30 Eylül 2010 Perşembe

genç kız kalbi kırılarak hayata veda etti.


size söylüyorum, benim sonum kalp kırıklığından olacak. ne kıran bilecek sebebini, ne ben bileceğim.

birgün bünyem kaldırmayacak bu kadar hüznü,
zaten ismi de eylüldü,
kalbi kırıldı öldü

diyecek bir şapşal. kafiyeleri hiç sevmediğimi unutarak. sonra sevgilim yatağına uzanacak, mırıldanacak ''lay your head where my heart used to be''

hayal tabi ki hepsi. benim dramatik hayallerim, hiçbiri olmayacak. bir başkasının kalbi olmaya çalışırsan, sonun ufak ufak, süzülerek, kendi yarattığın loşluğa kapılmaktır dostum, dikkatli ol. ''kollarını açarak ve başını havaya kaldırarak, hızla dönme, düşmek üzere olduğunu göremezsin.'' demişti turuncu saçlı bir cadı, ya da buna benzer birşey..

28 Eylül 2010 Salı

toplum için insanlık dersleri



-Teşekkür Ederim.

-Lütfen.

-Rica Ederim.

-İyi Günler.

İnsan olmayı deneme sürecinde yardıma ihtiyacı olduğunu fark ettiğim bünyeler için, başlangıç olarak önerdiğim cümlelerdir, kullanmaktan çekinmeyin. gün geçmiyor ki, karşıma çıkan insanlara kibarca yaklaşmalarım, kafa atma isteğiyle son bulmasın.

24 Eylül 2010 Cuma

how can I go to Montauk?





-arkadaki bulutlara aldanma, onlar içeriği dengelemek için ordalar. bakıp okudukça için açılacak sanma. ben hep sanıyorum gerçi.

-çok güzel kadınlar görüyorum, çok üzgün, çok hayalperest, çok aşık. etkileniyorum. neden etkilendiğimi bulmak için bitirme projemin konusu yapıyorum onları. bakalım. insanlar görünce şaşıracak ''aa bu kız beni ne zaman görmüş de zihnine kaydetmiş'' diye. ama bilmezler ki ben çaktırmadan, öylesine gördüğüm birinden bile pek etkilenirim, de ses etmem, izlerim.

-hava o kadar istediğim gibi ki. hiçbirşey yapmadan, sadece solunum yaparak mutlu oluyorum bu aralar.

-hayatımda bir joel barish var. fakat ben clementine kruczynski değilim (soyadı için google'a baktım, evet)saçlarımı uçuk maviler, yeşiller yapmayı da istemez değilim. ama gerçekten kocaman, turuncu bir polar giyemem. yoksa geri kalan herşey tamam.

-çılgın, sorumsuz, özgür yurtdışı deneyimim için sabırsızlanıyorum. haftaya londra'da yeni döneme başlıyorum. baya para biriktirdim. yaşlı, huysuz bir kadının iki katlı evinin üst katını kiraladım. sanat tarihinde 19. yüzyıla yoğunlaşacağım ve tate gallery'den çıkmayacağım haftalarca. bakalım bakalım... yeşil bir trençkot bile aldım, londra yağmurlarına karşı.

- bence bir an olsun inandınız. ben bile inandım yazarken.

21 Eylül 2010 Salı

geç(me)miş zaman

iki yıldır sürekli gittiğim, gittiğimiz cafe'deydim bugün. artık bizim taraftan kimse pek gitmese de, ben hala çok bağlıyım. zaten insanlardan çok mekanlara bağlandığımdan, iz bırakan yerlerden kopmam zor oluyor. elimde kahve kupası, sokağı izlerken yine tek tek geldi hatıralar.

-ocak'ta birgün, masada oturanlara ''ben burda çalışmak istiyorum'' deyip, ertesi hafta işe başlamam, kendi evimde hiç yapmadığım ne kadar iş varsa hepsini yapmam, ilk tiramisu ve mercimek köftesi denemelerim.

