anlatmak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
anlatmak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Mayıs 2016 Çarşamba

Gwen John, sükunet dolu bir tinsellik

Sanatçı Portresi blogumda en severek hazırladığım bölüm, ne var ki bir süredir detaylı bir şekilde anlatacak kadar heyecan duyduğum keşifler karşıma çıkmıyordu. Dün Tate Modern'in sayfalarından birinde rastladığım Gwen John ise, hem kadın bir ressam olması, hem de seçtiği konular ve onları ifade edişindeki teknik ile, bir gün içinde en sevdiğim ressamlar arasına girince, ondan bir seçkiyi hazırlamak istedim. 1876-1939 tarihleri arasında yaşamış ve üretmiş bir İngiliz kendisi, neyse ki kadınların resim yapması hoş görülen bir dönemde çalışmış, fakat aynı dönemde ve aynı mekanlarda ürettiği erkek ressamlar kadar ünlü olamamış elbette.

  

Bir ressamı otoportreleri ile tanımaya başlamak iyi bir fikir. Hem boyayı en etkin ve dikkatli kullandığı, hem ifade/mimik gibi detaylarda en ince ve derin çalışmalarını yaptığı alandır çünkü. ''İçsellik'' denen ve sanatsal yazılarda mutlaka birkaç kez geçen o hissiyat, en kuvvetli haliyle özbenliğin dışa vurumlarında gözlenir. Bu yalnız ve güçlü kadın da, en vurgulu resimlerini, kendini boyarken yapmış. Diğer resimlerinde böyle güçlü bir kırmızıya ya da böyle net ve iddialı bakışlara rastlamadım. İki portresine de uzun uzun baktığımda, ''Katolik ve mütevazi bir hayat süren, sessizce resim yapan'' bir kadından çok daha fazlası olduğuna inanan, öyle de olan bir kadın görüyorum, etkilenmeme yetiyor.



Okuduklarımdan anladığım, Gwen John'un yaşamının her döneminde yalnız olan, koyu bir Katolik inancına bağlı, İngiltere'den Fransa'ya taşınması ile de ressamlığının en iyi dönemine başlayan bir kadın olduğu. Resimlerinin tümünde izlenebiliyor bu bilgiler, Katolik ressamlara has yalnızlık ve tinsellik, sükunet ve sessizlik, hatta mütevazilik dolu portreler bunlar. Rahibe portreleri özellikle öne çıkıyor, diğer kadınlar da genellikle kapalı giyinmiş, coşkudan ve tutkudan uzak, ''erdemli'' olarak tasvir edilmişler. Ben Modigliani resimleriyle tanışıp tanışmadığını da merak ettim, bazı modellerine verdirdiği pozlar, özellikle elleri avucunda ve boynu eğik kadınları, Modigliani'yi çok hatırlattı bana.




Üstteki iç mekan, Paris'te bulunan kendi atölyesinden bir köşe. Tüm soluk renk skalasına rağmen, gün ışığı epey ön planda. Fransa'da o dönemde (tüm modern resim çılgınlığına rağmen) Empresyonizm'in etkisi düşünülürse, İngiliz resmindeki klasik üslupla, Fransız Empresyonizminin çok hoş bir düeti gibi resimleri, hareketli fırça vuruşları ile çelişen durağan sahneler çok etkili.


En beğendiklerim olan kedi resimleri ile sonuna geliyorum bu yazının. Bir ressamı incelerken otoportreleri kadar önemli bir başka konu da, ''boyamaktan en keyif aldığı'' konuyu ele alışı olmalı. Bu tekirli-beyazlı güzel kediyi hemen her açıdan boyamasına ve eskizlerine bakarak, kendi kedisi olduğunu tahmin ediyorum. Çok güzel bulduğu, günün her anında mutluluk içinde izlediği ve çizmeden-boyamadan duramadığı bir konu, en rahat ve kendisi gibi boya sürüşlerini de bu yüzden, bu resimlerde izlemek mümkün. Bir gün Tate Gallery'de en güzel eserlerini yakından incelemek ve biraz daha hayran olmak umuduyla. 

12 Şubat 2016 Cuma

Kurtlarınla barışmak.

  Dur bak, aklıma ne geldi. Size çok sevdiğim bir miti anlatayım, çok ilham verici, çok besleyici. Bir Kızılderili Miti bu hikaye, annem anlatmıştı yıllar önce, hiç unutmadım. (Böyle yazınca da sanki annem eski Amerikan yerlilerinden Oturan Boğa'nın kızıymış gibi oldu, ama olabilir, belli olmaz)


  Kızılderililer içimizde bir iyi, bir kötü, iki tane kurt ile doğduğumuza inanırlarmış. Bu iki kurt sürekli bir kavga içindelermiş; bazen kötü kurt, iyi olanı huzursuz edermiş, bazen çok büyük bir şiddetle kapışırlar, bedenimizi yorgun düşürürlermiş öfkeleriyle. En mutsuz zamanlarımız kötü kurdun galip geldiği, iyi olanı korkutup kaçırdığı zamanlarmış. Uysal bir halde birbirlerine sığınıp uyudukları da görülürmüş, ama çok nadiren. İnanışa göre, biz hangi kurdu beslersek, kavgayı o kazanırmış içimizde. İyi kurt bize umut, huzur, dinginlik, enerji, iyimserlik vermeye çalışırken mesela, biz kalkıp kötü kurdumuza, karamsarlığımıza, tükenmişliğimize, vazgeçme isteğimize, şüphelerimize yemek götürürsek, kötü kurt kazanıyormuş o kavgayı. Hangi kurdun başını seversen, tüylerini okşarsan, karnını doyurursan o. Bu kavga ve çatışma her yeni gün ile tekrar edermiş, bu iki kurt sürekli karşı karşıya, birinden biri ötekine boyun eğdirmek için bekler dururmuş içimizde. 

