E etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
E etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Temmuz 2016 Salı

Büyük bir anlam ve bir bardak su ile

''Ne yapacağım, ne yapacağım?! Bütün sesimle ve bütün kemiklerimle aşığım.'' diye yazmıştım 4-5 sene evvel bu sayfalardan birine. İşte o kaldığım yerden satır başı yapıyorum, durum stabil, rüzgar hafifçe.

Şimdi ben ne yapacağım? Sen o koltukta, gözlerini kapamış, yazın serin bir gününü yaşıyorsun keyfince. Dolapta bir sürahi soğuk su var, başka da hiçbir beklentim yok şimdi hayattan. Seni uyandırmak zorundayım: ''Kalk, önemli bir şey var.'' Uyandığında kirpiklerin çok ince bir çizgi halinde oluyor ve yanakların sarkıyor aşağı doğru, bu büyük mucizeye tanıklık etmem gerekiyor acilen, çünkü ben nasıl denir; o anda bütün hayatımı kapsayan bir anlam buldum sanıyorum. Başka hiçbir şeyle ilgilenmiyorum, başka hiçbir mucizeye tanıklık etmek istemiyorum, sıradan şeyleri çok abarttığımı ve sakin olmamı söylemeni istemiyorum. Bu anlam ile daha küçük olan bu koltukta oturmak ve bir bardak soğuk su içmek istiyorum sakince, mümkünse gözlerimi kırpmadan, teşekkür ederim.

 Bir de, bilgisayarına daha büyük bir tarayıcı almanı istiyorum, eskiz defterim boydan sığmıyor. Kalkman lazım, önemli bir şey var.

2 Ağustos 2015 Pazar

Dram çırpmak, dram pişirmek

  Gayet güzel ve esintili bir akşamüstü, Patti Smith'in Rock'n Roll Hall of Fame teşekkür konuşmasını izliyorum, 2005 tarihli. O konuşurken ağlıyor, ben izlerken ağlıyorum, izleyiciler alkışlarken ağlıyor. Kaybettiği eşine teşekkür ediyor en çok, izleyicilere onun adına da teşekkür ediyor. Bittiği anda içimden seni aramak geliyor, daha yarım saat önce konuştuk fakat sesini, anlatacağın sıradan, günlük ayrıntıları, hangi bilgisayar oyununda hangi uçağı havaya uçurduğunu duymak istiyorum.

  Seni kaybetmekten nasıl da çılgınca korktuğumu bilsen, bana artık herhangi bir şey hakkında ''Abartma Eylül, büyütüyorsun.'' demezdin. Her şeyi nasıl da doğru yaptığını, bana hiç ayıp etmediğini, nasıl da efendi gibi sevdiğini ve saydığını görmek bazen içimi oyuyor. Kollarını kocaman açıp sarılıyorsun ya, o sarılma artık hayatımda olmasa ben kafayı yerim. ''Öf Eylül dram yaratma.'' dediğini duyar gibiyim, yaratıyorum. Sen benim hiç canımı yakmadın ya, sanki her şeyin bu mükemmelliğini, pürüzsüzlüğünü elimizde olmayan, ismine 'hayat' denen şu kepaze, şu sersem bozacak gibi geliyor. Bir erkek bu kadar erdemli ve onurlu, bir kız bu kadar aşık ve huzurlu olduğu zaman, o hayat denen tuhaf organizmanın, elleşmeden duramayacağından manyak gibi korkuyorum. ''Kışt hayat, pist pist, kışt!!'' diye bağırasım geliyor camdan dışarı, gözlerini bayıltarak ''Sen iyice delirdin artık'' deme diye yapmıyorum. Dersen de gülüyorum zaten, bir şey çaktırmıyorum.

  Sen sakince monitöre bakarken, tek elin cebinde sokakta durup bir kediyi lazerle oynatırken, bana bakıp gülümserken benim içimdeki tümseklerde arabalar boşluğa düşüyor, en azından yedi-sekiz araba, 'güümm' diye, hop ederek, aniden. Engel olamıyorum, dram kendi kendisini yapıyor, sana belli etmeyeceğim diye şekilden şekle giriyorum.

  Sen böyle erdemli ve onurlu, ben böyle aşık ve huzurlu, pissstt hayat, kışştt hayat!!!



13 Temmuz 2015 Pazartesi

Ben sana bir ev yaparım, parmaklarını yersin.

 

Kartondan kaktüsler yaparsam, onları loş duvar kenarlarına ve yüksekteki raflara gönül rahatlığıyla yerleştirebilirim. Pinterest'te görüp bayıldığım ev köşelerinde en aklımın almadığı şey, güneş görmeyen kaktüsleri ve bitkileri nasıl yaşattıkları. Benimkiler hava üç gün kapalı kalsa keyifsizleşiyorlar, canları sıkılıyor.