-ocak sonları, bir oyun turnuvası sırasında, kalabalıktan kaçıp kafamı dinlemek için kapının önüne çıkmam. sonra okuldan bir çocuğun da peşimden dışarı gelmesi. yerdeki kedinin yanına oturmamız, o kedinin bizi tanıştırması. o'nun utangaçlığı ve kibarlığı, benim acele acele tüm hayatımı anlatıp dökmem. kedinin keyifle mırlaması. o kedi şimdi hernerdeyse, kendisine bir kez daha teşekkür ederim.

-mart'ta birgün, ''o gelecek'' diye, hiç olmadığım kadar heyecanlı halde tiramisu yapmam, elimin ayağıma karışması, kremanın topaklanması, keki ıslatmayı unutmam. o'nun yediği zaman gülümsemesi ve ''çok güzel olmuş'' demesi.

-her sabah, henüz kimseler yokken, en sevdiğim masaya oturup, kahvemi içerken, karşıda görünen kiralık çatı katına bakıp ''burayı atölye yapsam'' diye başlayan düşüncelerim. kapıdan giren ilk müşteri ile düşüncelerimin sağlıklı şekilde dağılması.

birçok ilk ve başlangıç için, gönülden bağlı olduğum cafe'de uzun uzun düşündüm bugün. bir yanımın sıkıca bağlı olduğu azıcık yer ve azıcık insan olmasa, sanırım yeni yerler ve yeni yüzler arasında kaybolurdum. yeni sahipleri, cafe için çıkardıkları broşürleri gösterdi bana, üstünde benim resmim, içerde de hepimizin resimleri var, en az bir yıllık. mutlu ve hüzünlü döndüm evime, en sevdiğim gibi.

19 Eylül 2010 Pazar

doz aşımı

ben ölçülü insanlara çok özeniyorum. bunu kendilerine de fırsat buldukça söylüyorum. benim elimin ayarı, gözümün kararı yok. yok işte, herkes herşeyi yerinde ve dozunda yaparken, bende hep bir abartıya kaçma, bir aşırılık hali. ne mutluluğumun, ne sevgimin, ne üzüntümün dibi yok. birgün umarım hislerimde fazla kullanmaktan oluşan bir aşınma olur da, normal bir seviyeye çekebilirim tepkilerimi, sözlerimi. şimdi dinlenin siz biraz, yordum farkındayım.

not a queen indeed

bana hayatın bir film olmadığını söylüyorsun. bir filmin sahnelerini, repliklerini, karakterlerini beklemememi. gerçekçi ol diyorsun, olur olmaz herşey için gözyaşlarına boğulma. mantıklı ol.

o kadar haklısın ki.

kendi sınırların içinde ama. benim sınırlarım içinde değil.

seni kaybedecek olma ihtimali beni ağlatır. uyurken gözlerinin incecik birer çizgi olması beni ağlatır. elim senin avucundayken oluşan mükemmel şekil beni ağlatır. sen, ben ve kedin koltukta miskince çizgi film izlerkenki halimiz bile, beni ağlatır. çoğu senden gizli olur, tişörtünün omuz kısmı ıslanır, saçlarından süzülür, elimin tersiyle havaya karışır, fark etmezsin bile.

sen bunu dramatik bulurken, ben hayatımı sürdürmemi sağlayan o tuhaf, kimyasal maddeyi alıyorum bu hallerden. besleniyorum. acıyor bazen evet, ama onu da ben yapıyorum.

ve inan bana, bu delilikler olmasa, hayat bir ineğin bile yemeye tenezzül etmeyeceği, cılız, sıradan bir ottan farksız olurdu.

14 Eylül 2010 Salı

tatsız tutsuz

inanır mısın hiç keyfim yok. zorla gülüyorum, zorla yiyorum. bir de hasta oldum üstüne, ateşim çıkıyor iniyor. aksi ihtiyar bir adam gibi, iniltiler çıkararak geziyorum evde, kaşlarım da hep çatık. müzik dinlerim hep sabahları, elim hiç gitmiyor bile, müzik istemiyor canım.

yaz bitse diyorum ama bitmiyor, daha bodrum'a gidilecek bir kez daha. gözümde büyüyor.
yemek, içmek gözümde büyüyor düşün, bodrum'a gidip bir sergi daha açmak nasıl büyümesin? 10 günde yapılacak işler duruyor öylece, elim yine gitmiyor. çok soğuk bu aralar elim, ayağım, belki ondan gitmiyorlar bir yere.