  Pek severim bu hikayeyi, ne zaman iki kurdumun kapışmak üzere olduklarını hissetsem hatırlarım. Kötü olanı da, iyi olanı da sevmeye çalışırım, sakinleştirmeye, uzlaştırmaya. Çoğu zaman başaramam, fena kapışırlar, yaralar ve çizikler olur, tüyler havada uçuşur. Günün sonunda ise onları birbirlerine sığınmış, yorgun argın uyurken bulup gülümserim. Size bir de çok sevdiğim, en huzurlu şarkımı bırakıyorum. Benim içimdeki iyi kurt çok seviyor bu şarkıyı, ne zaman duysa ayaklarımın dibine uzanıp sakinleşiyor, kötü kurdun gelip onu öfkelendirmesine, ayağa kaldırıp kavgaya sürüklemesine izin vermiyor.

Hey Mama Wolf  hadi birlikte dinleyelim, kurtlarımız sakinlesin.

6 Şubat 2016 Cumartesi

Spagetti zihin

  Bu kendimde en çok hissettiğim ruh hallerinden biri, spagetti. Belki hep açım diye, belki taze, mis kokulu ve bol çeşitli spagettiler canımın en çok çektiği şey olduğundan, belki de içerisi hep dolambaçlı ve karmakarışık olduğundan. Kafam bir tencere, içi dolu spagetti, bugünkü fesleğenli-tulum peynirli!
  Kendimce biraz rejim yapmaya çalışıyorum birkaç haftadır, şu altlarda bir yerde yazmıştım da. Yemek yerken mutlu olan biriyim, yemezsem pişiriyorum, pişirmezsem fotoğraflarına bakıyorum, videolarını izliyorum. Tiroid yavaşlığımla kilo üstüne kilo alırken, iştahım da çoğaldıkça çoğalıyor. Annem Akdeniz Ekmeği diye bir şey almış, zeytinyağı kokuyor mis gibi, onu sıcacık getiriyor önüme bu sabah. İçine Trabzon'dan gelen tuzlu tereyağını sürüyorum, Ayvalık'tan gelen dağ çileği reçelini sürüyorum. Aklım gidiyor. ''Aman boşver be'' diyorum kendime, neyi yaparak neşeleniyorsam, onu daha çok yapacağım, reçeller ve taze ekmekler buna dahil! 
Akşam üstü bir saat geliyor, bir yalnızlık çöküyor, bir karanlık çöküyor üstüme. Sanki gökyüzü değil de, içim kapanıyor, ağır çekimde bir branda geriliyor göğsümün tam üstüne, daralıyorum. Böyle böyle geçen iki ayın özetini boyadım bir kağıda, yaptığım en karanlık ve mutsuz resim oldu. Sevgilime gösterdim, ''Bu da lazım, hep mutluluk boyayacak değilsin ya'' dedi, hak verdim, arkasına tarih atıp sakladım resmi dosyama. İsmini ''Diz çökünce boyum kadar'' koydum. Belki 1 metreden biraz fazla bir diken, ama işte ben çökünce, küçülünce, kapanınca, boyumu geçiyor, geçti. 
 
Film izlemeye devam, filmler hiç bitmez. Sonunda ''Suffergate''i izleyebildim. Çok duygulandım ve etkilendim. Ben kendisine 'feminist' demekten korkmayan kadınlardanım, gururla söylerim bu sıfatımı, avaz avaz savunurum da. En çok inandığım, bu toplumu kadınlar kursaydı ve yönetseydi, çok daha mutlu, sağlıklı ve iyi insanlar olurduk. Doğa daha canlı olurdu, hayvan daha özgür ve sağlıklı, insan daha şefkatli ve düzgün. Filme bu hisler içinde başlayıp, kısalığı ve ''konu çok derin, hepsini özetleyelim'' mantığıyla biraz baştan savmalığı karşısında şaşırdım. Daha derin, kallavi ve uzun bir sinema şölenine hazırlamıştım kendimi (Meryl Streep'i sadece iki dakika görmek de hiç kesmedi) Filmin sonunda kadına seçme ve seçilme hakkı veren ilk devletlerden biri olarak ismimizin yazması, Ata'mızı bir kez daha büyük minnet ve hayranlık içinde anmak ve o gerçek görüntüleri izlemek ise harika anlar. 
Kedi Şeker ile oynuyorum, uyuyorum, konuşuyorum. Kedisiz geçmezdi bu kış, önceki 11 kış gibi. Ben bu yazıyı yazarken bile halının üzerinde uzanmış, kısık gözlerle beni izliyor, arada bir sesleniyorum, o şaşı gözler kocaman açılıyor. ''Şeker be, bir çay koysana he kızım?'' diyorum, ''Yok canım, benim daha bitmedi, içiyorum.'' diyor. Peki kızım, peki topkek kafalı yuvarlağım. 

27 Ocak 2016 Çarşamba

Suyun Üstünde Kalmanın Yolları

  Aralık ayı ne kadar güzelse, Ocak o kadar zor ve sancılı oldu, oluyor ve bitmiyor benim için. ''Nasılsın?'' diye soran dostlarıma cevap yazamayacak kadar halsiz ve bıkkın olduğum günlere geldim. Her insanın kendine göre ''dip ve yüzey'' kavramları, kriterleri olduğuna inanıyorum. Yani  o kadar kişisel ki bu durumlar, benim ''dibe vurmak'' sandığım hayatım, bir başkası için bir hayal gibi güzel, şanslı ve harika görünebilir. Bunu öğrendim ve her halin şükredecek sayısız noktası bulunduğunu da. Şimdi halim oldukça, elimdeki ufak defterime yazıyorum ''dibe vuranlar ve yüzeyi görmeye çalışanlar'' için birkaç şey. Onların içinden de birkaçı buraya, belki benim kadar ihtiyaç duyanlar vardır.

 

1. Fiziksel ya da ruhsal durumun ne kadar kötü olursa olsun, çok daha kötülerini yaşıyor olabileceğini, hatta yaşamış ve atlatmış olduğunu unutma. Vücudumuz da, bütün dertleri yaratan zihnimiz de, sandığımızdan çok daha güçlü. Daha önce eminim ki sayısız kez ''Bu sefer sonuna geldim, hayatım durdu.'' dediğim anlar oldu, sonrasında ise bazen çok çok yavaş, bazen hızlıca toparlandım, hiçbir şey durmadı, tam tersi ayrı bir anlam ve değer kazandı.

