30 Aralık 2009 Çarşamba

hediyeler hakkında


hediye vermeyi seviyorum. almaktan çok daha fazla. dün gece, karşımdaki oyuncaklarına kavuşmuş mutlulukla parlayan gözleri görmek, yılbaşı denen zamanın tek kayda değer tarafıydı benim için. yeni yıla o an girdim. karşınızdakini gerçekten mutlu edebilen hediyeyi bilmek, gerçekten sevmenin sonucu olan, olağan bir durumdur.

küçükken bana hediyeler alındığı zaman, itinayla paket kağıdını çıkarır, hediyeyi bir kenara atar, saatlerce paket kağıdıyla oynarmışım. hala da hediyeden çok pakedi beni mutlu eder.

pelinle geçen sene birbirimize beğendiğimiz küpeleri almıştık. ''ben bunu beğendim, bana bunu al'' şeklinde. oldukça samimi bir sürpriz olmuştu. bu sene de aynısını yapalım, dün çok güzel küpeler gördüm.

küçükken en sevdiğim hediye kitaplardı, büyüdükçe bunun yerini oyuncaklar aldı. bir sürü harika oyuncağım ve harika kitabım var, doğru şeyleri az da olsa yapmış olmalıyım..

28 Aralık 2009 Pazartesi

histerika

bakma sen güldüğüme, ben sinirimden gülüyorum.

25 Aralık 2009 Cuma

pause

eminim her fakültede oluyordur ama, sanat fakültesinde dördüncü sınıf olmak gerçekten çekilmez bir durummuş. bölümümü sevmediğimi fark ettim. başka bir yerde olduğumu düşünemeyerek ve açıkça aşık olarak girdiğim bu bölümün, birkaç içeriksiz ders, birkaç içerikli ama içeriğine uygun işlenmeyen ders, birkaç rezil insan, birkaç daha rezil insan ve birkaç güzel insandan oluştuğunu, çok üzülerek kabul etmiş bulunuyorum. geçen gün heykel dersinde, hoca konuşurken ve ben önümüzdeki masaya mal mal bakarken ''eylül sen?'' ''eylül??'' diye tekrar ettiği sırada.. ben bunları düşünüyordum. keşke biraz cesaretim olsaydı o an, deliliğim tutsaydı, ''ben bu dersi bırakıyorum, seneye de almıyorum çünkü seneye avrupa'da kafama göre geziyor olacağım. bu çok daha güzel bir ders olacak'' diyebilseydim. onun yerine mal mal bakmaya ve düşünmeye devam ettim.

hiçbirşey yapmadığımı ve hiçbirşey olmadığımı hissediyorum.

bunu kabullendikten sonra çözümler de geliyor değil mi? beklemedeyim.

20 Aralık 2009 Pazar

muhteşem hatalar


hadi bunun üzerine düşünelim az. biz bir yandan konuşuyoruz emek'le şuan, yeni filmimizin konusu ve adı olan muhteşem hatalarımızı. hadi şimdi beraber düşünelim..

''insan inandığı şeyler uğruna muhteşem hatalar yapabilir.'' sabah facebook'ta rastladığım bir grup. 135.286 tane de hayranı var, 4 tanesi arkadaşım. demek ki en az 135.286 tane insan tamamen yanlış şeye inanmış, inandırılmış ki, bunun uğrunda hiç yabana atılmayacak büyük hatalar yapmış. bir bu kadar yanlış şeye inandığını henüz fark etmemiş olanla, bir bu kadar da yanlış şeye inandığını kabullenmeyeni katarsak.. yani nerdeyse hemen hepimiz bir kez de olsa, daha baştan hatalı bir inanışla, körü körüne muhteşem davranışlarda bulunmuşuz.

bu yanlış mı? pişmanlık yaratmalı mı? inandığımız süre olduğu gibi çöpe mi gitti? hiç sanmıyorum. büyük bir kısmımız, ''iyi ki yapmışım'' dedik, yürüyüp gittik. bir kısmımız, depresyona girdik, hatalardan da inançlardan da korkar olduk. ufak bir kısmımız, bundan ders bile aldı, bir daha muhteşem hatalar yapmadı, pek birşeye inanmadı, aptal buldu körü körüne inananları, mantıklı ve güvende oldu.

hatalar pek çok şeye sebep oluyor. yaparken bile farkında olmalı nasıl bir tavıra yönelteceğini, yapanın. yada sadece yapıvermeli, düşünmeden, hatanın doğasına da uygun olarak. bu daha muhteşem olur sanırım.

tenenbaums'un konuyla ilgisi yok. sadece güzeller diye koydum.

19 Aralık 2009 Cumartesi

wish you were here

yılın ilk karı, son bir saattir süzülüyor. çok güzel.
ikide bir kar durmuş mu diye bakmamın, ertesi gün okulların tatil olmasıyla ilgisi yokmuş..kar hep yağsın istiyorum sadece, etrafı da sessiz yaparak.

küçüklüğümden beri her sene ilk kar yağdığında dilek tutarım, alışkanlık mı takıntı mı ne dersen artık. bu seferki o kadar basitti ki, kendim bile şaşırdım dallanıp budaklanmayan bir dilek olmasına.
güzel şey kar. baktım yine hemen, durmamış hala süzülüyor.

18 Aralık 2009 Cuma

under the bridge


lütfen depresif kelimelerim kendiliğinden silinsin. güzel bir sabah yaşıyorum çünkü, çok yağmurlu, uykulu, sevgili. sevgi-li. artık pek hüzün kalmadı buralarda, yerine yorgun bir kabulleniş geldi.

asla yeterince sevilmeyeceğim. çünkü bir yanım eksik. bunu kabullendiğim andan sonra, beklentilerim ürktü ve geri çekildi. sevgilim adına mutluyum. o öyle güzel ki dostlarım, kaç tane resmini yapsam ve kaç tane komik şarkı yazsam yetmeyecek anlatmaya, bildiğim halde elim durmuyor. dün onunla şans eseri olan şeyler ve tesadüfler üzerine konuşurken, fark ettim, kendisi ne harika bir tesadüftü. ama söylemedim, iç çektim. aramızdaki paralellik ben söylemesem de var.

sabah sabah gerçek bir dost yolluyor en sevdiğim şarkılardan birini. ve o an anthony'nin los angeles sokaklarında şarkı söyleyerek gezinmesini hatırlıyorum. ''take me to the place I love'' zaten sevdiğin yerdesin, aslında seviyorsun da ortalama hayatını. kusursuz olduğu zaman ne yaparsın düşünemiyorsun bile. böyle iyi. ama öyle değilmiş gibi yapmak nasıl da keyiflendiriyor, hep fazlasını isteyeceksin. birşey hep eksik kalacak . çünkü biz böylesini severiz.

15 Aralık 2009 Salı

yarından itibaren

benim yarın kavramım tükenmez, alınan kararın zorluğuna göre iki ay sonra yarından, altı yıl sonra yarına kadar uzanan bir uygulama sürem olabilir. evet hepsini biliyorum. ama demin, yani gece saat yarıma doğru cidden fark ettim, yarından itibaren farklı olması gereken şeyler var. bir sürü. önem sırasına girerken arbede yaşanmış.

yarından itibaren bilinçli bir tüketici olacağım. o kadar bilinçli olacağım ki, tüketmeyeceğim daha fazla kendimi. aksi takdirde öz saygımın rendesini domates çorbasına serpip içebilirsiniz.

13 Aralık 2009 Pazar

possibilities up there


Baby calm down, better calm down,
In the night, in the eye of the forest
There's a mare black and shining with yellow hair,
I put my fingers through her silken hair and found a stair,
I didn't waste time, I just walked right up and saw that
up there -- there is a sea
up there -- there is a sea
up there -- there is a sea
the sea's the possibility
There is no land but the land
(up there is just a sea of possibilities)


hemen Patti'ye sordum. hala var mı? onları görüyor musun?
etrafım biraz bulanık olmakla beraber evet, hala var olduklarına emin.
zaten ne zaman çok net olsa, olasılıklar yani, ben göremem.
olasılıklarla dolu olduğumuz zamanlar vardı.. hepimizin.
şimdi biraz bulanığız ama, kadın hala görüyor onları. peki patti, peki bebek..

10 Aralık 2009 Perşembe

kış gelmiş


hava mis gibiydi bugün, henüz kömür karışmamış, temiz ve soğuk kış kokusu. bayılırım. birkaç gün öncesine kadar kendimi kışa hazır hissetmiyordum, tabi ki manevi olarak.. ama bugün fark ettim ki ruh halim çoktan kışa girmiş, battaniyeleri, kahve kupalarını, atkıları hazırlamış. melankoli desen, zaten zorla yaptırıyorlar.

aniden bastıran suskunluk var birde. öyle zor ki açıklaması, yüzleşmesi. dile getiremeyeceğim düşünceler yığını, çok canımı sıkıyor, omuzlarım çöküyor.

keçe çok güzel birşey, yakın zamanda broşlar yapmış, takmış ve çoğunu hediye etmiş olacağım.

travis ne harika bir gruptur. son klibini üstüste yirmi kez izleyebiliyorum.

okumayı en sevdiğim bloglardan birinin sahibi olan cansu artık bloguna yazmadığından, kendisinin beni şaşırtacak, gülümsetecek, iç çektirecek yeni üretimlerini beklemekteyim. tuvallerini görmek istiyorum.