Şuna yakın bir şeyler yapacağım televizyonun yanındaki duvarın önüne, pastel renkli, canlı ve fosforlu (ya da parlak) ayrıntıların olduğu, rahat, ferah. Böyle şıkır şıkır, kararsız, her şey'li bir şey.  Kaktüslesin kartondan olmasını çözdüm, sıra aşırı ısıtmayan, pişirmeyen, çok güzel desenli bir kilim bulmakta. Ikea'yı gözümüz yemiyor, bana başka çözüm gerek. Hmm belki de kilimi de el işi kağıdından yapmalı? Ben sarı renge ne zaman ve nasıl böyle düşkün oldum? Kitaplık tavana kadar mı olmalı, yatay bir şekilde yandan yandan sürüp gitmeli mi?

 

Yavru kedi alacak mıyız artık?

28 Haziran 2015 Pazar

Melankoliyi terbiye etmek

  Benim güzel huzurum, giderken başucuna bıraktığım notlardan, resimlerden ve mektuplardan bir kitap yap bir gün, ismi de ''Ne çok sevmiş.'' olsun. Bir fotoğraf albümü gibi hazırla onu, kucağımıza alıp bakalım yıllar sonra, ''Amma çok sevdim hakikaten'' diyeyim, sonra yine avucumu eline alıp öp, ben yine kalbimin gürültüsünden zamanın ve mekanın varlığını unutayım.
Bu seferkinde sen ve ben, nehirde kaybolmuş iki gemiyiz. Ben bunu yaparken, yeni ektiğimiz kaktüsleri sulamıştım, devasa pazar günü temizliğimizin keyfini sürüyordum balkonda. Sardunya bu ay ikinci kez açtığına göre, en az benim kadar heyecanlı ve coşkulu olmalı.
 

Elim iki haftada durmayı ve resim yapmayı unutmayı başarmış, geçici bir hafıza kaybı yaşıyor. Ona sabırla gözümün hatırladıklarını tekrar öğretiyorum, ellerime canı çabuk sıkılan, konsantrasyonu bozuk öğrencilermiş gibi davranıyorum. Hızlıca yapılan portreler ve birkaç eskiz dışında bir şey çıkmadı bu hafta. Kısa günün karı niyetine kenara kondu onlar da. Paspas ise hep kucağımda ve hep çok uykuluydu.


Şu hayatta iki ayrı semtte bol çiçekli iki balkona sahibim, ya annemin elinden tutarak, ya da dünyanın en şeker yanaklarını severek uykuya dalabilirim ya, benden şanslısı yokmuş, onu yeni yeni anlıyorum. İçimdeki bitmeyen melankoli de anlasın, dinsin artık hadi.

14 Haziran 2015 Pazar

Çiçekli, düşünceli haftanın sonu.

 Bir hafta öncesi, sezonun son sergisini en fırtınalı ve yağmurlu günlerden birinde açtık. Nurşah'la ilk kez bir araya geldik, o gördüğüm en büyük papatya demetiyle karşıladı beni. Genelde ben insanların fotoğraflarını çektiğimden ve bir yerlere koyduğumdan, onun bir sürü fotoğrafımı çekmesi, koyması çok hoşuma gitti. Bunlar çok doğal yapılan ama etkisi çok büyük olan jestler. Bir kadının diğerine çiçek vermesi, bildiğim en güzel hislerden biri. Bu papatyalar şimdi iki evimde, üç vazoda ve iki çay bardağında.

Yine Sappho'yu düşünüyorum, ''Sappho anne''yi. Yeni resmimin içinde, bir yerlerde mutlaka olacak, dalgın dalgın düşünecek. İyileştiğim an, Arkeoloji Müzesi'ne, onun olmayan mermer elini öpmeye gideceğim. Bu büstün canlı ve kutsal olmadığına kimse beni ikna edemez ve onun bütün halini hayal etmek, gerçek Sappho'yu Antik Ege sularını izleyip bir şiir kurarken düşünmek, en sevdiğim şeylerden biri. Belki bir de zeytin ağacı eskizi yapmalı.


Baygın ve ağır yaz günlerinin başlangıcı, seni hiç özlememiştim yaz, özellikle de Temmuz. Ben yağmurlu, fırtınalı, gri günlerden şikayetçi değildim, sürebildiği kadar da sürsün istiyordum, şimdi yine ara ara bulutlar toplandıkça neşelenip coşacağım. Balkonda açan dev zambak, mükemmel kokusuyla hepimizi hipnotize etti, kedi Şeker dahil, dışarı çıktığımız an koklaya koklaya mest oluyoruz, Şeker bu haliyle tombul bir bal arısına benziyor.