2. Kendinden çok daha iyi, güzel ve başarılı durumda olanlara bakıp iç geçirme, daha da kötü hissetme. Bak 3 haftadır ruj sürmeyi, ellerimi nemlendirmeyi, kendimi güzel bulmayı unuttum. En son ne zaman resim sattığımı hatırlamıyorum bile, dahası en son ne boyadığımı da. 3 haftadır sadece 4 kez, 4'ü de doktor ve hastane için dışarı çıktım evden. Yani oluyor, hemen herkesin benden daha güzel, başarılı ve iyi durumda olduğuna inandığım bir an geliyor. Bunun bir yanılsama olduğunu, aslında herkesin en iyi ve en yüksek anlarını bir yerlere kaydettiğini, paylaştığını, kendinin de böyle olduğunu ve tekrar olacağını hatırla.

 

3. Ufak başarılar, ufak hedefler belirle. Geçen hafta Meriç'in ''moral düzeltme'' temalı yazısından kek yapma isteği uyandı içimde, ki yataktan zor doğrulduğum bir anda bu imkansızdı. Bir inat (inat bazen çok yararlıdır) kalktım ve yaptım, o kek biraz kendine güven, biraz normallik, biraz ''hala bir işe yarıyorum'' demekti. Dün doktorumun ''Bu çok bulantı yapar, sakin olmaya çalış'' diyerek verdiği ilacın ilk günüydü ve sanki midemde bir çamaşır makinesi dönüp duruyordu, hala da öyle. ''Bari bulaşıkları yıkayabilsem'' dedim ve o dağ gibi yığın küçüldükçe, bir şeyleri duruladıkça sanki ben biraz daha hayatıma adapte oldum. Bak insan neleri hedef haline getirebiliyor, bir kek, bir bulaşık,  belki bir adet çizim. Hiç ummadığın şeyler çok zor gelebiliyor ama listele işte onları, çok ufak ve değersiz görünseler bile, başardıkça iyi hissedeceksin.

4. Yapmaktan gerçekten keyif aldığın, enerji harcamadan ve sadece iyileşmek için yaptığın ne varsa, yap. Benim için bu film izlemek, hep öyleydi. Bu Ocak ayında en az 15-20 yeni film izlemişimdir, çoğu da harika çıktı şansıma. Özellikçe mutfak ve yemek temalı filmler, elbette mutlu sonla biten hafif romantik komediler, bir de Pixar ve Disney animasyonları beni çok mutlu ediyor, düşünmekten uzaklaştırıyor ve iyi zaman geçirtiyor. Okumak, çizmek, boyamak, bitkilerle ilgilenmek şimdilik rafa kalktı, filmler ise epey öne geldi. Kendine en iyi gelen, çabasız terapileri bul ve kendini onlara bırak.
5. İletişim kurmak, konuşmak, cevap yazmak özellikle diplerdeyken çok zor. Telefonum bir sürü mesajla, geri dönmediğim aramalarla dolu, kimine göre epey umursamaz ve kaba görünüyorum, biliyorum. Ama içinden ve elinden gelmiyorsa, cümle kuramayacak kadar yorgunsan, yapma boşver. Kalıcı ve iyi dostların zaten durumundan haberdardır ve anlayış gösterirler, diğerlerine de durumunu açıklayacak kadar iyi olduğun zaman elbette gelir, hoş görürlerse ne güzel, tepki gösterirlerse yolları açık olsun.

6. Bu da bünyeyi güçlü tutmak için, çok su iç, istemesen bile zorla kendini. Bana kahve yasak ve zaten hiç canım çekmiyor, bol bol yeşil çay içiyorum, o da iyi. Meyvalara, sebzelere, proteine, hatta seni mutlu ediyorsa tatlılara, hamurlara abanmaktan çekinme. Yıkılmış bir kaleyi tekrar inşaa ediyorsan, bol malzeme kullanman lazım.

 


  Benim bildiklerim ve yaptıklarım bu kadar. Elbette hiçbirinin işe yaramadığını düşündüğüm, moralimin çok bozulduğu epey zaman oluyor gün içinde. Günler bir şekilde geçmeye devam ediyor, ruh halim de değişmeye. Kendi kendime sürekli hatırlatıyorum ''Dibin dibi var, yüzeyde kal'' diye. Kimin ihtiyacı varsa, ona da hatırlatıyorum ve umarım daha iyi olursun.

12 Ocak 2016 Salı

Dünyaya düşen adama veda

  Kişisel kahramanlarımdan birini, kendimce uğurladım dün uzay boşluğuna. Çok sevdiğin bir müzisyeni kaybetmenin en kötü yanlarından biri, o bayıldığın şarkıları artık için sızlamadan, hüzünlenmeden dinleyemeyecek olmak. O yüzden belki, belki biraz da hakkını vererek vedalaşmak için, ilk keşfettiğim şarkılarından başladım, müzikal yolculuğunun sonuna kadar elinden tutarak yürüdüm David Bowie'nin.
18 yaşımdayım, resim yapıyorum ama istediğim okulu kazanacak kadar yapamıyorum, çılgınca gece yarılarına kadar kağıtlar dolduruyorum odamda. Sonra bir an geliyor, daralıyorum, hızlıca ışığı kapatıyorum, ''Changes'' açıyorum Bowie'den. Bir dans ediyorum, bir deliriyorum ufacık karanlık odamda, içimde hiçbir düşünce kalmayana kadar. O benim coşma şarkımdı, hep öyle oldu, umarım olmaya da devam eder.

  19 yaşımda okulu kazandım, nispeten rahat birkaç ayım oldu. O hazırlık sürecinde sürekli dinlediğim Beatles, Led Zeppelin, Patti Smith, David Bowie, Velvet Underground, Clash çok ayrı bir yerde kaldı. Beyaz bir tişörtüme kocaman bir Bowie portresi çizdim, yüzünün ortasına o güzel şimşeği de kondurarak. Ne zaman şansa ihtiyacım olsa (ki kendimce çok sık olurdu) o tişörtü giydim. Artık içine sığmama imkan yok ama hala saklıyorum, umarım ilerde yine gururla giyerim o komik şeyi.