9 Aralık 2009 Çarşamba

cat got lost

saçma bir oyun ismi, sabahın köründe durup düşünmeme sebep olduğunda, ve bunun üzerine tam 4 paragraf yazı yazıp, sonra hepsini 2 saniye içinde sildiğimde.. kendimden ne kadar, ne kadar ama ne kadar sıkıldığımı fark ettim.

5 Aralık 2009 Cumartesi

yapma kadın


giriş, gelişme ve sonuç. bunlar hiç ayrılmayacaklar mı birbirinden? hep peşi sıra gelen, birini diğerinden ayrı göremediğimiz sıkıcı sevgililer gibi, yada çevresinden soyutlanmış minik arkadaş grupçukları gibi, hep dipdibe mi gezecekler?

evlilik hakkında konuşuyoruz. ben 2ye karşı 1, evlilik denen şeyin yok olacağını savunuyorum ilerde, ama aslında yok olacağını savunduğum şey sadece evlilik değil, zamanı geldi diye yapılan tüm sonuçlar. sonuçlar için uğraşan insanların bir yerde durup önemli olanın, gerçek olanın süreç olduğunu keşfedip, giriş ve gelişme ile yaşayacaklarını savunuyorum evet. sonuçlandırmak ne gereksiz her güzel gelişmeyi.

kadın! lütfen sırası geldiği için evlenme. sırası geldiği için çocuk doğurma. sırası geldiği için level atlama. atladığın şey level değil, koca bir boşluk çünkü. bunu yapacaksan sadece iyi bir fikir olduğu için yap.
ve süreç denen mucizevi zaman dilimini yaşa, yaşa, biraz daha yaşa. ''hadi artık okulum da bitti. hadi bakalım kaç yıldır beraberiz. hadi bakalım yaşım da ilerledi...'' inan yok bunların anlamı, sen aynı sen olduğun sürece gelişme bölümünde hayatının sonuna kadar kalabilirsin, yada daha giriş bölümünden sonuca geçebilirsin, inan hayat 3 bölümden oluşmuyor. seçim yap kadın, yapılmış seçimi yaşama.

28 Kasım 2009 Cumartesi

dialog


-konuştuğun bir çocuk vardı senin, okuldan. konuşuyor musunuz hala?
-hıhı. çok şeker o çok! yanakları falan..
-sus duymayayım bir daha! kızlar öyle şeker meker demez, yakışmaz bir kere.


benim ananem, kendisinin de sıkça belirttiği üzere, herşeyin en doğrusunu bilir ve söyler.
ayrıca 'şeker' demenin ayıp sayıldığı dönemde kendisiyle aynı yaştaki arkadaşı olup, kulağına edepsiz espriler yapmak ve o kızarırken eğlenmek istedim bir an. ananemin ağzı bozuk, tuhaf arkadaşı olmak.. ismim de latife olsun. jale & latife. bu evde birkaç gün daha kalırsam kitap yazmaya başlayacağım korkarım ki.

my sister is a cat


yada my cat is a sister! şuanda evimizden uzakta, ufak bir odada dipdibe oturuyoruz, ben yazarken arada başını kaldırıp yanında mıyım diye bakıyor, sonra iç çekip der top oluyor yine. biz evden uzaktayken hep birbirimize sığınırız, ama evdeyken pek ilişmeyiz birbirimize. gittikçe büyüyen popolarımız, heran heryerde uyuma kapasitemiz ve kucağa alınmaktan kaçınmamız çok benzer, bir de evimizi özlemek için hep uzakta kalmamız gerekir. şimdi der top olup kulaklarımızı gürültülere kapatıp uyuyalım seninle.

27 Kasım 2009 Cuma

bazı durumlarda

kendimden çok utanıyorum.
kendimi pek sevmiyorum.
kendime kızıyorum.
hep kendim demekten yoruluyorum.
bu da dağınık yatak ve jelatin kağıtları arasından itirafımdır.

grandma take me home

her biriniz için olumlu ve olumsuz bayram anlamları olduğuna eminim. şeker bayramı mesela pek sempatik benim için, adından büyük ihtimal, yada küçüklüğümden eşşek kadar olana kadar hala ananem tarafından verilen mendiller ve içindeki şekerlerden dolayı..
kurban bayramı ise, eleştirmeye kalkmayacağım kadar vahşet dolu görüntüler içeren anılara sahip, en son rastladığım bir manzara karşısında ''bir daha kurban kesilirken dışarı çıkmam'' dediğimi hatırlıyorum, ki ailemde bulunmuyor bu eylemi gerçekleştiren.

en sonunda seneler içinde bayram benim için ananemin yanında geçirdiğim sayılı, huzurlu günler demek oldu. tek anlamı bu oldu hatta ki çok memnunum bu anlamdan dolayı. bu sabah tost ve çay kokuları ile uyanırken ve kalkıp onun pembe yanaklarını öperken, bir kez daha bu geleneksel durum için minnet duydum. saçmasapan kişiler ve anlamsız durumlar içinde geçen haftalardan sonra, tamamen gerçek bir sevgi yumağına dönmek hep çok güzeldir. şimdi ananemin terapisine giriyorum.

25 Kasım 2009 Çarşamba

aaargh!


karnım ağrıyor. kavga etmek istiyorum. çikolata, dürüm, spagetti, sufle, pizza ve domates çorbası istiyorum. geçmişi didikleyip kalbimi kıran her durumu tekrar tekrar yaşayıp acı çekmek ve çektirmek istiyorum. çok ilgilenilmek, ilgiden bunalmak, başımdan savmak istiyorum. ağlamak da istiyorum biraz. pms.. sevmiyorum seni.

22 Kasım 2009 Pazar

iyi ki..




ve bir kasım gecesi, sen bilgisayarında projeni yaparken, ben de yanında dersimi çalışırken (çalışır gibi yaparken) bunu buraya iliştiriverdim. bakalım ne zaman göreceksin. tüm iyi dilekleri bir şarkıya yazdım, ve yine çaldım mızıkada.
''dım dırı dım dım dım lala lala laallaala la.....''

14 Kasım 2009 Cumartesi

bir süre

bir süre bencil olacağım.

bu bir deneyim ve bir ihtiyaç molası. lütfen uyarmadı demeyin, ''iyi edersin'' deyin.

yoksa..

yoksa pişmanlıklar birikecek, göl olacak, paçalarım ıslanacak.

13 Kasım 2009 Cuma

yaklaşmakta olan

-bugünlerde her zamankinden çok küfür ediyorum. en çok ta içimden, dışımdan ettiklerimden beter.

-demin ''when harry met sally'' yi izledim. sanırım gezegende bu filmi izleyen son insanım, ama nasılsa izleyince severim diye ihmal etmiştim bunca yıl. uzun bir yazı yazmaya karar vermiştim izlerken, sonra vazgeçtim.

-bugünlerde yalan da söylüyorum ben. en çok dışımdan. içimden de oluyor.

-yaklaşmakta olan, yüksek sesli, dürüst bir yüzleşme varsa minnet duyacağım.

-havalar da bir tuhaf dikkat edin kendinize. yada etmeyin, saçıp savurun. ben bakmıyorum.

9 Kasım 2009 Pazartesi

ne ala?

çocukken de çok sorumsuzdum. yazılılara son geceye kadar değil, önceki dersin teneffüsüne kadar çalışmazdım.
şimdi de vizelerimden bir gece öncesine kadar her türlü saçmasapan şeyle uğraşıp, gezinip, uyuyup, son gece de oturup hissizce film izliyorum.
bir şekilde bulunduğum yere geldim ki bir sene hariç pek bir çabam da olmadı.
daha ne kadar böyle ilerlerim kestiremiyorum.
ama hala insanların sorumlu hissettiği durumlara karşı, ben en ufak bir sorumluluk, bağlılık ve saygı hissetmiyorum.
çok fena defolarımdan biridir, bu da pazartesi itirafıdır.