Ve işte bu da, dün akşam kalbimi eriten manzara. Şeker şimdiye dek Evrim'e pek pas vermezdi, gördüğünde şöyle bir elini, paçasını koklayıp, salına salına geçip giderdi yanından. Dün ne olduysa oldu, Şeker resmen aşık oldu ve Evrim'in önüne gidip yere serildi, kocaman göbeğini ona sundu, cilveli cilveli yerlerde yuvarlandı. (Çok az şımaran ve muhteşem göbeğini sürekli esirgeyen bir hanımefendi için, bu çok büyük bir flört hareketi elbette) Sonrasında ise kucağa alındı, kaşındı, ''patpat''landı (Bu çocuk kedilerin popolarına pat pat diye vurmadan sevemiyor, anlamadığım şey ise, kedilerin buna bayılıyor oluşu) Bir kediyi bebek gibi tutan, ona böyle tatlı bakan bir sevdiğim çocuk, bir sevdiğim kedi, bana çok güzel ve hiç beklemediğim hayaller kurdurdunuz. 

Bu da geçen haftanın çizimi. Renkleri çizgi çizgi sürmeye, üç ya da dört renkli skala'lar ve degrade'ler denemeye, fonda bunları yaparken de önde bir hayvanla (bu seferki hisli bir Danua oldu) bakışmaya devam. Ne hayvansız, ne çizgisiz, hiçbir hafta bitmesin. 

22 Mayıs 2015 Cuma

Bu hamur, elimizdeki.

Geçen haftaki tepkili ve tahammülsüz halimden ancak bu kadar farklı olabilirdim. Aile evime gelir gelmez kahvemi aldım, en sevdiğim pencerenin önüne geçtim, içimdeki his yoğunluklarını (bunlar toz bulutları gibi şeyler, yer yer çok fazla kümeleniyorlar ve gezegen'leşiyorlar.) dengelemeye çalıştım ve geçen hafta yazdığım uzun yazıyı sildim.

Sana bunu yapmayacağım. Kendime de bunu yapmayacağım. 

Yıllardır, her gün ellerimizle yoğurduğumuz, un eklediğimiz, su koyduğumuz, yumurta kırdığımız, bir çimdik tuzunu kattığımız bu kocaman, yumuşak, ideal hamura bayılıyorum. Bu hamuru kurabiye kalıplarına sıkıştırmayacağım. Bu hamurun tarifini kimseye sorgulatmayacağım. Kimsenin kenarından sıkıp kulak memesi kıvamını almış mı diye kontrol etmesine izin vermeyeceğim. 

İstediğimiz zaman yeriz. Kalıbı ben seçerim, fırın ayarını sen yaparsın. Bir parçayı koparım yedim, çiğ hali de güzel. Sen pazar günü bana bakarken yaptığın gibi, iki fincan çayla gel, bak ben bu hamuru tam sana göre yoğuruyorum. Sen o gün üstüme örttüğün battaniyeyi de al kaldır, ben ayaklandım şimdi, iyiyim. Ben sana iyi oldum. Sen bana hazır oldun. Bu hamur, bildiğim hiçbir şeyin tarifine ve tadına benzemiyor, öyle değişik. 


2 Mayıs 2015 Cumartesi

Dalgakıranın doğası

Onun gibi bir insan için önemli, hatta vazgeçilmez olmak istiyordum. Onu tanıdığımdan beri, tanıdığım herkesten farklı olduğunu biliyor, böyle bir insan için her şeyden önemli olmanın eşsizliğini yaşamak istiyordum. Görebildiğimiz ve tanışabildiğimiz herkesin hayatındaki ''O bir yana, diğer herkes bir yana'' dediği en fazla iki-üç insan varsa, ben bu insanın en tepeye koyduğu kişi olmak istiyordum. İstiyordum, çok istiyordum. Bu öyle bir his ki, onun değer verdiklerinden kimleri elesem, kimlerin önüne geçsem, mesela sol yanımı alıp da sağ yanına yapıştırsa bile, tatmin etmeyecekti içimdeki onun tarafından sevilme hırsını. ''Sevgide hırs olmaz, sevgi masumdur'' diyenler vardır elbet, ama ben çocukken bile hiçbir hissim çok saf değildi, tam tersi tüm hislerim çok huzursuz oldular hep. Üzüntüm, neşem, coşkum ve sakinliğim, neyim varsa, hiçbirinin rahatı ve devamı olmadı.

Kedim bile beni ''Huzursuzum'' diye sever, kimse duymaz, ben duyarım öyle hitap ettiğini, öyle kucağıma çıktığını, huzursuzunu sakinleştirmek için usul usul gelir, derdimi tasamı alır, sükunet bırakır. Ben onun huzursuzuyum, onun vazgeçilmeziyim.

İşte onun için de hissettiğim bu vazgeçilmez olma, en değerli olma, herkesten daha önce gelme hissini dizginleyemiyordum. Bana altın bir madalya vermeden, bunu tüm dünyaya ilan etmeden, bensiz nasıl da eksik hissettiğini herkese anlatmadan sakinleşmeyecektim. Herkes için birileri ''en önemli''ydi, ben onunki olmak istiyordum. Ama çok istiyordum.