 Kişisel kahramanlarımız, onları tanıdığımız zamanlarda nadiren hayatta oluyorlar.Çoğu zaten önceki yüzyıllarda yaşamış olduğundan, ufak bir kısmını ise 10-20 yıl ile ıskaladığımızdan. John Lennon'ı kaybetme acısını yaşamadığım için bir yandan bencilce şanslı hissediyorum, eminim günlerce ağlardım. Geçen sene Lou Reed'i yitirdim, biraz ağladım, biraz mum ışığında ''Heroin'' dinledim. (bir daha Velvet Underground eskisi kadar fütursuz ve rahat eşlik etmedi günlerime) dün ise David Bowie'yi. Tüm kalbimle Patti Smith'in upuzun yaşamasını diliyorum, onu yitirmek kaldırabileceğim bir düşünce değil, benim paçoz tanrıçam, antik ozanım, en harika çığlıkların sahibi. Pek duygusalım bugünlerde, müzikler ve filmler olmasa, nasıl ifade ederim bilmiyorum.

  Ziggy Stardust, muhteşem bir yıldız tozu kümesi olarak, uzayda süzüldüğünü hayal ediyorum. Biz dünyada kalanlar, sana rastladığımız için çok şanslıydık.

2 Ocak 2016 Cumartesi

Kusursuz iki gün


31 Aralık 2015 gecesi, benim 'her şeye' sahip olduğum geceydi, ilk defa. Aklım kimsede kalmadan, kalbim minnetle dolu, sağımda biri, solumda öteki, ''Ben daha ne isterim ki?'' dediğim andı bu. Bunu özenle organize ettim, bir kompozisyon kurar gibi, tuttum kollarından getirdim, ağacı da, yemekleri de, ne lazımsa. (bir noktada kedi Ayşe bile bize katıldı! Bal, kaymak oldu!) Sonra nazar boncuğu niyetine rahatsızlandım, ağrılarım ve halsizliğim tavan yaptı, ama inanır mısınız dostlarım, hiç koymadı bu durum. ''Her şeye sahip olma'' durumunu dengelediği için, sapıtan vücuduma da minnet duydum, eksiksiz kusursuzluğu sevmediğimi, arızalı mükemmeliği sevdiğimi bir kez daha anladım. Benim tam olma hallerimde mutlaka pürüzler olur, olsun. Bu yarı dolu-yarı boş evimiz, annemin bir gün önceden gönderdiği harika örtülerle, yemek servisleriyle şenlendi. Sevgilim koca bir buket kokina almıştı ondan da birkaç gün önce. Bu evin ilk kalabalık yılbaşıydı aslında (3 yıl önce, daha her yer badana kokarken arkadaşlarımızla çok içmeli, çok yemeli bir gece düzenlemiştik ama onu saymıyorum) Hani hep birbirimize ''kutlu olsun'' diyoruz ya, ben cidden kutlu olduğumuzu hissettim, aynısını aklı hep sevdiklerinin bir kısmında kalan, tam olma hayalleri kuran bütün dostlarıma diliyorum.
 

Benim ailem, onun ailesi derken sayı giderek artınca, kitap ağacının yarısı görünmez oldu. Kedi Ayşe ilk yirmi dakika boyunca aralıksız miyavladıktan ve ''Çıkarın beni!'' diye haykırdıktan sonra, annemin yanına kıvrılıp horuldamaya başladı.
 

Bu evin en sevdiğim yeri, balkona ve manzaraya bakan köşesi. Çiçeklerimi cam kenarına dizdim, piknik sandalyemiz dışında bu manzaradaki her şey kışa ait şuan. Annem bir öğle vakti, bir de akşamüstü iki halini çekmiş, ne güzel çekmiş. Pembe Atlas'ım bir aydır çiçekler içinde, umarım daha da kalır.


Ve ertesi gün, miskin bir sabah, gecenin özeti ve akşamüstü kahvesinden sonra yalnız kaldık. Çok güzel bir gecenin ve kalabalığın ardından hafif hüzünlü, hafif huzurlu, karlı manzarayı izleyerek bir şeyler düşündüm. ''Tam olma hayali'' kurdum uzun yıllar boyunca, daha da kurarım, bir 'olur'unu arayıp dururum, biliyorum. Bunu yaşayabildiğim her an sonsuz bir minnet duymak, buraya gelip kaydetmek, üstüne bir kadeh bir şey içmek, sarılmak ve dans etmek şimdilik bulduğum çözümler. Aynısını ve daha güzellerini hepinize dilerim. 'Kutlu' olun.

27 Kasım 2015 Cuma

Dağınık kafalı kız

Ne zaman ağlasam, en son ne zaman ağladığımı hatırlamadığımı fark ederim. Sonrasında  çok güzel uyurum. Sonrasında çok yorgun kalkarım.

Bulaşık yıkamak bana en huzur veren şeylerden biri. Ama sık sık ve az değil, nadiren ve topluca yıkamayı, köpürtmeyi, durulamayı ve hiç durmadan akan suyun sesini seviyorum.
Haftanın en az bir günü, mutlaka, bulgur pilavı pişiriyorum.

Reglimden iki hafta önce karnım ağrımaya başlıyor, bir hafta önce akıl sağlığım bozuluyor, birkaç gün kala içimde yavaşça ayağa kalkan bir Godzilla oluyor. Hep çok sarsılıyorum.

Resimden daha kolay ve iyi yapabildiğim herhangi bir şey olsaydı, onu yapardım. Sürekli vazgeçmemek, kötü yaptıklarımla yüzleşmemek ve hatalarıma rağmen devam etmek için kendimle savaşıyorum. Düzenli aralıklarla tamamen pes ediyorum.
Eve en çok yemek sipariş ettiğim yerler Subway ve Sushico. Akşamüstü kapıya pijamalarla çıktığımda hep biraz utanıyorum ama o bezginlik pantolonu da umursamıyor.

Tüyap'tan aldığım kitapların henüz hiçbirine başlayamadım. Okumak için fazla yorgun, sancılı, dalgın günlerdeyim.

Ruh halimin değişmesini sabırla bekliyorum. İnsanları yorduğumu ve üzdüğümü fark edince utanç içinde kabuğuma çekilip, sesimi sonuna kadar kısıyorum.
 Şu ayakkabılar bende olsaydı, onları giymediğim günlerde rahatça izleyebilmek için sehpanın üstüne koyardım, belki içlerine de birkaç dal çiçek, zambak ve beyaz güller ile.