5 Kasım 2009 Perşembe

dog food

gayet net

birisi üzüldüğü zaman keyfin yerine geliyorsa, pek iyi biri değilsin sen.
kimin, nasıl ve neden olduğu çok mühim değil. parantezler de yok.
aslında hiçbirşey karmaşık değil.
birisi üzüldüğü zaman keyfin yerine geliyorsa,
ciddi sorunların var.

metpamidoholic

24 yıldır hiçbirşeyden çekmedim, geçmeyen mide bulantılarımdan çektiğim kadar. hatta bazen midemin hiç bulanmadığı zamanları düşünüp hatırlayamıyorum. bazen de tüm gün gayet sakin bir midem varken, yanımdaki bir laf ediyor, ve içimdeki çamaşır makinesi anında haldır huldur çalışmaya başlıyor ''zoii zoii zoii..'' diye.. o laf içimde ufak bir tornado şeklinde boğazıma yükselirken, aklımdan bin türlü görüntü ve kırık anı geçiyor, yüzümün rengi atıyor. ağzımdansa çıka çıka ''yok birşeyim, iyiyim'' çıkıyor.

sonra da çok sevdiğim filmlerden biriyle bir daha izlememek üzere vedalaşıyorum. neyseki geçen haftasonu izlemiştim keyfini çıkararak, gerinerek. birgün aşmam gereken ne çok şeyim oldu kısacık bir zamanda.

pro..je!

ve işte tüyler diken diken, gözler uykulu, kahve fincanı yarı dolu.
tek kelime yeterli çarşamba gecesini özetlemeye, proje.
radyo eksen fonda güzel güzel takılıyor. ben ertesi güne yetişmekte direnen maketimle uğraşıyorum. kafamda ''yapılacaklar ama henüz yeltenilmemişler'' listesi. bu daha ilk vize tesellisi. bir de uyuma isteği ama hiç uykum olmadığı halde, şımarıkça bir uyku basıyor. mutfağa gidip elim kolum yiyecek dolu geri dönüyorum maketin başına.

son geceye bırakmadığım bir proje hiç olmadı. ama okul bitmeden bir tane projemi önceden yapıp çarşamba gecesini kuş tüyü hafifliğinde geçirmek istiyorum mutlaka.

kenardan kenardan

kendinizi en son ne zaman gerçek bir hayat hikayesini yaşıyor gibi hissettiniz? kendinizi en son ne zaman yardımcı kadın/erkek oyuncu gibi değil de, tüm hikayenin çevresinde döndüğü başrol olarak buldunuz? hayat en son ne zaman bir size güzeldi, diğerleri seyirciydi?

ben sinema salonunda film oynarken, kenardan kenardan yürüyüp çıkışa ilerlediğimi hissediyorum.

1 Kasım 2009 Pazar

these days, these days


Hiç sevmediğim 70ler insanlarından Nico, afet kadın, suratsız kadın, Jim Morrison'dan Andy Warhol'a hepsini parmağında oynatan kadın..
These Days'i dinlerken bu gece, o kadar sevdim ki bu fazla güzel, fazla bunalmış kadını. keşke burdan hepinize dinletebilsem, pazar melankolinize eşlik etse.

Royal Tenenbaums'da siyah göz kaleminin arkasından aşık olduğu üvey kardeşine ağır adımlarla ilerlerken Margot Tenenbaum, fonda çalan şarkıdır ayrıca.

bir kuple sivuple vereyim bari;

I don't do too much talking
These days, these days.
These days I seem to think a lot
About the things that I forgot to do
And all the times I had the chance to.

new deviation


-yeni oyuncağım deviant'la iki gündür oynamaktayım. ama şerif bana sayfa açarken aklımıza karizmatik bir nickname gelmediğinden, gayet ciddi isim ve soyaddan oluşuyor benim sayfam. deli gönül isterdi ki bir 62bunny bir marla-glass bir eklisiaa gibi çarpıcı isimler.. ama yok, sanki evrak çantalı ve döpiyesli bir sayfam var benim :/

-en çok istediğim şey ''thanks for the fav'' demek, bunu dediğim an kendimi gerçek bir deviant gibi hissedeceğim, ''that's f*cking awesome dude!'' kalıbını ise şerife hemen cümle içinde kullandık girer girmez.

-kış geldi çok mutluyum, gün ortasında azıcık güneş çıkarsa çevremdekiler gülümseyecek, gerinecek ben de kahvemi içerken onların polyannalığına gülümseyeceğim.

-ideal cumartesi: şeker yanak, onun güzeller güzeli kedisi, onun uykulu sevgilisi, projelerle uğraşmak, projelerle uğraşmaktan vazgeçmek... işte benim için biraraya gelmesi yeterli unsurlar, hava da soğuk daha ne isterim.

-üstüste ''relator'' dinleyip Scarlett'in komik sesine alışmak.

29 Ekim 2009 Perşembe

hmm..

çok büyük ikilemdeyim dostlarım. yaklaşık 5 yıldır bir deviantart sayfam olması yada olmaması arasında gidip geliyorum. an geliyor bunun kariyerimde dönüm noktası olacak devasa bir adım olduğunu düşünüyor, an geliyor ''deviant ayağa düştü yeeaa'' diyen ortam seslerine ''hıhı.. cidden öyle'' diye kafa sallıyorum.

genellikle, moda olan ne varsa, çok geç ilgilenirim.

iyi böyle

geldi yine grimavi. gökyüzünden başladı yayılmaya, içimin her köşesine kadar.
devrik cümleler, iç çekmeler, neyin var'lar ve yok birşey'ler zamanı.
her tepki makul.

28 Ekim 2009 Çarşamba

27 Ekim 2009 Salı

rasta ama nasıl




saçım çok uzunken hep dilimde olan ''kesmeden önce mutlaka rasta yaptıracağım'' sözü, berkay'ın benden önce davranıp kafasına o güzel öbekleri kondurması, benim saçlarım uzadıkça onlara kıyamıyor oluşum, ertelemelerim...... ve bir gün okuldan geldiğim gibi makası elime alıp kütt! diye kesmem hepsini.

''sen naaptııın?'' laflarını işittiğimde bile pişman olmamıştım ama dün gece ordan burdan rasta resimleri ararken ciddi ciddi pişman oldum. en çok ta şu yemyeşil güzel peruğu görünce. düşünsenize böyle saçlarınızın olduğunu, o zaman hiçbirşey yeterince absürd yada tuhaf gelemez. en olmadı aynaya bakar unutur gidersin.

ayrıca, saçlarım bana tepki olarak uzamıyorlar.

little manhattan

filmimiz yine çok hafif, yine çok sıradan bir atıştırmalık. ama seveceksiniz, türlü nedenlerle..

iki velet üzerinden ''ilişki nasıl ve neden yaşanır'' isimli soruma cevaplar arattı/yarattı bana.

iki veledin new york'ta sokak sokak gezindiği, yer yer karate yaptığı, yer yer yakınlaştığı sahnelere bakarken, yine buldum. buldum.

basit, doğrudan, dürüst ve masum olmalı. bir yaştan sonra bunları sadece karşındakinde bulabiliyor olduğun için yaşanmalı, yaşanmasının tek sebebi o olmalı.

ama asla basit kalamadığı için.. yada asla dürüst kalamadığı için..yada asla masum olamadığı için de, bitmeli.

işte bu kadar doğrudan herşey.

izleyin ara sıra uyduruk filmler.

25 Ekim 2009 Pazar

animagus

bazen bir hayvanı bir insandan çok severim.

çoğu kediyle konuşmayı çoğu insanla konuşmaya tercih ederim.
bazı köpeklere dokunmak bazı insanlara dokunmaktan daha iyidir.
pek çok insanı dinlemektense pek çok kırlangıcı dinlerim.
kimi zaman su samurları kimi insandan daha sempatik.
çok fazla yunus beni çok fazla insandan daha mutlu eder.

son olarak animagus olmak isterdim.

ne ki

bir takım düşünceleri içime atıp atıp sonra imalı blog yazılarıyla dışa vurmayacağım. hayır bunu kimse benden beklemesin. içe atılan birşey varsa, içte kalır.

24 Ekim 2009 Cumartesi

dream catcher


sabah saatlerinde çok düşünceli ve dalgın oluyorum. bunun tek sebebi gece gördüğüm rüyadan anları yer yer belli belirsiz hatırlamak ama asıl noktayı, rüyanın en önemli anını çıkartamamak. o silik soluk görüntüler ani bir ünlemle tam olarak gördüğüm rüyaya dönüştüğü an.. ah o ne güzel bir aydınlanmadır.

23 Ekim 2009 Cuma

aslında romantik değiliz

-yağmur konuşuyor sevgilim.. dedi genç adam.
-ne diyor? dedi kadın, sesi titreyerek
-çok güzel olduğunu.. dedi, o da ağlıyordu.

21 Ekim 2009 Çarşamba

mehe

''türk kızları da hint kızları gibidir, ikisi de öküze tapar..'' dedi annem. (ama bunu bir yerden okudu, kendi deyimi değil.) (öte yandan çok güzel feminist deyimleri de vardır kendisinin)
gülüvermişim. sonrasını hatırlamıyorum.

kadın




30 yıl.. bilemedin 40 yıl sonrasını düşündüğümde baktığım fotoğraftır.

20 Ekim 2009 Salı

iskeledeki çocuklar



nedense çektiğim başarısız fotoğrafı sevdim. nasılsa resmin aslını biliyorsun dostum, balonlar kalpler içinde ''super bro'' tacın, çilekli bir pastan ve balonlarla omzuna konmuş bir ben varım. ve bu yaşamımızın sadece küçük bir kısmı.

sahip olduğun herşey için en az senin kadar minnet doluyken, değerli olan ne varsa hep elinin altında olmasını diliyorum. aslında biz hep iskeleden bacaklarını sallayan çocuklarız, yıldızlar da hep biz dilek tutalım diye kayıyorlar.

izlemek

izlediğim insanlar var. ve ben iyi bir izleyiciyim, gururla yada utanarak söylemeliyim ki. ne kadar ilham verici filmler, gruplar, kediler ve yollar tanımış olsam da, tanıdığım insanların sözleri ve anıları kadar heyecanlandırmıyor hiçbirşey beni. bakalım bu yüzleşmeden hangi renkler ve sayfalar çıkacak?

