13 Mayıs 2016 Cuma

Dikenleri sevin.

Dikenleri sevin. Dikenleri de sevin ama.
Bu tarla kimin böyle, başıboş ve azgın, sessiz ve kuru?
Bir tarla buldum, ekilmemiş ve terk edilmiş.
Tarla buldum benimdir, belki de hep benimdi.
Ne çok şeyi var, önlü arkalı iki kağıt, ne görsem yazdım.(Çizdiğim de oldu, beğenmediğimi görmedim.)
Dikenleri sevmeli evet, kendi kendini dikenleri.
Bu tarla kimin, elimi nereye atsam hep diken.
Elimin altı.
Kafamın içi.
İki adım daha atsam yok olurum.
İki adım geri gitsem kaybolurum.
Bu tarla bu hale nasıl geldi, böyle başıboş ve zengin.
Hiç olmazsa benimdir, sessiz ve kuru.


11 Mayıs 2016 Çarşamba

Gwen John, sükunet dolu bir tinsellik

Sanatçı Portresi blogumda en severek hazırladığım bölüm, ne var ki bir süredir detaylı bir şekilde anlatacak kadar heyecan duyduğum keşifler karşıma çıkmıyordu. Dün Tate Modern'in sayfalarından birinde rastladığım Gwen John ise, hem kadın bir ressam olması, hem de seçtiği konular ve onları ifade edişindeki teknik ile, bir gün içinde en sevdiğim ressamlar arasına girince, ondan bir seçkiyi hazırlamak istedim. 1876-1939 tarihleri arasında yaşamış ve üretmiş bir İngiliz kendisi, neyse ki kadınların resim yapması hoş görülen bir dönemde çalışmış, fakat aynı dönemde ve aynı mekanlarda ürettiği erkek ressamlar kadar ünlü olamamış elbette.

  

Bir ressamı otoportreleri ile tanımaya başlamak iyi bir fikir. Hem boyayı en etkin ve dikkatli kullandığı, hem ifade/mimik gibi detaylarda en ince ve derin çalışmalarını yaptığı alandır çünkü. ''İçsellik'' denen ve sanatsal yazılarda mutlaka birkaç kez geçen o hissiyat, en kuvvetli haliyle özbenliğin dışa vurumlarında gözlenir. Bu yalnız ve güçlü kadın da, en vurgulu resimlerini, kendini boyarken yapmış. Diğer resimlerinde böyle güçlü bir kırmızıya ya da böyle net ve iddialı bakışlara rastlamadım. İki portresine de uzun uzun baktığımda, ''Katolik ve mütevazi bir hayat süren, sessizce resim yapan'' bir kadından çok daha fazlası olduğuna inanan, öyle de olan bir kadın görüyorum, etkilenmeme yetiyor.



Okuduklarımdan anladığım, Gwen John'un yaşamının her döneminde yalnız olan, koyu bir Katolik inancına bağlı, İngiltere'den Fransa'ya taşınması ile de ressamlığının en iyi dönemine başlayan bir kadın olduğu. Resimlerinin tümünde izlenebiliyor bu bilgiler, Katolik ressamlara has yalnızlık ve tinsellik, sükunet ve sessizlik, hatta mütevazilik dolu portreler bunlar. Rahibe portreleri özellikle öne çıkıyor, diğer kadınlar da genellikle kapalı giyinmiş, coşkudan ve tutkudan uzak, ''erdemli'' olarak tasvir edilmişler. Ben Modigliani resimleriyle tanışıp tanışmadığını da merak ettim, bazı modellerine verdirdiği pozlar, özellikle elleri avucunda ve boynu eğik kadınları, Modigliani'yi çok hatırlattı bana.




Üstteki iç mekan, Paris'te bulunan kendi atölyesinden bir köşe. Tüm soluk renk skalasına rağmen, gün ışığı epey ön planda. Fransa'da o dönemde (tüm modern resim çılgınlığına rağmen) Empresyonizm'in etkisi düşünülürse, İngiliz resmindeki klasik üslupla, Fransız Empresyonizminin çok hoş bir düeti gibi resimleri, hareketli fırça vuruşları ile çelişen durağan sahneler çok etkili.