29 Eylül 2015 Salı

Gerçekte nasıl olduğum.

Hayatımdaki önemli görünen her şeyin (hemen hemen) vazgeçilebilir ve önemsiz göründüğü günler. Birkaç gün önce buraya bir şeyler yazdım, yaklaşan bir ruh halinin tahminleri gibiydi, sonra sadece kaydedip çıktım (evden değil tabii ki, sayfadan) Şimdi geri dönüp okuduğumda, romatizma hastalarının yağmuru hissedişi gibi, yaklaşan kaygıyı sezdiğimi ve huzursuzlandığımı fark ediyorum, ''En azından'' diyorum kendi kendime, ''En azından artık hazırlıksız yakalanmıyorum.''

İki gün önce kendi kendime merak ettim, acaba benim hayatıma uzaktan bakan ve özenen insanlar var mıdır? Çizdiğim imaja baktım (Artık hepimizin imajları var, instagram, facebook, twitter, bir sürü imajı, sonsuz bir boşluğa yansıtıyoruz.) Müthiş bir kedim, harika bir sevgilim, inanılmaz bir ailem var, resim yapmama ve eğitimini almama hep destek oldular, erkenden kalkıp gitmem gereken bir işim yok, maddi kaygılarım var ama hayatımı olumsuz etkileyecek düzeyde değil, başımı soktuğum bir evim var, çiçeklerim var. Var da var... Peki bu imajın ötesinde, beş gündür nefes darlığından başka bir şey hissetmediğimi, aniden bastıran keder ve kaygıdan ötürü konuşamaz olduğumu, 8 yıldır aralıksız ve boşuna ilaçlar aldığımı tahmin ediyorlar mıdır, benim mutlu fotoğraflarıma bakarken? Suçluluk duydum. Nasıl ben bu berbat anlarımda birilerinin fotoğraflarına bakarken ve ''Hayatları ne kadar da tasasız, hafif ve parlak!'' diye düşünürken, aynısını başkalarına düşündürüyor olabileceğim için öfkelendim kendime. O resimleri bir çeşit 'mutluluk deposu' olarak kaydetsem ve kendim için saklasam da, bir an tüm gerçekliğim çok yapay geldi. Aslında sorun, 8 yıldır tüm gerçekliğimin çok yapay  gelmesinde ve inanın, ne antidepresanlar, ne xanax, ne bitmeyen uykularım, ne de dış dünyaya çizdiğim mutlu imaj, o gerçekliğin yabancılaştığı berbat anları biraz bile dindiremiyor.

Dün google'a ''psikiyatr, anksiyete, Beşiktaş'' yazıp, civardaki klinikleri ve doktorları inceliyordum. İşin acınası yanı, bunu kendi isteğimle değil, sevgilimin artık bu halime dayanamıyor oluşu yüzünden yapıyordum. Benim kendime açık açık söyleyemediğim her şeyi, elimden tutup yüzüme söyledi. O anda fark ettim gerçekliğimin ne olduğunu, yardıma ihtiyacım var. Bunu söyleyebilmek biraz iyi, biraz tuhaf. Mükemmel bir imaja ve harika varlıklara sahibim, ama bunların yanında kronik depresyon, panik atak, manik depresyon ve en berbat olanı da anksiyete bozukluğum var, 8 yıldır normal bir hayat sürmüyorum ve bu yazdıklarımı birkaç saat sonra gelip sileceğim. Umarım silmem. Umarım artık bütün imajı, bütün gerçekliği ve tuhaflığı olduğu gibi kabullenirim.

24 Eylül 2015 Perşembe

Bir resim, dünyaya karşı duranların.

  Bu tablo ne kadar da çok şey yaşadı elimde, boya katmanları birbirini örte örte giderek kalınlaştılar, ben bir türlü hayalimdeki görüntüye yaklaşamadım, iki ay boyunca. Bu hafta bitti. Çok huzurlu bir günde, atölyenin yeni yerleştiğim köşesinde, artık çok iyi tanıdığım bu kadının (hem gerçek hayattaki, hem resimdeki) ruh halini bir şekilde renklerle tercüme etmeye çalıştım gökyüzüne, köpeği zaten ayaklarının dibinde, epeydir hazır bir şekilde bekliyordu. Artemisia hakkında çok okuduğum bir dönemde başladığım için, bu resimde onun sembolleri, imgeleri var. Fakat bu bir antik tanrıça değil, öyle olsaydı bile, sadece köpeğinin ve bahçesinin tanrıçası olurdu (kim bilir belki de öyledir?) Bu durum da, resimdeki iki dişiye de yeterdi.


''Bu dünyaya karşı durması ile meşhur'' güzel bir Muhsin Ünlü şiirinden, çok gerçek bir dize. Bu resmin ismi, şimdilik bu olsun. Boyadığım her kadının yanına, dünyaya karşı dururlarken, en az ayakları kadar ihtiyaç duyacakları bir hayvan mutlaka gelsin, yalnız bırakmasınlar bizi.