19 Ekim 2009 Pazartesi

pretty women


-sandra bullock zaman geçtikçe güzelleşirken, meg ryan'ın komik kaşlı, tuhaf ifadeli ve şişmiş dudaklı bir kadına dönüşmesi... ne bileyim ikisinden de beklemezdim bu performansı.
-bir de sandra bullock'un ne güzel kalın bir sesi vardır. o ses bana ne dese yaparım.
-julia robert'ı şenay gürler'in sesinden izlediğim vcd filmler öyle çoktu ki, bence kendi sesinden bile iyi gidiyor o kadına şenay'ın dublajı.
-bir de, efe birgün aniden ''julia roberts'ın saçları bok rengi'' demişti o günden beri julia'yı her gördüğümde saçına bakar gülerim.
-bugün ateşim çıktı biraz, ben de kızları çağırdım yine. mutlu sonlarını da alıp geldiler.
-pelin'in fikrine göre ise romantik komediler beni zehirliyormuş. ama uzun süre herkesten saklayarak, o bize her geldiğinde mide fesatı geçirene kadar yiyip bu filmleri tükettiğimizi ve hayıflandığımızı ben hala hatırlıyorum. sevgiyle.

18 Ekim 2009 Pazar

ileri derecede aşma teknikleri

şimdi, dersimiz ''birşeyi'' aşmanın hayati derecede önem taşıyan yolları. yakın arkadaşlarım arasından, şimdi isim vermeyeyim, bu derse hemen ihtiyacı olanları tespit ettim. ve dedim ki, bu kadar az olamayız.. yine bir toplum hizmeti peşindeyim.

1.birşeyi aşmak taktikle, tavsiyeyle olacak iş değildir, üzgünüm. okumayı hemen bırakabilirsin. çünkü ben ne desem sen hazır olmadan o şeyi aşamayacaksın.

2.o şey, sana hiç uygun olmayan ama sen henüz göremediğin için reddettiğin, ''yok illa ben onunla olmalıyım'' dediğin ama bir süre sonra hatırlayıp güleceğimiz eski sevgilin olabilir. eski köpeğin, eski evin, eski okulun da olabilir. ama genelde ilk seçenek oluyor aşılması gereken.

3.hergün kontrol ettiğin, haber aldığın, takip ettiğin kanallar bir sabah fark edeceğin üzere, birkaç gündür aklına bile gelmemiş olacak. nasıl da birkaç gündür hiç merak etmemiş olduğuna sen daha çok şaşıracaksın. o güne kadar, izinlisin dostum, istediğin kadar takip et, peşine düş, yeni planlar yap. bir sabah vakti hepsi geride kalmış olacak, söz.

4.kendini fazla ufaltma. o bahsettiğim sabah vakti geldiğinde ''amma küçülmüşüm yok yere, değmez bir kız/bir çocuk için'' de diyeceksin. o yüzden olabildiği kadar kendinde olmaya çalış bu sıkıcı süreç geçerken. en azından hareketlerin karakterine ters düşmesin.

5.etrafına da bak arada, müstakbel yeni sevgilin çevrende olabilir. bu sıkıcı dönemi tek başına geçirmek istemezsen, destek almak istersen, yada sadece başka biriyle de olabildiğini görmek istersen.. birşeyler iç başka bir kızla/çocukla. (sen istemeyene dek kimseyi ayarlamayacağız, istediğin zaman zaten onu bulmuş olacaksın)

6.sigaraya abanma, içki iç. yeni bağımlılıklara değil kafa olmaya ihtiyacın var.

7.tek başına yapmayı özlediğin ne çok şey var aslında, onların peşine düş biraz, kendinle olmak ve tek olmak kaçınılmaz seçeneğin, bunu sana kalbini kıran biri mi hatırlatmalı illa? yoksa kendiliğinden mi hatırlamalısın?

geri kalan laflarımı yüzyüze edeceğim, bu kayıt unuttukça açıp okuman(ız) için yazıldı. aslında oldukça genel kurallar ve hepsini üstümde denedim. hala yaşıyorum dostum, üstüne bir de mutluyum. belki 5. seçenek olmasa, hala 3. seçenekle başediyor olacaktım gerçi.. kimbilir. ve kimin umrunda? geçiyor hepsi, tek bildiğim bu. birde, kim gelirse yada kim giderse gitsin dostların orada oluyor.

-queen'den friends will be friends gelsin şimdi.

15 Ekim 2009 Perşembe

soluk pembe elbise



Fotoğrafı çeken Derya Aydoğan'a herşeyden önce, bu elbiseyi giymemi sağladığı için teşekkür ederim. 5 yıl önce aldığım ve aldığımdan beri giyilmek için, bir dostun kış vakti evlenmesini dolabımda beklemekteydi kendisi. onun yerine başka bir dostun ''sizin evden iyi fotoğraf çıkar'' deyip gelivermesi yetti. evimin her köşesini yeniden keşfettik ve denedik bir sürü güzel fotoğrafla. sanırım daha pek çoklarını çekeceğiz. (Anne Lebowitz olacaksın kızım sen, diyorum da inanmıyorsun.)

11 Ekim 2009 Pazar

tylol-hot ve sonrası



-emek, pelin ve ben bu atkılardan alıp okulda takacağız. bu bir performans yada eylem değil, sadece yakışacağını düşünüyorum.

-yine pazar, yine elime bir silah alıp o günü delik deşik etme isteği. geçmişteki pazar günlerimden aklımda kalanlar hep travmatik olduğundan mı anlaşamıyoruz, yoksa ben önemsiz bir şeye kafamı takıp ona anlamlar yüklerken o bana gülüyor mu? pazar bana gülüyor evet.

-hemen şuan elime yüklü miktarda para geçse (yüklü miktar diyebildiğime göre yetişkin olmuşum) yarısını kırtasiyeye yarısını filmlere yatırıp en az bir ay yeni şeylerimle vakit geçirmek üzere eve kapanırım.

-telefonumun sesinin neden kapalı olduğunu cidden açıklayamıyorum. hasan'dan dayak yemekten korktuğum için yarından itibaren sesi açık ve cebimde olacak kendisi.

-burçlar hakkında uzun yazılar okudum, fallar baktım bugün internette. (aslan ve yay'ın uyumu hakkında müthiş cümleler okudum) ve bunu yaparken çok iyi zaman geçirdim. ve işte o an frijit cons olma yolunda emin bir adım daha attım.

9 Ekim 2009 Cuma

sadist bir mevsim olarak kış


hayır hayır, kışı varlığından yokluğuna kadar irdeleyecek bir yazı hazırlığında değilim. sadece yaz boyunca kış hiç gelmeyecekmiş gibi geliyor ve tam sonbahara kavuşmuş hep orda kalmak isterken, birşey oluyor. ben hızla geldiğini anlıyorum kışın. o birşey genelde toplu halde nezle olmak, sağa sola hapşırmak, tylol hot fondiplemek ve mikrop paylaşımları şeklinde.. iki gündür kafamın içinde bir kilise çanı taşıyorum.

bugün kuka'da otururken masadaki peçeteliği kırdım. bunu oldukça zarif bir popo darbesiyle yapmam ve ateşimin yüksek olması bir teselli olamaz tabi. ama ''yataktan çıkma sen'' diyenler haklıymış.
hadi haftasonunu yorgan altında geçirelim.

7 Ekim 2009 Çarşamba

travis ve uzak yakın geçmiş

If I told you a secret
You won't tell a soul
Will you hold it and keep it alive

son birkaç yıldır her senemin bir müziği varsa, 18 yaşımınki kesinlikle Travis'tir. ve 5 yıl sonra bir gün, şaka gibi bir özlemle karışık hatırlıyorum o yılı. sonrasını hatırlamak istemesem de aklıma ilk gelenler öyle güzel ki. öyle küçükmüşüz ki.

love will come through çalıyor ve iki kız dans ediyor sokakta, birinin saçı uzun, diğerinin daha da uzun. dünya umurlarında değil dans ediyorlar, ahşap eski bir binanın önünde. ellerinin bir yüzü kapkara olmuş, tonlama yapmaktan. aynı okulun aynı bölümüne gidecekler, neler neler yapacaklar. ama şimdilik güzel sanatlara hazırlanan, ama aslında hiç fark etmeden 20'lerine yaklaşan ufak bir grubun parçası onlar. o ufak grup o sene tüm çevremdi.

tanıştığınız an hep hayatınızda olacağını bildiğiniz insanlar, birgün fark edersiniz ki sadece bir döneme aitlermiş, hep hayatınızda kalmalarına imkan yokmuş. ben de onlar için öyle oldum. hepimiz geçmişte kaldık ve bir şarkının anısından ibaret olduk sonunda. bugün tüm bunları hatırlamaktan çok mutlu oldum.