En beğendiklerim olan kedi resimleri ile sonuna geliyorum bu yazının. Bir ressamı incelerken otoportreleri kadar önemli bir başka konu da, ''boyamaktan en keyif aldığı'' konuyu ele alışı olmalı. Bu tekirli-beyazlı güzel kediyi hemen her açıdan boyamasına ve eskizlerine bakarak, kendi kedisi olduğunu tahmin ediyorum. Çok güzel bulduğu, günün her anında mutluluk içinde izlediği ve çizmeden-boyamadan duramadığı bir konu, en rahat ve kendisi gibi boya sürüşlerini de bu yüzden, bu resimlerde izlemek mümkün. Bir gün Tate Gallery'de en güzel eserlerini yakından incelemek ve biraz daha hayran olmak umuduyla. 

9 Mayıs 2016 Pazartesi

Büyük tepelerin ardı

  Tuhaf ve hafif günlerin özelliği, tuhaf ve hafif günleri yaşarken, onları anlatacak bir şey, ya da anlatmaya bir vakit bulamıyor olmam. Zaman nasıl da akıyor, berrak bir su gibi, güneşin altında. Halbuki ben yalnız başıma kaldığım, uzun uzun düşündüğüm, yaşamaktan çok yazdığım günleri sevdiğimi sanardım.
  Size söylemedim, kendime not etmedim ama ben Nisan ayı boyunca kendimce çok zor bir deneyimi yaşadım (hala da her gün yaşıyorum.) Bir ilacı bırakma deneyimi. Hiç kullanmadım ama sigara bırakmaktan beter olduğunu tahmin ediyorum. Şimdi bu bir ilaç değil aslında, yıllar önce öyleydi, işime geldi ve ben ona sarıldım, o bana sarıldı, sonra onsuz nefes alamaz oldum. Bir an geldi, kendimle yalnız kalmaya katlanamaz oldum, o ilaç cüzdanımda değilse ne  kalabalığa, ne insanlara karışamaz oldum. İnsan evden çıkabilmek için hap içer mi? Ben içmeden günlük işlerimi yapamaz oldum. Vücudum ve zihnim zorla sakinleşmeye nasıl alışmışsa, kimse de anlamadı bunu, kimseye çaktırmadan bağımlı oldum çıktım.(Böyle şeyleri saklanması gereken utanç verici durumlar olarak değil, paylaşılması gereken mühim tecrübeler olarak görürüm hep. Ben kimseyi yadırgamadığım için, bilenlerin de beni yadırgamadığını düşünüyorum, umarım öyledir.) Durumun vehametini şimdi şimdi, arınırken anlıyorum, ileride tamamen kurtulduğum zaman açıkça ve uzunca bir kaynak da hazırlayacağım, internette umutsuzca gezindiğim sayısız gecelerde, benim bir yol göstericiye çok ihtiyacım oldu, bir kişiye bile yardımcı olabilsem ve ''kendini arama sürecinde'' sakinleştiricilerden uzak kalmasını sağlasam, hayatım yeni bir anlam kazanır. Eğer varsa içinizde, yakınızda böyle hassas ve yıpranmış ruhlar, ben bütün 20'li yaşlarımı tek tek harcamadan, nerede durduğumu göremedim, belki sizin daha çabuk uyanmanıza sebep olabilirim, bir işe yararım.
 Kendime görevler yükleyerek, resim yaparak, çiçeklerimi büyüterek ve çok aşık olarak bir kocaman ay geçti, kendim için geçirdiğim en güzel aylardan biriydi. Hele temiz geçen günlerin güzelliği ve hafifliği, nasıl da değerliymiş. Hayatımda çok sevdiğim birinin olması, elimden tutması, beni en iyi versiyonuma ulaştırması da öyle. Yeni kütüphanemle hemen her gün uğraştım, o doldukça sanki ben tekrar yapılandım ve sağlamlaştım. Zihnimde ilk defa yüksek lisans üzerine düşünceler ve ''Belki yapabilirim.'' cümlesi şekillendi, sanat tarihi kitaplarım da hazır önümdeyken, oturdum keyif için ders çalıştım. Arada kedi Şeker'i aldım, ona Barok heykellerini anlattım. ''Artık Roma'ya git, Bernini heykellerini yakından gör, vallahi ben bıktım.'' dedi, gıdısını kaşıdım.

  Sonunda yapacak çok şey olduğuna ikna oldum. Bu ikna oluş 10 yıla yakın sürdü, hem geç, hem de güç oldu. Sonrası ise çok hafif ve parlak, durgun bir suymuş, bütün o yolu yürümeye değermiş. Kendim gibi yorgunlara ''Su çok güzel, gelsenize'' demeden önce, az bir yolum kaldı.