19 Eylül 2015 Cumartesi

Çarşı'da bir gece

Artık hiç ait hissetmediğim İstanbul'un, az biraz ait kaldığım iki semtinden biri; Beşiktaş'ta geçen cuma gecesi sonrası, ben bir yorgun, bir akşamdan kalmayım ki, bu duruma her seferinde şaşırıyorum. Son iki-üç yıldır ne zaman birazcık içsem, ertesi gün uyanması, ayılması ve gerçekten iyi olmasıyla tüm günü kapsayan, rezalet bir süreç geçiriyorum. Eskiden haftanın birkaç gününü dışarıda geçirirdik, cidden gürültülü müzik olan, yorucu yerlerde. Ben ertesi gün kalkıp okula  giderdim, resim yapardım, derse girerdim, hiçbir uyuşukluk ve yorgunluk hissetmeden. Her 'genç' insan gibi. Şimdilerde en fazla 4-5 bardak bir şeyler içip, ertesi güne hamur kıvamında uyanıyorum, insan tabii biraz kırılıyor kendi bünyesine, eskidiğini fark ettiği arabasına bunu hiç yakıştıramamak gibi. Eskiden de makyajımı hiç çıkarmadan yatardım mesela (bravo!), ama ertesi sabah güzel bir panda gibi hissederdim kendimi, şimdi ise aynada, akmış göz kalemimin dolduğu iki ince çizgiyi uzun uzun inceliyorum. Sevdiğim çocuk kafamın içinden bana sesleniyor: ''Dram yaratmaaa, hadi yıka yüzünüüü'' peki, pekiii.
Ama Beşiktaş hala ne kadar güzel, çok daha kalabalık, karışık ve gürültülü olsa da güzel, ev gibi semt. Gece öğrenciyken hep geçtiğimiz Çarşı'dan, kartal heykelinin yanından yürürken, o seyyar pilavcı mis gibi kokarken, Ekinciler Pastanesi'nde oturup beni biraz ayıltmak için su böreği ve kazandibi yerken (ah nasıl da güzel yaparlar!) bir de tabii Sinanpaşa'nın önünden geçip de, içimden yükselen ''Hadi girip biraz alışveriş yap! Azıcık etek, azıcık tişört al, al çabuk!!'' diyen sesi duymazdan gelirken hep gülümsüyordum. Emek yanımda olsa, kesin içeriye dalıp talan etmiştik bir acele. Sonra Ihlamurdere Caddesi boyunca, her köşe başındaki kocaman kaplarda suları, kuru mamaları görürken de öyle, kedileri ve köpekleri selamlarken de. Bu semtte okuduğum ve 20-30 yaş aralığını en çok bu semtte geçirdiğim için mutluyum, en yalnız ve dertli zamanlarımı da, en neşeli ve kalabalık arkadaş toplantılarımızı da, en romantik öpücüklerimizi ve ilk el ele gezmelerimizi de izledi Beşiktaş Çarşı'sı, yeri elbette ki çok ayrı o yüzden.

Dün işte ''Bir cin tonik daha alabilir miyim?'' derken ve o güzel, soğuk, limonlu şey lıkır lıkır giderken, buraları, o hallerimizi izliyordum. Özleyerek değil de, yenilerine gayet hazır ve mutlu, keyifle izliyordum hem de. Masadakiler de aynı yaş aralığında yanımdalardı, sonrakinde de olacaklardı. O vakit anladım ki, geçmişe huzurla bakabilmek, hayatın en büyük minnet durumlarından biri. Oasis'ten ''Don't look back in anger, I heard you say'' hepimize gelsin o zaman. ''Ben bir kupa yeşil çay alabilir miyim?'' Kalkıp alayım.

22 Ağustos 2015 Cumartesi

Çok fazla diken var

Hafıza var, bilinç var, zaman var, zihin var, büyümek var, küçüklük var, boyutlar ve mesafeler, düşünceler ve varsayımlar var. Bunlar bazen ayrı ayrı, bazen ben tek, onlar hepsi var. Bunlar hep diken diken, avucumun içinde. Fakat sakinim.


21 Ağustos 2015 Cuma

Yeni yaş, keşifler ve kediler

  29'um. (Az kalsın yanlış bir hesaplamayla 30 oluyordum, son anda atlattım.) Eski doğumgünlerimde nasıl da arıza, huysuz ve tatminsiz olduğumu hatırlıyorum da. Son iki yıldır tek istediğim, minnet duyduğum şeyleri görmek, yaşamak ve hatırlamak. Gerçekten de dramlarımdan arınmak için büyük çaba gösteriyorum.

 

  10 gün kadar önce Nişantaşı'ndaki en sevdiğim kedili parkta bir kediyle tanıştım, ismini Fury koyduk. (İnsanlara karşı çok cilveli ve tatlı, köpeklere karşı gerçekten çok öfkeli olduğu için) sonra annesi Panther (Büyük, çok büyük, kapkara ve kibar bir hanım) bir de işte kuyruğu suluboya fırçasına benzeyen oğlan Fırça var o parkta. Onlara da kucağımdalarken söylediğim üzre, doğumgünümde onlarla olmak istiyordum. Sonuçta sokak kedileriyle doğumgünü kutlamak, son derece huzurlu ve coşkulu yapacaktı beni, yaptı da. Hepimiz huzurlu ve kedili, yeşillikler içinde, bir aradaydık. Annemin hediye ettiği elmalı elbiseyle, babamın hediye ettiği ve delirerek aldığım siyah ayakkabılarımı giydim, şu fotoğrafların birinde olan el yapımı çantayı taktım. (Elif yaptı, yapıyor, #zeytinsel adı altında satıyor ve hayranıyım ürettiklerinin)
 O ''yakut ile zümrüt''ü aynı anda taktığım nadir günlerden biriydi. Annem, sevgilim, sevgilimin ailesi, doğumgünlerimizin huylarımız gibi birleştiği tatlı Elif yanımdalardı, mum üflerken elele tutuştuk (İki kızın dostluğu ne güzeldir, ne derin ve güçlüdür.) Ben yine mutluluktan dilek tutmayı unutarak üfledim mumu, geçen sene de böyle olmuştu. O an aklımdan sadece ''eheheh ne güzel...'' diye geçti. Umarım evren bu mesajı alıp beni çok sersem bulmaz.

  Minnet duymayı, minnet duyamadığım zamanlarda da suyun üstünde kalmanın önemini keşfediyorum tekrar. Düşmeyi, dizim kanarken kalkmayı, bir süre sakin  ve temkinli yürümeyi. Bu metaforlardan bağımsız olarak, bu şehirdeki nefes alma alanlarımı, evden zor da olsa, zorla da olsa çıkmayı. Evden çıkmayı sürekli yeni baştan öğrenmem gerekiyor, eve her girdiğimde. Kimleri hayatımda asla istemediğimi, kimleri güvenli bir mesafede tutarak istediğimi, kimleri yanımdan ayırmayacağımı. Herkes bitirdiği bir yaşın sonunda neleri keşfediyorsa, onları keşfediyorum işte. En önemlisi de çok özel bir insan olmadığımı kabullenmem gerektiğini, kibirli ve tatlı canlı bir insan olmanın beni çok yorduğunu, sıradanlığın hafif huzurunu öğreniyorum. Yeni kitaplarım, çiçeklerim, düşünceli sözlerin yazdığı kartlarım ve mektuplarım var, öyle çok yeterli ki bunlar yüreğime su serpmeye.
 