So look up
Take it away
Don't look da-da-da- down the mountain

3 Ekim 2009 Cumartesi

hasan'a şarkı

küçük sarı kedi fısıldıyor
saat geç oldu yat artık
ayaklarını sallarsın hep
iskeleden aşağı
ve ben beklerim
kuzey yıldızının kaymasını

llaalaalalala la
llaalalalara la la

erken kalkarsın sabahları
hiç yetmez uyku bana
alınırdım küçükken ne desen
şimdi gülümserim seni görsem
aşıksın en güzel kıza ve
ben aşık olunamam asla

laalaalalalla la
lalalaralallala la

sana şarkı yazdım bu sabah
ve çaldım mızıkada
bitirince bağırdım
anne ben beste yaptım

llalalallaaa..

2 Ekim 2009 Cuma

loose

-okulun ilk haftasıydı. bir sabah bile erken kalkıp gidemedim ki her dönem başı olduğu gibi büyük bir şevkle dolmuş olmama rağmen. her sabah 8'de öperek uyandıran tasarım harikası bir saat istiyorum.

-okulda bir guitar hero kapışması var ki evlere şenlik. eline gitarı alan çatır çatır solo atıyor.

-feminist buhranlar içinde yanıyoruz, bir bardak su verenimiz yok.

-son olarak bu hafta işi yüzünden okulunu ihmal edenleri bir bir not ettim, pazartesi patronları ziyaret ederek o kişileri kovması gerektiğini çünkü okulun onlar olmadan birşeye benzemediğini ve bu yüzden devamsızlık yaptığımı anlatacağım.

-saat 2 olmuş çayım da soğudu, çıkayım artık.

30 Eylül 2009 Çarşamba

biterken


-''bak bunlar da vardı, vardı ve bitiyor, bunlar kalanlar arda, buda bize niye yetiyor?'' dinle dinle dur ta ki her sözcük harflerine ayrılıp tükenene kadar.

-evdeki herkes uyurken ayakta olmam çok sakıncalı. düşünülmemeli bu saatlerde.

-öyle çok şey bekledim ki eylül'den. dört haftadan ibaret bir mevsim döngüsü sürecinin, aylardır umduğum şeyi getirmiş olmasını öyle çok istedim ki. o his ancak eylüle kadar sürecek ve en anlam taşıdığı dönemde olacak sandım.

-ben hep sanarım.

-bugün juno'yu izledim. müziklerine taptığım bir filmi bu kadar geç izlemek utanç verici, ama neyseki tüm o hüzünlü,mutlu melodiler kadar güzel çıktı film. en sevdiğim 10 arasına koydum, diğer 9 tanesi zaten sürekli yer değiştirir.

-batman'in oyunu çıkmış, %5ini oynadığınız süre boyunca evcil hayvanınız sizden ilgi ve alaka bekleyip durabilir, belki de sadece kendi patileri bu oyunu oynamaya müsait olmadığı için, oyunun bitmesini bekler. bittiğindeyse iyi geceler der ve yatarsınız.

27 Eylül 2009 Pazar

paranoid aquarium

this is what will be

daha geçen gün ilk ayımız dolmuştu ve ben 'o' şarkıyı dinleyerek bir yazı yazıyordum sayfama. yedi ay ve ben hala o şarkıyı dinliyorum, hala ellerim buz gibi seni düşündüğümde. ''heyecandan hep, geçer..''dediler. geçmiyor dostum, başım iyi ki kendine bir omuz bulmuş ve senin yanakların hep şeker gibi olmuş beni gülümsetmek için.
(7 hediye fikrim çok güzeldi ayrıca. )

25 Eylül 2009 Cuma

empati

kışın başları, ubu henüz uçan ev. berkay, pelin, ben birde adını unuttuğum biri daha uçan ev'deyiz. tek ampülü yanan avizeye bakıyorum bir yarım saat kadar. yine masada ne konuşulduğunu unutmuşum. o avizeyi o haliyle söküp evime götürmek istediğimi hatırlıyorum.

heyecan

heyecan Ar. heyec¥n a. (heyeca:nı) 1. Sevinç, korku, kızgınlık, üzüntü, kıskançlık, sevgi vb. sebeplerle ortaya çıkan güçlü ve geçici duygu durumu. -TDK sözlük

güçlü ve geçici. güçlü ve geçici. güçlü. geçici..... kendi kendime tekrar edip duruyorum, geçici fakat güçlü bir duygu için insan nelerden vazgeçer, neleri tehlikeye atar, neleri gözü görmez.

hayatımda o kadar çok heyecan var ki, ben kendimi bildim bileli (yani 2-3 yıldır) sükunet istiyorum. ellerim artık buz gibi olmasın ve heyecandan kelimeleri birbirine karıştırıyor olmayayım, düzenli ve sıkıcı en azından birkaç gün geçireyim istiyorum.

-erkeklerin hali, hemen her durumda içler acısı.

-kızların da, çoğu durumda öyle.

-o zaman bir kızı/erkeği diğerine tercih ederken bir yenilik peşinde değil çoğu insan. eskinin sıkıcı tekrarına düşmeden önce şöyle bir boy gösteren heyecanın peşinde olmalılar. şöyle bir boy gösteren heyecan kaçarak uzaklaşınca.. o zaman ne yapmaktalar?

-bu konuda daha fazla kafa yormayacağım.

23 Eylül 2009 Çarşamba

içerik

eski bir sayfada bulutlar mor, gitar mavi, kedi yeşil, el açık, saç uzun. cümle düşük.

21 Eylül 2009 Pazartesi

sessiz eskiz

gri


sanki benden az uzakta çok acaip şeyler oluyor, birileri çok neşeli, çok aşık, çok karışık. ben dümdüzüm ve uzaktayım. bu hissin bir adı var mı? peki çözümü? terapi?

griyi neden kimse sevmez anlamam. (bir de pelin sever sahi) daha çok his barındıran başka renk yok ki, düşün öyle çok şey hissetmiş yaşamış, en sonunda bulanmış, durulmuş. gri olmuş. gri giydiğim günler fazladan bir sükunet hakim oluyor davranışlarıma, ama duyduğum sözler hep ''neyin var neden durgunsun?'' oluyor. ''iyi böyle'' diyip gülümsüyorum o vakit.

''a perfect day elise'' üstüste izlendiğinde grinin içine kırmızı da karışmaya başlar az da mavi. duyduğun sesler zaten beyazdan çok uzak, siyaha vurup kaçıyor. dinlesene hava da kapalıyken.

gece yatmadan makyaj yaptığım zaman (bunu neden yaptığımı cidden açıklayamam) sabah gözaltlarımın rengi, leylak-gri. ve birde çatlamış dudaklar üstünde ruj kalıntıları. çirkin ayrıntıların silikleştikçe güzelleşmesi. açıklayamam demiştim.

sanırım biraz drama hep dans edip duracak etrafımda. ama başıma bir taç takıp bunun kraliçesi olmayacağım çünkü söz verdim o'na. ''ama''lar da yok artık. neler var peki? pek çoklar. inan bana dostum, senin gülümseyişin o griyi ele geçirecek kadar güzel. ve parlak. hava da kapalı değil sanırım... it's a perfect day, elise.

20 Eylül 2009 Pazar

ayırımlar

-üstüne basa basa Şeker Bayramı diyenlerdenim.

-köpek değil kedi insanıyım.

-yağmurlu havayı tüm havalara tercih ederim.

-futboldan çok basketbol izlerim.

-bana göre karşı taraf kadıköy, ben bu yakadan vazgeçmem.

-sigara, parfüm, kuş boku, portakal kokusunu özellikle sevmem.

-oje sürmem, gördüğüm ellerin saf halini merak ederim.

-tüm bu ayrımların beni ne kadar esneklikten uzak ve uyuz bir insan yaptığını düşünür, zaman zaman fark ederim ki tüm ihtimalleri kucaklayabilmiş biri olduğumda sanırım ortayaşlı, serbest, mutlu bir kadın olacağım.

19 Eylül 2009 Cumartesi

sanatla uğraşmak

sanatla uğraşmanın ülkemizde en çok bilinen iki yöntemi var: ilki seçtiğiniz bir sanat dalında eğitim almak yada sadece içinizden gelen sesle bunu yapmak. ikincisi ise sanatla uğraşmak, hoş görmemek, anlamamak ve imha etme çabası içinde olmak. birinden birine aitseniz, diğer yol sizin için çok zorlayıcı oluyor.

Yıldız Teknik Üniversitesi Sanat ve Tasarım Fakültesi öğrencileri, rektörlüğün aldığı bir kararla Yıldız Kampüsü'nden Davutpaşa Kampüsü'ne taşınıyor. bu taşınma eylemi son derece gizli bir şekilde yürütülüp, öğrencilere okulun açılmasına sadece iki hafta kala, bölüm başkanları tarafından duyrulmuştur. şehir dışından tercihini yapıp, gelip Beşiktaş'ta ev tutanlar, Yıldız çevresindeki yurtlara yerleşenler, ders programlarını Yıldız'ın dersliklerine göre yapanlar ve harçlarını yatıranlar, işin aslında ise bir arada ve kendi özgür ortamlarında sanat eğitimini alan, birbirinden beslenen sanat disiplinlerinde okuyan, mekana ve araçlarına mutlaka ihtiyacı olan 700'den fazla öğrenci mağdur edilmiştir. apar topar bizi taşıdıkları yer Fen-Edebiyat Fakültesi'nin boş sınıfları, burada resim ve heykel atölyeleri, baskı atölyeleri, bilgisayar laboratuarları, dans stüdyosu, müzik odaları ve stüdyolar, fotoğraf stüdyoları gibi olanaklarımız olmadan, mevcut eşyamızın da bizim de götürüldüğümüz belirsiz ortamda üretime ve eğitime devam etmemiz beklenmektedir. bu imkansız durumun altında yatan nedenleri, gerçek bir açıklamayı acilen bekliyoruz. yapabileceğimiz her şekilde bu işin peşine düşmek ve ait olduğumuz yeri, ihtiyaçlarımızın ve düzenimizin kurulu olduğu Yıldız'ı bırakmamak adına 23 Eylül günü okulda toplanıyoruz. bu durumu olabildiğince duyurmak için yardıma ihtiyacımız var.