Yeter artık, bir şey yapmalı ve bunu anlamasını sağlamalıydım. Onun hayatında ben vardım, ben! Hemen bunu fark edip minnet duymalı, gerekiyorsa ayaklarıma çiçekler, taze meyveler ve adaklar bırakıp, etrafımda çılgınca dans etmeliydi! Yanına gitmek için hızla koltuktan kalktım...

...Sonra hiçbir şey olmadı. ''Noldu canım, iyi misin?'' dedi. Kafamı salladım, iki çay koydum. Kahvaltıdan kalan yarım dilim ekmeği aşağıdaki kargalara ufaladım. Balkondan içeriye, ona baktım, sabah saatlerinin keyfini sürüşüne, kendisi oluşuna, masadaki tabakları sakince toplayışına.

Hiç bilemeyecektim, hiç söylemeyecekti, ayaklarıma taze meyveler bırakılmayacaktı ya da gazeteye eşsizliğim hakkında ilan verilmeyecekti. Devam etmek için ihtiyacım olan tüm huzursuzluğa sahiptim, dalgaların ve soru işaretlerinin arsız seslerini duyuyordum kafamda. Sabahın o sessiz ve yeşil saatinde, başka da bir şey istemedim.

1 Mart 2015 Pazar

Bu altıncı, bizimki.

Bu seneki 26 Şubat, geceden pişirdiğim iki tepsi cupcake, fonda Ella Fitzgerald'ın huzurlu ve nostaljik sesi, gece lambasının aydınlattığı loş ışıktaki salonumuzda, elele, dizdize geçti. Bana, yersiz bozulan moralime, belleğimin sürekli düştüğü (ve düşürdüğü) derin melankoliye rağmen. Bu ülkenin artık tahammül edemediğim, her yerime sinen acı verici, bitmeyen durumlarına rağmen.

Sevgililer gününde ''I tolerate you.'' diye bir görselle karşılaşıp hayran kalmıştım gerçekliğine. Öyle işte, zor zamanlar, tolore ediliyorum, tolore ettiğim pek çok şey de var, şanslıyız, biliyorum. Bozulmasından o kadar çok korkuyorum ki, kendim bozuyorum, kumdan bir kale gibi her şey. 

Koltukta ellerimiz yapışık otururken, dönüp uzun uzun yüzüne, çok sevdiğim profiline, alnına, burnuna, çenesine baktım, izledim O'nu. En halsiz anında bile kalbim hızlı çarpıyor, renkleniyor, buna bir kez daha şaşırdım ve sevindim. Seni çok seviyorum dalga kıran, şeker yanak, Evrim. Şimdi pencerenin önünde, puslu gökyüzünü izliyorum ve kendi kendime ismini mırıldanıyorum, ismin öyle güzel tınlıyor ki. 

5 Aralık 2014 Cuma

20 fazla kişisel şey

 Bir süre önce Meriç kendi sayfasında yazmıştı, kendi hayatına dair 20 maddelik bir listeyi. (http://mertoronline.blogspot.com.tr) Okuması çok keyifliydi, yazmasını denemek de ne zamandır aklımdaydı. Bu keyifli, kahveli ve hafif tembel cuma gününde, kendimi bir de dışarıdan incelememi sağlayan ''20 facts about me'' şöyle bir şey:

1. Uzun yazılar, mesajlar, notlar ve cümleler yazarım. Asla kısa ve öz bir şekilde yazıp bitiremem anlatacaklarımı. Belki bu yüzden, en sevdiğim iletişim aracı, sayfalar dolusu yazdığım mektuptur.



2. İletişim demişken, en tuhaf ve içe kapanık olduğum konulardan biri bu. Ne kadar geveze ve sıcakkanlı biri olsam da, telefonumun sesi çoğu zaman kapalıdır, evde bir şeyle uğraşırken kapı ya da telefon çalarsa çok sinirlenirim. Kendimi (zihnimi) konuşmaya hazır hissettiğim zaman ben ararım ya da yazarım. Yakınlarımı çok kızdırdığım fakat elimde olmayan bir konu, üzerinde uğraşıyorum.

3. Şeker isminde, 10 yaşında bir Siyam kedim var. Onunla konuşurum, uyurum, ne yaparsam bana eşlik eder. Benim kedi kızkardeşim. Bütün kedilerle ve köpeklerle bir şekilde bağım olduğuna ve birbirimize en ihtiyaç duyduğumuz anlarda karşılaştığımıza inanıyorum.

 

4. Bloguma adını veren Aurora ve ''Once upon a dream'' şarkısı, hayatımda çok önemli bir yeri olan, en sevdiğim masal Uyuyan Güzel'den geliyor. Disney'in 50'lerde yaptığı bu çizgi film, çocukken video kasetten hemen her gün izlediğim, güzelliğe aşık olma sebebim ve beni resim yapmaya başlatan en önemli etkenlerden.

5. Sinema hayatımda çok önemli bir yere sahip. Evimizde iki büyük kitaplık kaplayan bir dvd arşivimiz var annemle. Breakfast at Tiffany's en sevdiğim film. Sevdiğim filmleri pek çok kez izlerim, çoğu gece bilmediğim bir filmi keşfetme riskini almaktansa, sahnelerinin ve dialoglarının güzelliğine kendimi bıraktığım filmleri tekrar izlemeyi tercih ederim.

