26 Eylül 2012 Çarşamba

25 Eylül 2012 Salı

hem mavi hem pembe

bazı zamanlar vardır, kıvamı mükemmel bir kahve, yanında kurabiye, yakınlarda kedi, en sevdiğin semtin en sevdiğin mekanında, hava hem güneşli hem rüzgarlı, cebinde paran bile çok var, evde hiç sorun yok, uykunu fazla fazla almışsın... ama bir şey eksiktir yine de o an.  

bir şeyin üçte ikisi ne kadar tamsa, o kadar tamsındır.

ve aynı anda da uzakta, çok uzakta aynı şeyleri hisseden birisi vardır. bir o kadar da mutlusunduır o yüzden.


23 Eylül 2012 Pazar

''artık ortaokulda değilsin''

  saçlarımı hemen şuan leylak rengine boyamaktan beni alıkoyan nedir, soruyorum sana iç ses? hadi tamamı olmasın, hadi yarısı olsun, uçları açık yeşil olsun, kahkülü uçuk pembe olsun. yaşımdan başımdan utanacağım yaşlara daha çok fazla zaman var diyorum kendime, 25'in üzerine çıkmak henüz hiç keyif vermedi. belki bir can dostun, bir nebze mantık taşıyan sözleridir alıkoyan, şuan kafamı gökkuşağına çevirmekten.

20 Eylül 2012 Perşembe

you are the best (so come back soon)



 sayıklar gibi ardı ardına aynı cümleyi yazıyordum ''hepinizi çok ama çok sevdim, inanın başka gerçeklik yok şuan içimde'' insan kısıtlı zamanı kaldığında (ya da kendisi öyle sandığında) ağzından çıkanlar ne kadar önemli, geriye dönüp baktığında. kendime bir kaos yaratmış ve sonra içinde boğulmuştum. hiç asi, bunalımlı, isyanlarda triplerine girmeyen ben, hayatının sonuna geldiğine ikna olmuştum 21 yaşımda. üç insandan birinin er geç yaşadığı psikolojik bir patlama noktası olduğunu bilmeden. hayatı algılayış ve yaşama tarzım bunu gerektiriyordu, ya da hiç sebebi yoktu, kendi kendine olmuştu hepsi, bilmiyorum. sadece psikolojimin çok bozulduğunu hatırlıyorum. ve başucumdaki mektupta yazdıklarımın son sözlerim olacağına ve onların tüm sevdiklerime bir teselli niteliği taşıyacağına inandığımı.

şimdi o mektubu bulsam ve okusam eminim gülerim. (gerçi annem epey derinlere saklamıştır) ''hay şapşal çocuk'' derim. ama o anın içinde hızlı hızlı iletmeye çalıştığım tek şey sevgiydi, çok zaman sonra geriye dönüp o günlere baktığımda, hayatımın ya da misyonumun ne olduğunu anca görebildim, sevgiyi iletmek. içimden mi çıkıyor, içimden mi geçiyor pek sorgulamadan. daha sonra da bilgiyi iletme çıktı ortaya, bilginin sevgi kadar önemli olduğunu, ya da en azından ondan sonra gelebilecek nitelikte olduğunu fark ettim. çünkü o bunalımdan beni ilk çıkaran en yakın dostlarımın özverili, hoşgörülü sevgisiydi ama, sonrasında özlediğim kitaplarımdan okuduğum her türlü bilgiydi, karnımı acıktıran, gözlerimi açan, daha fazlası için ayağa kalkma isteği veren. arkasından umut ne kadar da önemliymiş bunu fark ettim. bir insana hiçbir şey yoluna girmeyecek olsa bile, her şey yoluna girecek demek, elini tutmak, yeni planlar yapmak. birkaç ay içinde kendim ayağa kaldırılmış, bir ötekini ayağa kaldırmaya hazır haldeydim. daha sonra sık sık tekrarlandı bu, sık sık düştük ve kalktık, arka fonda en azından üç dört yıl geçti, biz fark etmeden. ne dedik şimdi, sevgi, bilgi ve umut. bir de hayal'i katıyorum. yapıtaşı olarak hayal. kafanı yastığa koyduğun an, eline fincanı aldığın an, gökyüzüne bakakaldığın an, hayal ve dua eşdeğer. bir ottan biraz daha farklı yaşamak için ritüeller gerekiyor biz hayalperestlere.

  çok sevdiğim bir kitapta, bir yerli kabilesi karşılarına çıkan herkese aynı giriş cümlesini kuruyordu ''sizi çok uzaktan gördük ve açlıktan ölüyoruz'' bu cümle yıllar önce kazındı aklıma, açlıktan ölüyor falan değillerdi, bu cümle bir karşılama, dostluk, bağ kurma ritüeliydi onlar için. benim de senden isteğim, sevgini, bilgini, umudunu ve hayalini her zaman paylaşman. ancak bu şekilde devam edebilirsin. hem hayatına, hem kendi hayatından sonra hayatın geri kalanına. ve bunları yapmadığım, ihmal ettiğim zaman dilimleri sonunda, aklıma, apar topar yazmış olduğum son cümleler geliyor hep, neyse ki o cümleler sonuncular değildi.