17 Eylül 2009 Perşembe

kıssadan hisse

-drama queen olmak yerine draq queen olmayı tercih ederim. en azından bundan sonra.

-bir daha olay çıkarırsam ağzıma bir tane vurun.

-firefly çok güzel bir dizi, ''chuck''tan hastası olduğumuz cassey, bu sefer daha da hasta bir tip.

-bir pms daha kazalı belalı geçti, bir dahaki aya bir hafta inzivaya çekiliyorum.

-kaçak taksi kullanıyorsanız, plakasına bakmadan binmeyin. başınızı derde sokmayın. (yabancı arabaya bindim ve yola çıktım bu gece, bu da böyle bir anımdı.)

-şeker bayramı geliyor, şen geliyor. bol bol şeker yemek, bayramın gerçek adını hatırlamak gerek.

16 Eylül 2009 Çarşamba

he's just not that into you


lütfen bu filmi izleyin. tanıdığım ve tanımadığım bütün kızlar, bir araya gelin, karşınıza bir ayna koyun ve yanınızdaki yakın arkadaşlarınızın asla söyleyemediği o mükemmel laflar film boyunca tekrarlanırken düşünün, düşünün.. gülümseyin. hatırlayın. yüzleşin. tam karşılığını vermeye gerek yok, ortada olan bir kalıp cümle, he's just not that into you..

tanıdığım ve tanımadığım bütün kızlar, sizi olgun ve düzgün bir kadın yapmaktan alıkoyan o erkek varya; o sizinle ilgilenmiyor. ister şuan onunla beraber olun, ister yıllardır peşinden koşuyor olun, ister parmağınıza yüzüğü geçirmiş olun; sizi kendinize yabancılaştıran o erkek; aslında sizinle ilgilenmiyor. eğer sizi tanıyan ve seven biri bunu zamanında söylemediyse üzülebilirsiniz biraz. yanınızdaki dostunuza dönüp ''neden açık açık söylemedin? neden aptalca davranmama izin verdin? neden beni kendime getirmedin?'' diyebilirsiniz. neyseki sahip olduğum az sayıda aklı başında kız arkadaş, beni sık sık uyardı tüm bu yıllar içinde, keşke dinleseydim. ama dinleseydim, bugün burada yeterince kırılmış halde olmazdım ve yeni baştan sevmeyi öğreniyor da olmazdım yeni biriyle. her 'keşke' yanında bir 'neyse ki' getiriyor.

lütfen olgun ve düzgün kadınlara dönüşelim dostlarım hala vakit varken. lütfen bir zaman sonra utanacağınız davranışları kesip, bu davranışlara sebep olan şeyin, o erkeğin, şuan aklından bile geçmediğinizle yüzleşin. keşke zamanında düşünseydim. keşke sırf o an aklından geçmek için o saçmasapan şeyleri yapmasaydım, üstünden yıllar geçince şimdi görebiliyorum ancak. neyseki bir yere varmayan tüm o yollardan çıktım ve aynısını dilerim her kaybolmuşa. ve dilerim bu filmi izler ve işe yarar sonuçlar çıkarırsınız.

13 Eylül 2009 Pazar

öneriler, istekler

-günler, saatler ve mevsimler gibi önemli konularda düşünmeye başladığımdan beri, bildiğim bir gerçek var, pazar günlerini sevmiyorum. elimde yetki olsa, pazar günlerini kaldırırm ve bunun ne gibi saçmalıklara sebep olacağını düşünmem bile.

-kızların pms denen aylık felaketi daha kolay atlatabilmesi için, sevgililerinin bu dönemlerde her zamankinden anlayışlı, romantik ve tatlı olması kuralını da koyarım yetkim olsa. yada koymazdım böyle bir kural, bunu kendiliğinden yapabilen erkeğin bir değeri olsun dimi?

-her sabah 11-12 arası sokağımdan geçen akordeon çalan yaşlı adam, bilsen nasıl güzel geliyor o melodiler ve klişe şarkılar.. bir sabah pijamalarla sokağa çıkıp sana cebimdeki tüm parayı vereceğim, eğer hassas olduğum bir günümse birde sarılıp ağlayacağım omzunda.

-ben mektup severim. bildiğiniz kalem-kağıt ve dolayısıyla el yazısı içeren, kişisel itiraflara ve seçilmiş sözcüklere dayalı, klasik mektup. hayatımdaki en güzel insanlar bana hep mektup yazdı çok şanslıyım ki, hepsini de saklıyorum bir eski zaman pastane çikolatası kutusunda. en eskisi 15 yıllık.. bugün birkez daha açıp okudum çoğunu, teşekkür ederim sahiplerine..

-hava bu derece tekinsiz ve kapalıyken, guns'n roses- don't cry çalsın dostlarımın kulaklarında. tahminen 02:30'da şarkının kopma noktasında şimşekler çaksın, başınızı kaldırıp yutkunurken ''there's a heaven above you baby.. don't you cry tonight..'' desin axl. hayat bir an için kusursuz ve acı verici görünecek, söz veriyorum.

12 Eylül 2009 Cumartesi

and the winner is..

me!... eheh yok ki kazanan, öylesine bir iddia 10 gün sürer ve 10 saniyede bozulur mu? taraflar uzlaşırsa bozulur.
-önce sen!
-yok yok sen!
-sen!
-sen!!
-aynı anda!
ve böylece uzlaşma sağlanır, giden 10 güne yanılır.tarafların neden uzlaştığını bir üstadımın makalesinde okudum:

http://hepsindenote.blogspot.com/2009/09/opucuk.html

10 Eylül 2009 Perşembe

heroin me

I don't know just where I'm going
But I'm gonna try for the kingdom, if I can
'Cause it makes me feel like I'm a man
When I put a spike into my vein
And I'll tell ya, things aren't quite the same
When I'm rushing on my run
And I feel just like Jesus' son
And I guess that I just don't know
And I guess that I just don't know

I have made the big decision
I'm gonna try to nullify my life
'Cause when the blood begins to flow
When it shoots up the dropper's neck
When I'm closing in on death
And you can't help me not, you guys
And all you sweet girls with all your sweet talk
You can all go take a walk
And I guess that I just don't know
And I guess that I just don't know

-
sonrası gürültü, sert, uçuk.. bilinçaltım leylak rengi olmuş ve ben cidden, gerçekten İsa'nın oğluyum. gözümde ışık yok, onun dışındaki herşey pırıl pırıl. fazla ışığın gürültüden farkı yok zaten, keşke hepsi sussalar.. herkesin bir şarkısı olmalı değil mi, hergün her saat dinlemekten bıkmayacağı değil, düştüğü zaman fonda çalan. sanırım.. bilmiyorum.

D...

''sık sık dağılıyorum, bazen toparlanıyorum..'' -ekim08

sürekli tekrar eden bu şey, bazen yoruyor.

9 Eylül 2009 Çarşamba

öküz

bilenler bilir, bir kedim, bir pandam, bir kelebeğim ve bir kurbağam olmasının yanında bir de öküz besliyoruz. sevimlilerden değil ama, mutasyona uğramış yaratıklaşmışlardan. ne zaman hayatım elle çizilmiş gibi güzelleşse bu güzel resme dalıp, toynaklarıyla herşeyi yerle bir eder. sesi çok gürdür, o avazı çıktığı kadar felaket kelimeler höykürürken, insanlar birinin boğazlandığını sanar. benim boğazımdaki hiç çözülmeyen düğüm, öküz.. senin olmadığın bir resmi hayal ediyorum yıllardır.

8 Eylül 2009 Salı

ben

wave thou art pretty
wave thou art high..

güzel zamanlar


ismimden alakasız en sevdiğim ay geldi, hemde haşırt diye geldi, tüm değişimi, gri bulutları ve cama vuran damlaları ile.. ağustosun bitip eylülün başladığını gözlerimle gördüm diyebilirim, her sene bu kadar net olmaz. elbette her gelişigüzel durumdan olduğu gibi bundan da anlamlar çıkardım, birşeyin 'sadece' olmasına izin verirsem, ben ben olamam ki? malesef..

-yıllarca ismimden ve taşıdığı anlamdan nefret ettikten sonra, bir gece tesadüfen 'eylül' başlıklı bir yazısını okudum Ahmet Altan'ın. açıkçası sevdiğim bir yazar değildir, ama o yazıyı o kadar sevdim ki, bir anda isim ve ay ve ben özdeşleştik. kabullendik ne olduğumuzu. kendisine burdan teşekkür ederim.