6. Leonardo Da Vinci, kütüphanemde kendine özel bir rafı olan, hakkında okumaktan, araştırmaktan hiç sıkılmadığım, doğa üstü bir insan.

 

7. Çizgi romanları, çocukluğumdan beri çok severim ve okurum. Batman'in yeri hepsinin içinde ayrıdır.

8. Aslan burcuyum. Koç, Yay, Terazi ve Başak'la iyi anlaşırım. Akrep'le, özellikle de erkekse, anlaşmaya pek yeltenmem.


9. Uçak fobim var. Bu pek çok güzel şeye engel olan bir dert. 

10. Kediler dışında panda, tilki, domuz ve iguana özellikle çok güzel bulduğum hayvanlar, boş zamanlarda bunların videolarıyla epey vakit geçiriyorum.



11. Annem hayatımda en çok yer kaplayan, en belirleyici varlık. Çocukken hayal gücümün gelişme sebebi olan romanları, sanat kitaplarını, çizgi romanları, filmleri bana sunması, sürekli defterlerime resim çizmesi, yaratıcılığı, komikliği ve hep genç, heyecanlı bir ruhu olması, beni her şeyden fazla şekillendirmiştir. Ayrıca evet, anne kuzusuyum!

12. Yaklaşık 6 yıldır, aşık olduğum, yüzüne bakınca bile istemsiz gülümsediğim, bana en çok yazı yazdırmış, ürettirmiş, düşündürmüş çocukla beraberim. ''We are the band.'' dediğim, hayali bir grubumuz var. Birlikte hayatı keşfediyoruz.

13. Antik Yunan'a, felsefeye, Paganizm'e, Erken Hristiyanlık ve Tapınak Şövalyelerine büyük bir ilgi ve merak duyarım. Bu noktada Pedro Almadovar'ın Agora filmini herkese tavsiye ederim.

14. Bilgiyi paylaşmak, temiz ve tecrübe edilmiş dersi aktarmak, bir insanın hayatta yapabileceği en yararlı şeylerden biri. Benim elimdekiler resim yapmak ve sanat tarihi üzerine. Bunları iletmekten, bir şeylerin hızlıca gelişmesini ve çoğalmasını izlemekten keyif alıyorum.





15. Kin tutmam, öfkem uzun sürmez. Fakat gözümden düşmüş birine tekrar sempati duymamın ve hayatımda tutmanın imkanı yoktur. Hayatımdan çıkartırım ve çok rahatlarım.

16. Patti Smith yaptığı müzikle, taşıdığı ruhla ve sesiyle en büyük ilham kaynaklarımdan biri. Onun dışında The Beatles (büyük bir Beatle-mania olduğum doğrudur) The Clash, Velvet Underground, Blondie, The Kinks, Animals en çok dinlediğim gruplar.

17. Tembellik ve uyku en büyük sorunlarım. Çok mecbur kalmadıkça ve zorla kaldırılmadıkça epey geç kalkarım, uyumak için hiçbir fırsatı kaçırmam.

 


18. Resim hayatımı bir düzene koymak, kadının kendini keşfi, ruhu ve güzelliği üzerine resimler yapmaya devam etmek istiyorum. Eskiden sanatla ilgili daha büyük hayallerim ve hedeflerim de vardı, artık keyif aldığım şeyi yapabiliyor olmak kafi.

19. Gezi direnişi, katıldığım ve şahit olduğum en büyük mucizelerden biriydi. Hafızama kazınan isimleri bir gün bile unutmuyorum ve unutmayacağım.

20. ''Önemli olan, ruhları görecek gözleri edinebilmektir.'' Lord Byron'ın bu sözü, hayatıma giren herkesle kurduğum ilişkinin temelini oluşturuyor.



4 Aralık 2014 Perşembe

Işıklı, balonlu, sevgili.


  Bir başka 23 Kasım, sevdiğim çocuğun bir başka doğumgünü geldi ve ben Cunda'daydım, yanında değildim, dönüşümde çok güzel telafi etmeliydim. Geçtiğimiz Cuma günü, Beşiktaş'ta elimde hediyelerle dolu bir bavulu çekiştirerek, kendi kendime gülerek, akşamki iki kişilik partimiz için eksik malzemelerin peşinde koştururken, ''Aşk işte, tam olarak böyle bir şey.'' diye düşünüyordum. Böyle bir dağınık, çılgın, mutlu hal, geçmeyen ve bitmeyen.

