31 Ekim 2011 Pazartesi

azgın bir aygırın sırtında, baloncuklar içinde


''sebepsiz iç çekişlerim
azgın bir aygırın sırtında
dönüyor dünya ve
salyalarıyla ağzında''


.....dedi emek ve yine döküverdi hislerimizi kelimelere. bizim kelimelerimiz öyle soyutlaşır ki bazen, bizden başka kimse anlamaz ne anlatmak istediğimizi. ve aynı şekilde hiç tanımadığımız insanlar o kadar iyi anlar ki bizi, onlara o an aşık oluruz. biz çok kolay aşık oluruz. çünkü hayatımıza giren ilk erkekler sevmedi bizi o kadar fazla, çirkiniz, çirkiniz...

ve ben bugün istiklal caddesinde tek başıma yürürken gülümsüyordum. elimde büyük boy bir kahve bardağıyla ally mc beal olmaya çok yakındım, ama kafamdaki kocaman dağınık topuz ve kısa kahküllerimi zapt eden eşarpla ve deliye benzediğim küpelerimle de bir o kadar uzaktım, şık bir avukat olmaktan. zaten şık bir avukat olmaktansa saçı sakalı birbirine girmiş bir ressam olmayı tercih ederdim, o yüzden elimdeki kahveyle gittim atölyeme, gerçekten kötü görünen iki resim yaptım. iki yavru kedi kucağımdaydı, arada birisi usul usul osuruyor, birisi usul usul elimi emiyordu beni annesi sanarak. yavru kedilerle paylaştığım bir atölyede, ben en mutluyum. tüm belirsizliklerin önemini yitirdiği an, o an. ve ben bir süredir sessizliğe gömülmemi sağlayan o belirsizliklerle yaşamayı öğrenmekteyim.

cumartesi gecesi aşıktım ben. cuma gecesi çok mutsuz ve öfkeliydim. pazar sabahı uykusuz ve mutluydum. pazartesi normale döndüm. artık alışmam gerek bu iniş-çıkışlara. onun ritmi bu. o gelmeden hemen önce sürülen ruj, buz gibi olan eller, onun dudakları, onun yanakları, benim saçlarım, hepsi büyük karmaşık bir kütle içimde. o kütle bazen çığ gibi iniyor karnımdaki ufak köye, bazen mavi-pembe bir baloncuk gibi yükseliyor beynimdeki gri gökyüzüne, ve inanın ben kafiyelerden hiç hoşlanmam.

24 Ekim 2011 Pazartesi

tek parça

neden yazmıyorsun dedi, içimden gelmiyor dedim. kaydetmezsem olanları, silinecek gibi geliyor. korkuyorum ileriye taşıyamamaktan, anlık hislerimi. bu yüzden yazıyorum çoğu zaman buraya.

bugünlerde ise, bu yüzden yazmıyorum. kaydetmezsem, bu hisler silinir belki, ileri taşınmaz. ben yine, sağlam kalırım.

18 Ekim 2011 Salı

sefil ve muhteşem

şuan İzmir'de arkadaşlarımın evinde, üzerimde üç kat battaniyeyle oturuyorum. onlar çoktan yattı, ben loş ışıkta bir süre tavsiye ettikleri diziyi izledim. İzmir'de herşey öyle huzur verici ki. sefil bir gün geçirdik ama, bu bile bozamıyor bugünün kusursuzluğunu. evet bodrum'dan kiralayıp geldiğimiz arabanın anahtarını Ikea'da kaybettik, oturduğumuz koltukları, yattığımız yatakları, cafe'yi, otoparkı en az altı defa aradık, en sonunda yere çöküp kahve içip zencefilli kurabiye yerken gülme krizine girdik, ve arabamız çekici araca yüklenirken arkasından el salladık ama... tüm bu anları yaşarken hepsinin ne kadar değerli olduğunu biliyordum.

ayrıca, buz gibi hava yüzünden aldığımız ponponlu berelerimiz çok şeker.