-size eylül hakkında bir sır vereyim, zor şeylere kalkışmak için ideal zamandır. yola düşmek için, aşık olmak için, ayrılmak için, başlamak ve sürdürmek için, en uygun zamandır.

-her sene bu vakitler, benim için asıl yılbaşı gibidir, geriye dönüp baktığım, biriktirdiklerimi ve yitirdiklerimi gördüğüm, değişimlere kalkıştığım vakitlerdir. çünkü ağaçlar için de öyle. bu kadar basit ve saçma aslında.

-güzel zamanlar geliyor dostlarım, bir değişimin eşiğinde olanlara ne mutlu ne güzel! ''times they are a chancing'' çalıyor, ben önümdeki kağıda kızıl bir ağaç çiziyorum. hepinizi düşünüyorum. tek tek.. bu yıl kim geldiyse ve ceketini çıkarıp oturduysa, kimin ardından el salladıysam, tek tek hepsi geçiyor aklımdan ve bir adet yaprak olup konuyor yere. ağaç çıplak, ağaç mutlu.

7 Eylül 2009 Pazartesi

minerva


okula gittiğim zaman ilk karşıma çıkan Minerva olursa, daha doğrusu atölyenin önünde beni karşılarsa günüm daha güzel geçiyor. tuhaf bir kedi o, cinsiyeti belirsiz bir kere. (pek hoş olmayan bir açıklaması var bu durumun) lavabodan su içmeyi sever, diğer kedilerle kavga etmez, ara sıra yok olur ortadan, sonra bir sunum günü sabahın köründe bacaklarıma sürtünür çıkagelip. birgün kendi evim olursa (böyle tamamen kendimin ama) ilk alacağım şey minervadır o eve.

ankaradan abim gelmiş..

ankara'da tanıdığım kimse yok, bir abiye de sahip değilim ama, hissiyatım şarkıdaki gibidir.
işin aslı bodrum'dan ablamın gelmiş olması. insanlara ''bu da benim ablam, Melek'' dediğimde şaşkınlık içinde bakmalarına sebep olan sapsarı saçlı, masmavi gözlü, büsbüyük kalpli Meleğimiz geldi. biyolojik olarak tek çocuk olmamın kimyasal olarak yarattığı eksikliğe, psikolojik olarak abla varlığıyla fizyolojik bir bütünlük kazandırdı kendisi, kendimi bildim bileli.. (bu cümleyi bitirmezdim ama hadi neyse, bitiverdi)

melek benim yapamadığım, yapmaya kalktığım, cesaret aradığım şeyler demek. melek benim çocukluğumda hep orda olan, gençliğimin ilk yarısında öğreten, ikinci yarısında gözleyen, bir denizkızının annesi ve el yordamıyla içinden gelenleri ahşaba söyletebilen kadın. ablam işte.

5 Eylül 2009 Cumartesi

5.gün

''öpücük, -ğü
a. Sevgi göstermek için dudaklarıyla başka birisinin elini yüzünü öpme, öpüş, buse: “Güllü'nün boynuna sarılan Cemile, kadının hafif çilli, tombul yanaklarını öpücüklere boğdu.” -O. Kemal.''-TDK sözlük

kaldı mı sana 25 gün?
sanırım kazanacağım, yada öyle bir raddeye gelecek ki kaybetsem bile kazanmış olacağım. kedi, öpücük, mektup.. hepsi benim hakkım olsun nolur ki? ''I want to be the girl with the most cake'' demiş Hole bir şarkısında. bir kerecik ben kazansam?

4 Eylül 2009 Cuma

benden duymuş olmayın..


nasıl portfolyo hazırlanır?

ciddi bir işkadını, zamansız bir işkolik, bir çalışan olmaya karar verdiğim günden beri portfolyomu güncellemem gerektiğini fark ettim. son dört yılı baz alarak çizdiğim boyadığım ne varsa önüme yığdım, fakat bu bazı tatsız yüzleşmelere sebep oldu. veriler şöyle:

-çok sayıda nü, portre ve figür arka balkonumda, üstüne kedi tüyleri, tozlar ve cücük kadar kalmış 2b'lerle rezalet halde bulundu.

-bir süre sadece kurumuş ağaçlar ve siyam kedileri çizmişim, onlar nedense gayet sağlam ve temiz, çekmecemde duruyorlar.

-yakınlarımın ve sevdiceklerimin resimlerini yapmayı pek sevdiğimden, çoğunu özenle saklamışım, henüz bulamadım sakladığım yeri.

-son olarak okulda bıraktığım çok sayıda eskizi ve defterimi, aralarından krik-krak tabir ettiğimiz kedi mamaları, tozlar, başkalarına ait çizimler ve ders notları içinde bir koliden çıkardım.

bir portfolyom olmasını hak ediyor muyum? diye düşünmeye çalışmadan, eldeki zavallı verileri bir düzene koymaya çalışıyorum. bana yardım edin. eskizlerimin bazıları kedi maması kokuyor, utanç içindeyim.

3 Eylül 2009 Perşembe

I love you guys..

geçen sene, felsefe ve sanat dersi. bir yanımda berkay, bir yanımda emek ve az ötemde pelin. hepimiz önümüzdeki kağıtlara birşeyler karalarken, ders ilerliyor ve ilerliyor. bitmiyor. ben bir cinnet anında üçünü önüme katıp kovaladığımı hayal ediyorum, çiziyorum. peline gösteriyorum ve aldığım eleştiri: ''ben niye en küçük yerdeyim?! hıhh!!'' oluyor.

okulun bitmesine yakın fark etmeye başladım, dördümüz en makul olan bölümdük. en rahat zamanlardık. şimdi özlerken arasıra bu çizime bakıyorum. ''pelini cidden en küçük yere çizmişim heheeh'' diyorum içimden..

1 Eylül 2009 Salı

toz pastel




tanıştık, iyi anlaşacak gibiyiz. bide mürekkep üstüne boyayınca baya sevindirdi beni kendisi.

29 Ağustos 2009 Cumartesi

kadın ressam?!


''neden bilinen kadın ressam pek yok?'' sorusu yıllardır işittiğimiz, söyleyenin genelde erkek olduğu, ya sinirimizi bozmayı amaçladığı yada gerçek bir boşluğa parmak bastığı bir durumdur. eğer konuya ilginiz varsa Gentileschi'den başlarsınız da O'Keeffe'den tutun, Fahrünnisa Zeyd'e, Neşe Erdok'a, Frida Kahlo'ya uzanan, Hülya Düzenli'den geçen, takip ettiğiniz ne kadar kadın ve ressam varsa sayın.. karşı taraftaki ''resmin erkeğin elinden çıkan bir sanat'' olduğu görüşünü değiştiremezsiniz. kadınlar ilham verir, erkekler üretirler. 'hadi len ordan' desem, düşüncelerimi tüm samimiyetiyle vermiş olurum.

bu aralar düşünceliyim dostlarım. çevremde hayran olunacak işler yapacak kadınlar var çünkü. bir araya toplamak, deneyler yapmak, beraber başarısız ve başarılı olmak istediğim apayrı kadınlar. Pelin, Emek, Cansu, Özge, Asena, Aslı, Sibel, Serpil, Rezzan, Melek, Özlem... isimleri var, cisimleri var, etrafımdalar ve kendi işlerinde güçlerindeler. benim kafamda bir hareket var. evirip çeviriyorum. en istekli olanlarla bir yerlerden başlayacağız. tuvale, duvara, yere, formlara bulaşacağız. erkek kinayesi olmadan, kadın ilhamıyla çalışan bir hareket düşlüyorum.

waiting for my man

-twenty six dollars in my hand... diye de gider, sevgili velvet underground şarkısı. sözlerin içeriğiyle ilgisiz bir biçimde de olsa, birini, onu beklerken takılıyor dilime. bekliyorum.. bekliyorum.

bir saat içinde bir dış mekanda internette yapılabilecek herşeyi yapıp, ''üç mantar soslu penne, bir ice-tea, bir yeşil çay'' götürüp, arada kopan bağlantı yüzünden salak salak tatil fotoğraflarına bakıp...... hala bekliyorum.

bekleme işini iyi uyguladığım için mi bu kadar çok bekletiliyorum, beklediğimden haberi bile olmayan kişiler, işler, olaylar tarafından? hayır. beklentin varsa bekleyeceksin. beklentisiz kalabildiğin gün bekletmeye başlayacaksın.

neyseki beklediğim dış mekan, sadece beyoğlunda değil tüm yerler içinde en sevdiğim restoran. kareli masa örtüleri, duvarlarda klişe denizci objeleri, loş yumuşak masa lambaları olan, yıllardır aynı restoran. zaten bekleme işini genellikle burda uyguluyorum.

He's never early, he's always late
First thing you learn is you always gotta wait
I'm waiting for my man

diye de gidiyor şarkı. ''10 dakika içinde geliyorum'' diyor şuan gelen mesaj.

strike a pose

26 Ağustos 2009 Çarşamba

sempati?

bazı filmleri daha izlemeden seversiniz. buna belli birşey sebep olmaz, sadece o film sevilmek üzere alınmıştır. başlangıç sahnesinde, ilk melodileri duyduğunuzda, başrol oyuncusu daha belirmeden arkanıza yaslanır ve ''ben bu filmi nasıl biterse bitsin, çok seveceğim.'' dersiniz.

ben çoğu zaman insanlar hakkında da bunu yaşarım.