  O eve dönmeden, bütün irili ufaklı hediyeleri paketledim, sehpamızı ve taburemizi kapladılar. Beşiktaş'ta oturup da evine çok güzel cupcake ve pasta siparişi vermek isteyenlere tavsiye edeceğim, Pasta Sanatı'ndan nefis cupcake'ler ve ekler pastalar sipariş ettim. Yemek pişirecek vaktim olmadığından, bir de en sevdiği yemekleri. Gerisi ışıklar, balonlar, (Gecenin konseptinin mavi olması, ikimizin de o gün mavi giymiş olmamız bir başka tatlı sürpriz) mumlar, özel bir gün için aylardır sakladığımız şarap.

  Sonra O geldi. Bizim seyahat sonrası kavuşmalarımız hep çok güzel olur, hep en güzel anılarımızın arasında özel bir yerleri vardır. Öyle bir duygu ki, en rahat yaşayan iki insana bile ''Ya nazar değer mi bize acaba?'' diye kaygıyla sordurabiliyor bir an, ne olduğunu bile bilmeden. Ama hemen sonrasında, iyiliğe, mutluluğa ve güzelliğe sarılıp tutunmaktan başka, bunları yaymaktan başka bir şansımız olmadığını da fark ettiriyor.

  Cupcake'lerin üstündeki mumları üflerken dilek tutmadığını söyledi. Dilek tutmayacak kadar mutlu ve tam hissediyor olmanı, bu hissin hep kalbinde olmasını dilerim. İyi ki doğdun sevdiğim çocuk.

1 Eylül 2014 Pazartesi

Böyle desinler.

  Sık sık içine kapanır, bazen günlerce yatağından ve evinden çıkmaz, en yakınlarıyla bile iletişim kurmazdı. Az çok tanıyanlar ondan ''güleryüzlü, neşeli ve kibar bir insan'' olarak bahseder, yüzüne karşı bu iltifatlar edildiği zaman mutlu olur fakat içten içe aslında ne kadar da ''öyle olmadığını'' düşünür, fakat buna üzülecek hali bile bulamazdı kendinde. Yorgun doğmuştu, çokça da tembel. Pek çok şeyi ıskaladı, cesaret etmedi ve uzak durdu. Küçük evinde kedisiyle geçirdiği saatler, kahvesini içtiği ve kendi halinde çizdiği resimler yetti ona.

Ama bir çocuk vardı ki, (kişisel dökümanları O'ndan yer yer ''şeker yanak'' bazı şiirlerinde ise ''dalgakıran'' olarak bahseder.) hayatını özel ve kutsanmış hissetmesine sebep olacak kadar çok sevdi onu. Hayatına aldığı ilk ve son aşkı, tuttuğu ilk ellerin sahibiydi. Çoğu insanın ilgisini çekmeyecek kadar eski moda, kendine has ve tutkulu, ilham veren bir sevgiydi bu. Ama içine kapandığı o karanlık günlerde bile yataktan çıkmasını, en verimsiz zamanlarında bile kalem ve kağıda sarılıp gördüğü güzelliği resmetmesini sağlayacak gücü veriyordu O'na. Çocuk ise pek tepki vermiyordu, yine aynı kişisel dökümanlara göre, sakince ve memnun bir ifadeyle gülümsüyor, daha fazla yazması ve çizmesi için onu teşvik ediyor, fakat hayattaki her şeye karşı yaklaştığı temkinle ve dikkatle yaklaşıyordu bu uçlardaki sevgiye. Aralarında bir denge, uyum ve erdem vardı. İyilerdi. Çok iyilerdi. Tıpkı bir müzik grubu gibi.



Bir noktaya kadar böyle. Oradayım. Sonrası biraz değişsin isterim, (ikinci paragraf hep aynı kalmak koşuluyla). Deniz aşırı yolculuklar, tembellik bir kenara bırakılıp açılan sergiler, birkaç şiir kitabı, bir masal serisi, henüz yapmamış olduğum ama yaptığımda kendimin bile beğeneceği bir portre, deniz kenarında yaşamak, çok fazla insana resim çizmeleri için gereken bilgiyi vermek, birkaç ağaç ve pek çok farklı türde hayvan büyütmek isterim. Sevgilimle sayısız görsel iş üretmek, güçlerimizi birleştirmek, heyecanla yeni işlerimizi basılı görmeyi beklemek isterim. Vakti gelince bir aileyi, şahit olduğum her aileden farklı ve iyi kurabilmek, (mümkünse eğer bu) isterim. Bir de iguana beslemek çok istiyorum.



1 Eylül'de yorgun ama umutlu, dileklerle, derin nefeslerle dolu bir gündeyim. Bir yanda berbat şeyler oluyor, bir yanda parlak, renkli ve güzel bir şeyim var. Sanırım herkesin hayatı böyledir.

Daha fazlası için itiş gücü. Lütfen.