13 Ekim 2011 Perşembe

artık çok genç değilsin.

böyle gecelerde, tüm perişanlığım ve sefaletimle eve dönüp, aynada sıvışmış makyajım ve dağınık saçımla karşılaşınca kendi kendime hep aynı cümle tekrarlanıyor içimde. ''ööf sus!'' diyorum. ama saatler önce gözüme çektiğim kalemin, aralarına dolduğu iki çizgi resmen orda işte, görüyorum onları. ve içkiye eskisi gibi tahammül edemiyor midem. çoğu zaman içimde bile tutamıyorum. ve hepsinden önemlisi, beklentilerim. sevgiye inanmayan, dahası önemsemeyen halim çok gerilerde kaldı. bu gece sevgilimin bir arkadaşı geldi ve kızarkadaşının portresini çizmemi istedi, kızın doğumgünü için. çok fazla işim vardı, yetişemezdi ama herşeyi bir yana bırakıp onu çizdim eve gelir gelmez. eskiden olsa omuz silkerdim, o kadar erimezdim en azından. şimdi bir erkeğin bir kızı mutlu etmek için uğraşması o kadar çok şey ifade ediyor ki.

hayatımda yeni bir dönem başlıyor. okul yılları bitti. bir sürü mekanı kaldıramaz oldum. kendimi çok huzurlu hissettiğim birkaç evde, bazı arkadaşlarla, bazı kedilerle, bazı fincanlarla olmayı tercih eder oldum. ama yine de canlı müziğe, içkiye ve kızarmış,berbat yiyeceklere çok yerim var. demek ki artık çok genç değilim, ama yine de çok geç değil.

hiç hoş değil

demin 15 liralık martini'leri kustum.

öncesinde unsuz fransız kurabiyesi ve böğürtlenli muffin yemiştim cafe nero'da. fincan fincan da çay içmiştim.

kendimden çok hoşnut olabilirdim şuan. fakat güzelim şeyler rahat duramadılar içerde.

11 Ekim 2011 Salı

bugün çok güzelsiniz


fon müziği nico'dan these days

mevsim normalleri beni de kendi normallerime getirdi, boğazım yerinden sökülüyor birkaç gündür. ve hasta hasta yatarken, en sevdiğim blogları okuyorum ve yorum bile yapacak kadar cümle toparlayamıyorum. en sonunda 'zencefil mucizesi'nden sonra, bugün kendime geldim, ballı ve limonlu çayımı aldım, şimdi sevgili bloglarımı tekrar gözden geçireceğim. ama hemen öncesinde, size zencefilden bahsedeceğim. boğazımın acısından aklımın çıktığı günlerde, emek bana zencefil yememi söylemişti. dün, babam bu patates gibi görünen tuhaf bitkiden getirdi, ağzıma bir parça atmamla az kalsın çıkarıyordum. mentollü acı biber resmen, her yeri yakıyor. ben kendisini bal ve limonla yapılmış çay halinde içtim, herhalde hiç geçmeyecek dediğim boğaz ağrısı tamamen geçmiş durumda şuan. burdan emeğe ve zencefile teşekkür ediyorum, canımsınız.

şimdi önümüzde bir düğün var. benim için çok önemli bir düğün, yıllardır aramıza türlü mesafenin ve uzaklaşmanın girdiği çocukluk arkadaşımın düğünü. pek değerli hasan bey'in abisi oktay bey evleniyor. bundan önce gittiğim bir başka çocukluk arkadaşımın düğününde o kadar çok ağlamıştım ki, sonunda fenalaşmayayım diye gelip oturtmuşlardı. düğünlerde bana tuhaf bir hal geliyor, eğer evlenen kişiler gerçekten yakınımsa tabi. şimdi yeni aldığım uçuk pembe elbisenin altına annemin dolabından uygun ayakkabı bulmalıyım. belki cansu'nun annesinin ona verdiği ayakkabıları ödünç alırım, anlattığına göre benim elbiseye çok uyacak gibiler. topuklu ayakkabılarınızı saklayın, aranıyorum.

ve sonrasında.. kendimi resmen adamayı düşündüğüm yeni tablolar var. onlarla başbaşa kalmak için sabırsızlanıyorum.

2 Ekim 2011 Pazar

transparan etkisi

''I should have seen it when my hope was new''

bir şarkının her satırı bir duruma uyduğu zaman tuhaf hissediyorum, birileri bu durumu çoktan yaşadı, dile getirdi ve tüketti. ben içinde boğuşurken.

yüzüme baktığın zaman arkamda oturan kişiyi görebilirsin. üstelik mimiklerim de sana engel olmaz, sesim de, yoklar çünkü. yok ta değilim aslında, yok gibiyim. hepsini kaybediyorum. renk gidiyor, ses, düşünce, umut, arayış.. tek tek kalkıyorlar, sessizce dağılıyorlar. artık opak değilim.