25 Ağustos 2009 Salı

serin

ne güzel bir kelime ve his, serin. bu nazik karşılama için istanbula minnettarım. perde dans ediyor tepemde, üstümde yeni aldığım yeşil şal, hem de daha yaz resmi olarak bitmemiş bile.. içimden ne çok şey yapmak geliyor bir an, sonraki an ise hepsi hayal. bu sabah herşey uçuşuyor.

22 Ağustos 2009 Cumartesi

yol yorgunu


tatiller hakkında canımızı sıkan gerçeklerden biri, bitmeleridir. hemde başladığı gibi, kısa ve net, kendinizi daha geçen gün bavul topladığınız odada, dağınık saçlar ve yanık bir tenle bulursunuz. ve eğer benim kadar drama-sevici iseniz; 'dün bu saatlerde denizdeydik' 'geçen hafta bu sıralar daha tatilin yarısı olmuştu' 'şimdi bodrum amma sıcaktır' falan fişman şeyler geçer aklınızdan.


öte yandan, amacına ulaşmış bir tatil iyidir. yeni başlangıçlar için gereken güç ve gaz toplanmış, sevdiceğe doyulmuş, bir sürü güzel anı zihnin değerli raflarına konmuştur an itibariyle. şeker yanağın güneşte kızarmış iyice güzelleşmiş yanakları, sevgiyle sarmalanmış bir Pelin, azıcık görüp daha da fazla özlenen Şekerler, ufak yeşil bodrum mandalinaları, mıncıklamadan geçmediğim tüm köpekler, bomboş ve huzurlu Aspat sahili, koruyup kollayan Gölköy, kocaman yürekli Melek, begonviller, bir sürü midye yemek (kahvaltıda bile) beni gülümseten dolu şey.. mutlu edildim. Bodrum yine yaptı yapacağını.


şimdi sırada en çok beklenen mevsim geldi, içimde tanımlayamadığım bir his var, hala.

19 Ağustos 2009 Çarşamba

birthday-fobia

doğumgünümde bodrumda olmaktan daha fazla istediğim tek şey doğumgünümü tamamen unutmak. bodrumda olduğumuz için mutluyum, yanımdakilerden dolayı daha da mutluyum. ama yine de seneye günleri karıştırıp unutalım.

8 Ağustos 2009 Cumartesi

yolculuk


gidiyorum. ve her gidişimde olduğu gibi, geride bırakmak zor geliyor, geride kalanlar vazgeçilmez geliyor, annemden uzağa her gidişimde olduğu gibi mızmızlanıyorum. ama gittiğim yer evim, Gölköyüm, çok özlenen şeylere gidiyorum.


sanırım yine çok mutlu olacağım ve herşey önemini yitirecek o iskeleden o denize bakınca. Gölköye varmadan önceki durakta ilk defa gittiğim bir Bodrum köşesi de var önümde, ilk defa sevdicekle yapılan tatili de kapsayan. tanıdığım çiftler tatillerde birbirlerini yerler genelde, o üç-beş gün mundar olur. acaba biz de modaya mı uyarız, yoksa birbirimizi daha bir anlar mıyız diye düşünüyorum, onun dinlendiğini görmek istiyorum artık, huzurlu gülümseyişini de. aslında ben de öyle yorgunum ki başkaları tarafından.. şeker yanak, deniz, şarap, eskizler ve dostlarım var önümdeki haftalarda. sanırım mutluyum :)

7 Ağustos 2009 Cuma

sahip olmak istediklerim

güne bir takım sebeplerden ağlayarak başlayınca, durup bir takım şeyleri düşündüm geleceğe dair. tam da bir gün önce ayaklarımın yere basmaması ve fazla uçmakla tanımlanmışken (saçma.) sahip olmak istediklerimi yazdım, hem de 'sahip olduklarınız sonunda size sahip olur.' lafını hiç umursamadan. madem öyle, birkaç yıl içinde bu şeylerin bana sahip olmasını istiyorum:

kendime ait bir oda: V. Woolf'un mükemmel kitabını değil, gerçekten de içinde sadece benim olan şeylerin bulunduğu bir oda işte.
gramofon: lazım
piyano: John Lennon'cılık oynamak için.
bilardo masası: bunu mutfağa yerleştireceğim, çevresine bir sürü iskemle dizip yemek masası olarak kullanacağım. olmazsa durur bir köşede.
bir adet kurt köpeği, boxer, danua: bu üçüne aynı anda sahip olamayacağım için ortalama 15er yıl arayla benim dostum olacaklar.
çok çok çok büyük bir müzik seti: kolonları benim boyumdan büyük.
pamuk şeker yapma makinesi: mudo'da görmüştük ve cidden almayı düşünmüştük pelinle.
oscar de la renta haute couture: herangi bir tasarımı olur, markete giderken bile giyerim.
beyaz vespa: vespayı kullanması için bir şöför de isterim, denge sorunum var.


işte böyle mütevazi istekler, doğumgünüm yaklaşıyor, seçin ve alın! belki daha yıllarca ayaklarım yere basmayacak ve mantıklı şeylerden söz etmeyeceğim, kimin umrunda ki hem onlar..

bu sabah

ağlamak değil de, ağlatılmak çok kötü birşey.. ağır.

6 Ağustos 2009 Perşembe

is this desire?




ah polly jean, sen acımasız bir kadınsın. gece gece yine beni allak bullak eden, sürekli gelişen geliştikçe tuhaflaşan, güzelleşen, acılaşan bir kadınsın sen. üç yıl önce son kez dinlediğim, bir daha asla dinlemeyeceğim diyerek bin kez kavga ettiğim it's you denen illet şarkınla canıma okuduğun yetmedi, şimdi de yeni albümünden who will love me now ile beni benden aldın seni yelloz, seni cadı.. bir daha dinlemeyeceğim bunu da.
daha ne kadar sürecek histerik dimalara bıçak fırlatmalar, ince ince oymalar.. istediğin kadar beyazlara bürün, sükunetle dur, içinde her an çığlıklara boğulacak, ucuz mavi farlı, sıska ve arıza kadın var. kandırma beni polly, histeri kardeşiyiz şurda binbeşyüz kadın.

sleeping creepy


sabah uyanmak ve kalkmak ve tekrar yatmak arasında geçen sürelerim belirsiz. siyah-beyaz değil gri-beyaz yaşamak ne kadar rahat. eski püskü soluk kedi yastığıyım ben, üstümde tombul bir tekir kedinin her gerinişinde çektiği iplikler ve keyfim ne kadar yerinde bu sefalet içinde bulunmaktan. hayır! uyku bir sefalet değildir dostlarım, bazen bir yaşam biçimidir hatta.
berkay ve benim bir sohbet sırasında fark ettiğimiz bu tükenmişliğimiz, planlarımızın somut olmak için ağzımızdan çıkmaması gerektiğini fark ettirmişti bize. ne kadar çok planladık. ne çok resmi, heykeli, projeyi, seyahati ve partiyi bitirdik beraber, görmediğimiz ve tanışmadığımız kimse kalmadı, ne çok rengi boyadık.. aslında ben hep koltuğumdaydım, sen hep bağdaş kurmuş, sırtını rahat bir ağaca vermiştin..
şimdi bezgin yaz günleri bahanesiyle, kalkış saatim olmadan, öğle vakitleri mutfakta kopkoyu bir kahve yaparken ''a perfect day.. a perfect day, elise'' diye mırıldanıyorum inceden. ne kusursuz bir günü yaşıyor kopkoyu kırmızı bir ruj, hiç dağılmadan ağzımda. aslında ben hep koltuğumdayım. uykunun plan gerektiren bir yanı olmadığı için minnettarım.

5 Ağustos 2009 Çarşamba

4 Ağustos 2009 Salı

yardımcı erkek oyuncu sevici






hayır ben az bulunur nitelikte bir sapık değilim, böyle bir tıbbi tanım da yok. ama ortada olan şu ki her 5 sitcom izleyicisinden 4ü başroldeki özelliksiz, diplomatik ve can sıkıcı karakter yerine, dizinin bel kemiği olan fırlama, antipatik, nevrotik karakteri seviyor/izliyor. bununla yüzleşelim ve yardımcı erkek oyuncuları destekleyelim, hep öyle kalsınlar ve asla başroldeki hıyarlara benzemesinler.
bu da benim favori ilk 3ümdür:
1.Niles Crane
2.Barney Stinson

3.John Casey

John Casey hızla yükseliyor, Barney vakasına değinmek bile gereksiz. Niles'ın ise lise yıllarımdan beri yeri apayrıdır. Frasier'ı hatırlayan var mıdır acaba, kendisi Cheers dizisinde favori yan karakterimizken kendi dizisinde başrole terfi edince yerini takıntılı, titiz, ukala ve kibirli kardeşi Niles'a bırakmış beni benden almıştır.