13 Temmuz 2014 Pazar

seni sevmek çok kolay

  Ben seni öpebildiğim her an öpmeye devam ederken, artık başka hiçbir şey dilemem. Bıyıklarının çok az üstü, yanağının hemen yanı, güldüğün zaman şişen o minik şeker yanak parçası, benim ana öğünüm. Sana 6 yıl önce şeker yanak derken, ben de bu kadarını tahmin etmezdim. Gelecek bu kadar belirsiz ve kaygı yüklüyken, neyi sevdiğimi, neyi iyi yaptığımı keşfederek, çalışarak ve yorularak günler geçerken, serin bir havanın ve rüzgarın çılgınca özlemini duyarken,

  bir çocuğun dudağının kenarında, benim tüm minnetlerim ve huzurlu iç çekişlerim saklı.

4 Mart 2014 Salı

Çaylı, yağmurlu sabah

  Yağmurun yağmasını o kadar çok beklemiştim ki, sesinin odayı doldurduğu şu dakikalarda, böyle yağmaya devam etmesi dışında hiçbir isteğim yok. An kusursuz, sabah çayı hala sıcak. Bugün fazladan bir keyif gününe dönüşüyor giderek. Evden çıkacakken, halletmem gereken işlerin iptal olması, sabah uyandığımda okuduğum yarına erteleme mesajları, bana yağmurlu bir günü evde geçirme şansını verdi. Kedi Şeker beni özlemiş, kendiliğinden kucağıma geliyor, kucağımda uyuyakalıyor (kucak kedisi olmayan ve kucakta en fazla iki dakika duran bir kedi için yeni rekorlar bunlar.) Sonra birlikte cam kenarına oturuyoruz, temiz lodos rüzgarını koklayıp, yağmur şıkırtılarını dinliyoruz, evet yağmur bugün resmen şıkırdıyor. Ona son üç günümü anlatıyorum, vazodaki gülleri, cumartesi sabahını, sürpriz kahvaltıyı, şeker yanakları anlatıyorum. Esniyor, baygın ve şaşı gözlerle yüzüme bakıyor. ''ah'' diyorum onu kucaklayıp ''söylediklerimi boşver, gördüğüm en güzel şey sensin, Şeker sen benim ilk sevgilimsin.'' Bu yüzden çok güzel ve aşık bir haftasonundan geriye, evime döndüğümde, bu kusursuz yağmuru onunla yan yana izliyoruz. Bu yüzden yanımda o çocuk ya da bu kedi varken, ben en mutlu versiyonuma yükseliyorum. Yağmurlu gökyüzüne bütün minnetlerimi iletiyorum.


26 Şubat 2014 Çarşamba

Beşinci 26. Şubat

  Sonra gelip sakince yazdıklarımı sildim, sen bile okumadan.
  Hislerim sürekli, hala, hep. Umarım bunu her zaman, en derinlerinde hissedersin. Kutlu olsun sevgilim.


26 Ocak 2014 Pazar

sunshine of your love

 ben şimdi ne yapacağım? ben şimdi ne yapacağım?! bütün nefesimle aşığım. ben şimdi ne yapacağım?! nefes alırken ve verirken, yeni nefeslerden önce, varolan bütün halimle aşığım. dalgalar halinde geldi yine, uzaklardan yaklaştığını görüyordum bu sefer, hiçbir yere kaçmadan, kumlarda oturmuş bekliyordum. bir de şimdi onun sağlığı söz konusu ya, çok hassasım. her hücrem iyiliğini istiyor gökyüzünden. ''lütfen çok iyi olsun ve kollarıma geri dönsün.'' gökyüzüne bakarak ardı ardına tekrarladım bunu, önce fısıldayarak, sonra normal sesimle, iyiliğini istemek her yanımı kaplayana kadar tekrarladım. ben onun iyiliğinden ibaret oldum bir an.

onu yolcu ettikten sonra boğazımda bir düğümle yukarı çıktım, evine. (onun evi, evdeki her şey ikimizin, en güzel sabahlarımızın ve akşamlarımızın evi) boş kahve kupalarımız sıcak, onlara dokunmadım. bir çay aldım. üzerinden çıkan tişörtü yüzüme bastırıp kokladım. bunu yapmamalıydım çünkü içimde hiç tanımadığım bir çılgınlık yaratıyor, hem orada değil, hem orada, kokusunu alıyorum, sarılamıyorum, insan deli olur... iki saat öncesini düşünüyorum, dün geceyi düşünüyorum, dün gündüzü. çılgınca kaybetmekten, yitirmekten korkuyorum. ben ne zaman bu kadar düşkün oldum? ben şimdi ne yapacağım? kahve kupalarımızı, diğer ıvır zıvırları topluyorum. sabah çektiğim fotoğraflara bakıp, birini efektlerle süsleyip kaydediyorum. bir çoğu kimseye göstermek istemeyeceğim kadar bize özel, sevgi dolu, mutluluk dolu. onları ifşa etmeye kıyamıyorum, gayet ''poz verilmiş'' bir taneyi seçiyorum. ben romantik bakmaya çalışırken onun beni gıdıkladığı ve hiç istemesem de at gibi güldüğüm, onun da hınzır hınzır baktığı fotoğrafı ise, içimin en derinlerine kaydediyorum. o benim canım. beş yıldır her gün daha fazla canım. canımın bu kadar büyük olduğunu da ondan öğrendim.

iyileş. kollarıma geri dön. sana sarılmayı şimdiden çok özledim.