hiç keyfim yok dedim ya, cidden hiç keyfim yok.

mim gibi birşey

geçen gün peluş anlattı, ''ilk mim'imi aldım, ben de seni mim'ledim.'' dedi. ben de ''höh?'' diye kaldım tabi, pek haberim olmadığı için güncel durumlardan. bloggerlar arasında uygulanan bir durummuş, bir konuda yazı yazıp, topu bir diğerine atıyorsunuz. düşünceler uzayıp gidiyor. peluş'un mim konusu ''sevgilinin sana doğumgününde yapmasını isteyeceğin sürpriz''di. yazısı da tam şurda:
http://2kisilikben.blogspot.com/2010/09/ilk-mim-ilk-dogum-gunu-hayali.html

ben tam da bu konseptte bir yazıyı bir iki hafta önce yazmıştım, bozcaada'dan döndüğümde. o kadar şanslıyım ki o gün sevgilim tarafından dünyanın en mutlu doğumgünü kızı yapıldım. anlattım da, birkaç yazı önce. gereken tüm bileşenler bir aradaydı, pasta ve mum yoktu, kalabalık yoktu, fazladan süs püs bile yoktu.. ama hiçbirine gerek olmadığını ve o'nun yeterli olduğunu gördüm.

o yüzden ben fazlasıyla uçuk bir hayal kuracağım şımarıklık yaparak. seneye 20 ağustos'ta, şeker yanak elinde biletlerle gelsin yanıma. iki konser, iki de uçak bileti. konser biletleri iron maiden'a, uçak biletleri de ingiltere'ye. ''yuh'' deme sevgili dost, hayal bu ya, uçmakta serbestim, üstelik uçak korkumu bile bir kenara bırakıyorum bu hayalde. sevgilimin metal müziğe tahammülü olmamasını da bir kenara bırakıyorum, hatta muhteşem maiden tişörtlerinden giydiriyorum ona hayalimde. ve ''fear of the dark'' çalarken, binlerce harika insanın içinde müzikle bir olmuş olmamızı diliyorum. steve harris'e bir kez daha aşık olacağım ama sorun değil sanırım, çünkü biraz daha fazla aşık olduğum birine sarılıyor olacağım o an.
konserden sonra da keşfettiğimiz ufak bir pub'da biralarımızı içerken tahminen şöyle bir dialog yaşanacak:

Ben: Ne muhteşemdi evrim dimiiğ? bruce hiç yaşlanmayacak ya! run to the hills'le bitirecekleri kesindi zaten, mehmet söylemişti, of mutluluktan deliricem yahu!

Şeker Yanak: Eve gitmek ve uyumak istiyorum.. metal müzik saçma birşey..

ve ben bu dialog üzerine bir kahkaha patlatıp onun saçlarını karman çorman edeceğim, söylemek istediğim diğer herşeyi içime atıp, huzurla gülümseyeceğim.

12 Eylül 2010 Pazar

ben bir başkası olduğu zaman

''ben bir başkasıdır'' der sevgili şair Rimbaud. Patti Smith de ''Go Rimbaud, Go Rimbaud'' der.. ikisi de son derece haklıdır.

fakat ben, bazen, hakikaten. bilemiyorum. başka biriyim şuan. her zaman değil bazen, özellikle büyük hatalardan ve düşkırıklarından sonra. artık ben değilim önceki. sonraki de ben olmayacağımdan, içim rahat değil. seçemiyorum.

yarım leylak. çeyrek leylak. biraz sersemlik ama huzur taklidi, bünyemde. etkisi üç saat.

sonra ben, ben. öteki uyurken. ama ufak bir sese bakar, çok hafiftir uykusu.

biraz dinlenmek istiyorum şimdi, izninizle. ben, yorgun hissediyorum.

güzel anlar çok kısalar






tatil ve sergi bir arada amacıyla gittiğimiz bodrum'dan dönüş.
belki de maksat ağıza bir parmak bal çalmaktı, şimdi kendileri ihtiyaç duydukça hatırlanmak için derinlere saklandılar. bugünlerde çok ihtiyaç duyduğumdan, sürekli çevirip çevirip aynı fotoğraflara bakıyorum. keşke daha fazla olsalardı diyerek.