17 Eylül 2012 Pazartesi

yuvarlağın köşeleri


''Bekle dedi gitti
Ben beklemedim, o da gelmedi...
Ölüm gibi bir şey oldu
Ama kimse ölmedi...''

  Güne Özdemir Asaf kitaplarımı karıştırarak başladım. havanın bu kadar kapalı, rüzgarlı olmasını ve kahvenin güzel kokmasını fırsat bilerek. içime kimbilir kaç kez işleyerek çeviriyorum sayfaları. zekasına ve en kısa şiirlerine daha çok hayran oluyorum, bazı insanlar acı çekmek zorundalar, bir kez daha anlıyorum. sonra kuvvetli esiyor, perde havalanıyor, üzerimde garip bir hal var dünden beri, iyi geliyor. 

  ''sen bana bakma,
    ben senin baktığın yönde olurum''

diyor.

15 Eylül 2012 Cumartesi

started laughing histerically

   ilk duyduğum andan itibaren, koridorun ucunda, basit bir rock'n roll şarkısında dans eden adamı düşünüyorum. arkası dönük, silüeti hayal meyal, siyah beyaz bir görüntü. bir gündüzdüşüne daha çok benziyor, bir anıdan ziyade. ve ben onu yer seviyesinden, bir kedinin gözlerinden izliyor gibiyim bazen, eğer o an bir rüyadaysak. ki sık sık rüyamda dört ayak üzerinde, hızla, mutlulukla koştuğumu da görürüm, hangi hayvan olduğumu bilmeden, kedi olduğumu umarak. uçtuğumu hiç görmem. uçmayı hayal de etmem.

  ona en yakın hissettiğim an (kendime de en yakın hissettiğim an) 10 m2'lik atölyemizde, herkes dışardayken, horses'ı son ses açıp dans ettiğim anlardı. danstan çok bir deşarj olma ritüeliydi aslında, olabildiği kadar çok gürültü ve hareket istiyordum. ve patti, cidden ortalığı inletiyordu. sanırım insanın kendisine ait bir alanı olmasının en güzel tarafı, istediği an, istediği kadar dans edebilecek olması. kendime ait bir alan istemek için daha mantıklı bir sebebim yok şuan.


 

13 Eylül 2012 Perşembe

Arya ile bir başka gün



  bugün anladım ki gerçek bir prensesle karşı karşıyayız. evin içinde anne babasına ağlayan, huzursuzlanan minik çilek hanım, arabaya bindiği ve sosyal ortama girdiği anda uslu, hanım hanım, sessiz bir bebeğe dönüşüyor. önce anne'nin dişçi muaynesi sırasında, sonrasında da ıhlamur kasrı'nda seni hayranlıkla izledim yine. ara sıra gözlerini kocaman açıp, uzun uzun baktın, ben de sana baktım, yine o hiç bilmediğim kadar huzurlu his geldi içime yerleşti. ellerine baktım sonra, gördüğüm en ufak ellerdi, ama o ufak eller için olabilecek en uzun parmaklardı. o parmaklarla piyano tuşlarına, gitar tellerine, resim fırçalarına, tozlu büyük tarih kitaplarına dokunabilirsin. bir sürü kediye ve köpeğe de, yapraklara ve çimenlere de. ''her yerin olasılıklarla dolu olması''nın ne demek olduğunu tekrar tekrar keşfediyorum.

  annen daha önce görmediğim kadar parlak, mutlu, ışıltılı. sana bakarken içinin erimesini, en ufak sesinde yüzünde güllerin açmasını izliyorum. baban şimdiden gurur duyuyor yapacaklarınla, tüm ağlamaların o seni kucağına alınca geçiyor, ipek gibi bir uykuya dalıyorsun.

  bugün mozart ve nuri iyem'le tanıştın. mozart seni uzun uzun düşündürdü, kaşlarını hafifçe çatıp uzaklara daldın ve müzik alanında yapacaklarını düşündün sanıyorum. nuri iyem ise, önüne geçtiğin anda derin derin uyumana sebep oldu, sanırım batı resmi biraz daha fazla ilgini çekecek, ya da belki renklerini çok sevmedin, ama mavinin uyku getirdiğini herkes bilir.




  seninle ilgili her şey çok heyecan verici ve hayranlık uyandırıcı, çilek prenses.

1 Eylül 2012 Cumartesi

bugün


  bana ismimi veren,annemin ilham kaynağı, bundan bağımsız olarak ta sevdiğim, hemen hemen her şehrin en güzel halini aldığı, beni tüm yıla hazırlayan, dolayısıyla bana göre yılın asıl başlangıcı, hem de dünya barış günü olan eylülün biri. umarım mutlulukla ve yavaş geçer.