28 Ekim 2013 Pazartesi

cheek to cheek

Üç gününün içine iki mevsim sığabilir, birkaç ay, rüzgar çeşitleri, farklı farklı arkadaşlar.

Üç gün çok uzun geçebilir yani.

O her zaman haklı olduğunu söylediği halde, bildiği pek çok şey yanlış olabilir, bunu kabul bile edebilir.

Ben en sonunda ve ilk kez, istediğim gibi seviliyor olabilirim, bunu kendime çok görmeyi bırakabilirim. 

Ben mutluluktan konuşacak kelime bile bulamayabilirim, (ama o anda bile elbette konuşabilirim.) Kalbimde parlak bir supernova oluşabilir duyduğum o sözün güzelliğinden. Susmayı neredeyse başarabilirim. Ve bir yabancı o an yanımda olup, olanları izlese ''Eee ne var ki bu kadar mutlu olacak?'' diyebilir.

İşte biraz tuhaf bir oluşum o ''şey'', mantıklı bir şekilde izah edemiyorum. 


9 Temmuz 2013 Salı

and make it better..







temiz hava. güzel kahve. çok resim. kitap. mektup. suluboya. balkon. iyilik.

26 Şubat 2013 Salı

dört

adı konulmuş özel günler yerine, herkesin kendisi için özel olan günü yaratması ideal olan. benim için de 26 şubat öyle günlerden biri, 4 yıldır en heyecanla beklediğim, her geldiğinde eski fotoğraflarımıza, videolarımıza, benim için özel şarkılara gömülerek güne başladığım ve onunla buluşmamızla tamamladığım gün. çiçek vermeyen bir çocuğun, çiçek almayan bir kıza bir buket gül hediye ettiği, o sıradaki halini asla ve asla unutmayacağım gün. ve ilkinde, tabaklarımız ağzına kadar dolu ve biz çok aç olduğumuz halde, heyecandan hiçbir şey yiyemediğimiz, ikimizin de ellerinin masanın altında zangır zangır titrediği, dışarı çıktığımız anda onun bir cesaret elimi tutmasını, benim ilk defa elimi bir elden çekmememi bize yaşatan gün.

bu seferkinde ben hastayım, o çalışıyor. o yüzden bugünü ayın 23ü kabul ediyorum. ona bir kart çizdim ve yazdım, bir minik sürpriz hazırladım.

geçen bu sürede yaşadığım mutluluktan nefesimin kesildiği tüm olağan anlarımız, izlerken sevinç gözyaşı bile döktüğüm ama senin asla beğenmediğin güzel yüzün ve ellerin, kendi hayatıma dayanamadığım her an kendi hayatına beni konuk etmen, yaptığımız her araba yolculuğu ve beraber keşfettiğimiz her şehir, yemek, insan için minnetle doluyum. sana ya da kendime değil artık, bize minnetle doluyum. 

insanların birkaç yıldan sonra heyecanlarını, neşelerini yitirip sadece kavga eden, şikayet eden mutsuz çiftlere dönüştüklerini sanırdım eskiden. hatta ilişkinin kendisini öyle bir şey sanırdım ve hep yalnızdım. ama geçirdiğimiz tüm zamanın ardından, yanında olduğum her yeni gün ''sanırım bundan daha mutlu ve heyecanlı hissedemezdim'' dediğim bir sevgilim var benim. bunu her seferinde yeni baştan söyletebilen, beni kahkahalarla güldüren, yaptığım fedakarlıklara değer bir gülümsemenin sahibi, ilham veren, üzdüyse ve kırdıysa tamir etmesini bilen, ama mutlaka ve mutlaka yaşadığımı hissettiren. 26 şubat'ımız kutlu olsun, kutlu olmak için ikimizin de müsait olmasını beklesin bu sene. 

4 Nisan 2010 Pazar

autumn sea



bazen bir resim hakkında konuşmak, onu anlatmak çok güçtür. güç olmasından öte, gereksizdir. tüm alt metninden bağımsız olarak, hiçbir sebep yada bilgi göstermeden onu seversiniz. ben resimlerin kimler tarafından ve nasıl hayatıma girdiğini de hatırlarım, bu onların içimdeki yerini sağlamlaştırır.

şimdi hiç tanımadığımız bir denizin, dans eden alevler içinde yanışını izleyelim.

4 Mart 2010 Perşembe

monster song



insana şarkı yazdıran ve resim yaptıran iki tane şey biliyorum. ilki, tabi ki gerçek bir ilham kaynağı. ikincisi de sıkıntı. 20. yy çağdaş sanat teorileri dersi sırasında ilham kaynağımı düşünürken yazıverdim, çiziverdim, dersten çıkınca da söyleyiverdim ona. sonra da omlet yedik. güzel birgündü. bir canavar ile benim aramda ince bir çizgi var.