O zaman gelsin Beatles'tan All My Life, bir sene daha.

7 Ağustos 2015 Cuma

Yakut ile Zümrüt

  Ne fena bir geceydi, hem kendim için, hem iki değerli varlığım için. Umarım sonuncu kez, sıfırdan bir dram yaratıp, güzel bir günü hem kendime, hem onlara çözümsüz kılıp dar etmişimdir, evet umarım bu sonuncusu olmuştur. İnsanlar nasıl çocukluktan çıkıyorlar, yeni sulara yelken açıyorlar, başka başka sıfatlar ve yaşamlar ediniyorlar? Benim için gelişmek neden bu kadar zor ve sancılı?

  Şöyle bir durum, (anne, okuduğun zaman azıcık da bana hak ver, güzel bebeğim) elimde pırıl pırıl, çok ama çok güzel, kendime çok yakıştırdığım yakut bir kolye var. (Neden yakut? Ay ne bileyim öyle geldi yazarken) Bu yakut kolyeyi yıllarca takmışım, vazgeçilmez parçam olmuş, her şeyim olmuş, kendimi onsuz tanımlayamayacak kadar (ah evet, hata tam da burada başlıyor) çok sevmişim elimdekini.

 Sonra bir gün... Hayat geliyor, bana zümrüt bir kolye takıyor. Amanın bu ne güzel bir yeşil, parlak, kocaman, muhteşem bir taş böyle, hemen takayım onu hemen! Takıyorum, bakıyorum aynaya, kendimi hiç olmadığım bir şekilde görüyorum, yeni, güzel, resmen bir kadın olmuşum. Yakut kolyeyi takan kız çocuğundan epey farklı, bambaşka bir şeyim. Bu zümrüt kolyeye de bağlanıyorum, o da gerçek bir parçam oluyor yıllar içinde. Ben hep birini çıkartıp diğerini takıyorum, sıra sıra. İkisinden de vazgeçemiyorum. Her bir kolyeyi çıkarışımda, büyük bir acı çekiyorum, sanki etimden et kopuyor (abartma değil, abartmayacak olsam ben zaten ben olmazdım, abartmıyorum, yaşıyorum) Bu böyle sancılı, zor, ama ikisinden de vazgeçmeden, yani aslında büyük bir bolluk ve zenginlik içinde sürüyor.

  Son zamanlarda ise, kolyeler artık isyan etmeye başlıyor. Bu tak-çıkar değiş tokuş durumundan değil (çok şükür bir de anlayışlı, hoşgörülü kolyeler bunlar), benim her bir kolyeyi çıkarırken yaşadığım buhranlardan ve apaçık döktüğüm gözyaşlarından. İkisini üstüste takamıyorum, sığmıyorlar. O an takmadığım kolyem ulaşabileceğim güzel bir kutuda dursa da, içimden binlerce hüzün geçiyor, onu o kutuda bıraktığım için. İnsanlar nasıl da yeni bir kolyeyi kolayca takıp, onu benimseyebiliyorlar ve yataklara düşmüyorlar üzüntüden? Benim derdim ne, ben neden huzur bulamıyorum?

  Keşke yakut ve zümrüt değil de, inci ve kehribar deseydim, ya da aquamarin, annem aquamarin'e bayılır. Umuyorum ki ikinize de yaşattığım son çileli geceydi, benim muhteşem kolyelerim.

  Bir gün inanıyorum ki, büyüyeceğim.

5 Ağustos 2015 Çarşamba

Kedi Şeker'in 10 adımı

  Meriç yine pek keyifli ve tatlı bir konuda yazıp, beni de eklemiş muhabbetine, ne de güzel etmiş. Konu, bir hayvanla yaşayanların ''Ay lafı açılsa da, uzuuun uzun anlatsam benimkini'' diye beklediği, bütün gün konuşsak yine bıkmayacağımız, dört patili dostlarımız ve onlar hakkındaki 10 madde. Benim tombik bebeğim, Şeker hanım'ım, şuan ayakucumda uyuyan'ım için geliyor o zaman:

 

1. Şeker bir şaşı. 
Aslında Siyam kedilerinin dişi olanları mutlaka şaşıdır. Şeker de dişi bir Siyam olarak, sanki burnunun ucuna bir kelebek konmuş gibi bakar mütemadiyen. Kendisinin fotoğraflarını görenlerin ilk tepkisi de ''E şaşı bu?!!'' olur. Genelde ikinci olarak gelen görme problemi olup olmadığı sorusu ise, iyi bir avcı, amansız bir atlet, mamayı tam on ikiden vuran bir yetenekle ispatladığı üzere (malesef gördüğüm en sakar kedi olsa da) bir görme problemi yoktur.

2. Şeker de bir 'sokağa terk edilen'.
Annemin 2005 yılında hep gittiği fotoğrafçının bahçesinde rastlaması ile tanıştığı ve adamın hala anlayamadığımız şekilde ''Eşim hamile kaldı, bıraktık sokağa, alabiliyorsanız alın, kışı geçiremez.'' diyerek, hızlıca paketleyip verdiği Şeker o gün bizim oldu. Okuldan geldiğimde halının üstünde şaşkın bir halde oturup bana bakıyor olması, ilk günler hep saklanması, hiç sevdirmemesi, güvensizliği ve ürkekliği, yoluk ve eksik bıyıkları, hepsini hatırlıyorum. 1 yaşındaydı, şimdi 11. İkimiz de annemize minnetarız.


3. En çok güldüğüm şey
Kendisi yapı itibariyle, benim en çok güldüğüm varlık. Onu şekilden şekle sokmak, kudurtmak, kucağıma aldığımda gözlerini gözlerime dikmesi, yıkadığımızda diken diken tüyleri, ona bakarken kafamda duyduğum cevapları kadar beni içten güldüren pek az şey var. Morale ihtiyacım olduğunda instagramda (sekerthecat) ve blogumda kedişeker  adı altına topladığım ne varsa, hepsine tek tek bakıyorum, uzaklardayken bile güldürüyor beni.

