdikleri, keyifler, keyifler... Ben nasıl minnet duymam, ben kısa bir süre için de olsa, nasıl da sakinleşmem. Her şeyin, kurduğumuz ufak düzenin annemin içine sinmesi ne kadar önemli, yalnız kaldığımızda bana söyledikleri, hissetikleri ne kadar değerli.


Happy Feets, Cat Feets. Bu da aynı Pazar gününden. Palmiyeli, sarı etek geçen yazdan kalan ve bu yaz hala giyebildiğim birkaç şeyden biri. Bütün bir kışı bu kadar kilo alarak geçirdiğime hala inanamıyorum. Halbuki sürekli yemek yerken ve sürekli uyurken, giderek genişlediğimi hissediyor olmam lazımdı, bu şaşkınlık çok yersiz şimdi. Şekeri zorla bıraktırıldım (bırakmak değil, bıraktırılmak) Her gün üç-beş lüplüp götürdüğüm çikolatalara ve dondurmalara yasak geldi, geri kalan hamurlar ve etler, ve diğer harika şeylere de kendi irademle kısa bir ara verdim. Umarım işe yarar, çünkü 30 yaşına girmeme 1 ay kala, görünüşümden hiç memnun olmamak işleri kolaylaştırmıyor. Bu sebeple ve daha fazla içimde kalmaması için aldığım renkli saç boyasını uygulamadan önce hala biraz cesarete ihtiyacım var. 


Atölyenin çatısına her akşamüstü gelen kumrular. Kumru hep en güzel, en duygusal kuş. Bu çift ise, epeydir birlikte ve kapıyı açık buldukları zaman salınarak mutfağa girip, şöyle bir turlayıp yine terasa çıkıyorlar. Bu insancıl ve muhabbetli hallerine hepimiz bayılıyoruz. Umarım yakında masalarımıza da konmaya, elimizden bir şeyler atıştırmaya başlarlar.


Paspas'ın güzelliği? Giderek daha pofuduk, giderek daha pür dikkat bakışlı bir kız oluyor, atölyenin cilveli ve şımarık Paspas'ı. Her geldiğimde karşılaması, göbeğini açarak yerlerde yuvarlanması ve sonra kucağımda der top olması en büyük keyiflerimden biri. Fincan kadar bir bebekten, kocaman güzel bir kıza dönüştü, bulduğu her şeyin tadına bakan ve yiyebildiği kadar yiyen, apaçık çingene ve pek görgüsüz, çok zeki, çok işbilir, şahsına münhasır kız. 


Ve şimdi büyük aşkımın yanındayım. Geçen hafta yanına hiç gidemediğim için bana küsmüştü, çok haklıydı ve çok üzgündüm. Ona ruh eşim dediğim zaman hunharca dalga geçiliyorum. Ama o ve ben durumu biliyoruz, birbirimizin içinden geçenleri de. Şimdi bendeki sükunetin, kabullenişin farkında. O da aynısını hissediyor. Güzel gövdesinin yarısı bacağımda, bu sıcak yaz gecesinde, birbirimizin değerini biliyoruz. İyi ki birlikte büyüdük, kızkardeşim, yumuşak karnım.

Peki madem, sıcaktan yerlere serildiğimiz, yapış yapış Temmuz günleri başlasın, bol bol su içilsin, gölgelerden yürünsün, azıcık esen bir köşe bulunduğu an, bir soğuk kahve alıp çökülsün.