4. Şeker'le konuşmalar 
Güne Şeker'le başlamak yazımda geçen şeyleri ve çok daha fazlasını gerçekten söylüyor! Birbirimizle eve geldiği ilk günden beri konuştuk. Siyamlar zaten pek geveze olur, Şeker'in de mutlaka karşılık verdiği kelimeler var, ''Konuş?'' lafını çok iyi bilir ve miyavlar, ''İn!!!'' ünlemini duyduğu zaman, artık yine nerelere çıktıysa, oradan cevap verir ''İmkan yoook, çok rahat burası'' şeklinde. Annemin ''Yerine geç'' demesine de titrek miyavlamalarla itiraz eder. Yani genelde hep bir inatlaşma ve reddetme mevcut hanımefendinin söylemlerinde, ama bana uzun uzun o gün kaç kumru gördüğünü, sabaha karşı yoldan geçenleri, evde kimse yokken masaya çıktığını da anlatır, duyarım.

 

5. İp kolleksiyoncusu
Kendi başına edindiği tuhaf huylardan biri, evin her yerinde bulduğu ipli torbaların ipini sökmek, ve oyuncak kutusuna doldurmak. Bizim en baştan kutuya koyduğumuz plastik toplar, tüylü fareler, ponponlar hiç umrunda olmadı, bir kez bile oynamadı (aldığım küçük fare robotundan çılgınca korkup evin derinliklerinde koşarak kaybolduğu gün??) ve bir gün bu ipleri toplayıp biriktirmeye başladı. Acıktığı zaman kutudan bir ip çeker, mama kabına götürüp bırakır. Gece uyumadan önce kalkar, yine bir ipi alıp getirir yatağa koyar. (Sonuçta gece aniden ve delicesine oynaması gerekebilir ve gerekiyor da?!) Yaklaşık 20-30 tane ipi bu deli çocuğun en önemli eşyaları, saygı duyarak ve hayretle izliyoruz.

6. Geçimsiz bir uyuz
Evet efendim, uyuzsun, lafımı da geri almıyorum. Şu üstteki fotoğrafta, saldırmaması için balkona kapatılmış, tükürükler saçan topalak kızı tanıdınız mı, hiç benzemiyor akıllı uslu Şeker hanım'a değil mi? Eve ikinci bir hayvan almayı imkansız hale getirecek kadar geçimsiz, öfkeli ve tahammülsüz diğer canlılara karşı, malesef. Elimde yavru bir kediyle eve geldiğim gün, sinirle paçalarıma tırmanmaya çalışan, daha ciddi bir atılımla annemin fotoğraftaki evsiz kalmış Siyami'yi getirdiği gün ise, hepimizi yaşadığımıza pişman eden (bir hafta yemek yememek, her gece kalkıp zavallı hayvanı dövmek ve dolabın tepesinde yaşamaya and içmek, bir de bol bol pıskırıp tükürmek) bu kaprisli hanım, benim çok hayvanlı ev hayalimi, tek Şeker'li eve çevirmiştir.

 

7. Bir şefkat ve iyilik sembolü
Haydaaa, demin geçimsiz uyuzdu bu kız? Ama işte, insanlara karşı da tam tersi, özellikle bana verdiği terapi ve sakinleştirme yardımı, her şeyden değerli. En ihtiyacım olduğu, huzursuz ya da mutsuz olduğum zamanlarda gelir, başını avucuma koyar, bileğime sarılıp uyur, eritir beni, yumuşacık yapar. Grip olduğumda ya da berbat bir regl sancısında da başımda dimdik oturup gözünü ayırmadan beklediğini, çok endişelenirse burnunu yüzüme iyice yaklaştırıp koklamasını ve yalayıp iyileştirme çabasını da çok kez izledim, her ilaçtan etkiliydi.


8. Fotoğraf çekilme alerjisi
Olmuyor, eski sahibinin fotoğrafçı olmasına ve stüdyoda mutsuz geçen son birkaç ayına bağlıyoruz durumu. Deklanşör sesini duyduğu anda kaçmaya, gözlerini kapamaya, kuyruğunu sallamaya başlıyor. En güzel fotoğraflarını çeken annem, genelde hanımın oyuncak iplerinden birini alır ve kameranın tepesinde sallar tek eliyle, çekerken baksın diye bir şekilde maskara oluruz. Her mevsim mutlaka ben bir kez özenle giyinir, saçımı makyajımı yaparım ve Şeker'le annemin kamerasına poz veririm, işimiz bittiğinde Şeker uzaklarda öfkeyle yalanıyorken, biz pestile dönmüş halde elimizdeki karelere bakarız.

9. Dolap düşkünü
Eğer Şeker evin içinde kaybolmuşsa, mutlaka annemin ya da benim giyisi dolabımızda, en kuytu köşede oturuyordur. Eğer Şeker açıklarda bir yerde derin bir uykudaysa, annem ya da ben dolabımızı açtığımızda, neredeyse uykusunda yürüyerek gelir ve o dolaba girer. ''İn!!!'' ünleminin hiç kaale alınmadığı, dolaptan gelen keyif mırıltılarının rahatça duyulduğu, tuhaf bir bağımlılık söz konusu.

10. Hayatımın aşkı
  Bu bir abartı söylem değil. Ben ''aşkım'' lafını ne sevgilime, ne en yakın dostlarıma kullanmam, hiç kimseye de böyle hitap etmem. Ama Şeker... O'na karşı duyduğum şey, kalbimin bakarken eridiği, bazen güzelliğinden hızlı hızlı çarptığı, hayranlık ve coşku dolu bir aşk işte. Hep fısıldarım kulağına ''Sen benim hayatımın aşkısın Şeker, hep öyle olacaksın.'' Bu 10 yıldır böyle, dileğim o ki, bir 10 yıl daha böyle olsun, benim kalbim hep en çok ona çarpsın. Üstteki siyah beyaz kare ise, bakmadan, yanlışlıkla çektiğim, ama onun beni izlediği halini kaydetniş olduğum, en sevdiğim fotoğrafı.

  İşte böyle, yazarken güldüm, duygulandım, pek çok anıyı tekrar yaşadım. Eğer siz de evdeki tüylü dostunuzu anlatmak isterseniz, ya da tanışıyorsak ve zaten birçok kez onları konuşmuşsak, ben keyifle okurum ve dinlerim anlattıklarınızı. Uzun, sağlıklı, keyifle ve bizimle yaşasınlar.