30 Ocak 2015 Cuma

29 gün

Sağlıklı olmak istiyorum.
Tamamen sağlıklı olmanın nasıl bir şey olduğunu unuttum.
Hiç ilaç içmeden geçirdiğim bir gün, yıllar ve yıllar önceydi.
Yavaş yavaş çöküyor olmaktan korkuyorum, geçmeyen gribimden, aldığım ilaçlardan, halsizliğimden korkuyorum. Korkusuz ve normal hissetmeyi özlüyorum.

Sağlıklı olmak istiyorum.

23 Ocak 2015 Cuma

Marchesa Casati, nostaljik bir ikona


Yıllar önce internette tesadüfen karşıma çıkan bu yağlıboya portrenin hem renklerine, hem ifadesine hayran kalmıştım, tablodaki kadının kim olduğu ya da ressam bilgisi yoktu. Fotoğraf bilgisayarımda, ''Bir gün karşıma çıkar.'' umuduyla kaldı, zaman da geçti. Geçen günlerde yine başka bir tesadüfle, bu kadının Marchesa Casati isminde, 19 yy.da yaşamış, devrinin gerçek bir still ikonu ve ilham kaynağı olan, inanılmaz bir kadın olduğunu öğrendim. Vahşi hayvanlara meraklı, yanında çita'sıyla, maymunlarıyla Paris sokaklarında gezinen, modacılara, sanatçılara sürekli bir görsel kaynak sunan, inanılmaz giyinen, inanılmaz yaşayan bir kadın. Augustus Edwin John'a ait bu portre, modelinin tuhaf, zeki, etkileyici halini başarıyla yansıtıyor, yıllarca bu kadının kim olduğunu merak ettiğime göre, sadece güzel bulup geçtiğimiz resimlerden değil bu. Marchesa'nın başka portreleri de çıktı karşıma, onlar da çok güzel, çok farklı eserler. 

Giovanni Boldini

Augustus Edwin John'a ait bir başka portresi

Eski zamanlarda bulunmadan eski zamanlara hüzünle karışık bir özlem duymak, ''Nostalji'' denen büyülü kavrama kapılan pek çok insanın başına geliyordur eminim. Ben bu güzel kadının yüzünü incelerken, onun çok sevdiği bir cafe'de, bir yandan masanın altında uzanan çita'sına porselen bir kapta süt verirken, bir yandan dalgın dalgın anlattığı, uçlarda geçen yaşamının kendisine göre sıradan ayrıntılarını dinlediğimi hayal ettim, çıt çıkarmadan, pür dikkat. Bu hissi yaratabilmek de, muhtemelen, ressamın tuvalde ortaya çıkardığı ve izleyicide yarattığı empatinin başarısıdır. 

 

21 Ocak 2015 Çarşamba

Ali İsmail

Sesi çıkabilenler hiç sesini çıkarmadı,
Sesi duyulmayanlar yerlerinde mırıldandılar.
Kimse sokağa fırlamadı başka,
Kimseye de bir şey olmadı.

''Vurmayın öldüm.'' diyen çocuğa, en az bin tekme daha yağdı.
Başka kimseye bir şey olmadı, kimse sokağa fırlamadı.

20 Ocak 2015 Salı

İyi biten bir hafta, iyi.

Nasıl bir haftayı bitirdim, ben bu haftayı nasıl bitirdim? Bilmem ki, hapşırıyordum işte şurada, sonra koştur koştur atölye, ''Nasıl yani, resim 4 güne mi yetişecek?'' Eyvahlar olsun, imkan yok. Otur, boya, kalk, boya, hapşır, boya... ''Nasıl, fotoğraf çekimi mi ertelenmiş, 3 gün daha mı var?'' Biraz daha boya, biraz daha hapşır, dur boya, devam boya.
 Sonra kedi Titrek kucağıma geldi, ''Yetişiyor, sorun yok. Kulaklarımı kaşıyabilir misin, patim yetişmiyor.'' dedi. Ben durdum baktım, resim sonunda gözüme felaket görünmemeye başladı. O sırada sevdiğim çocuk geldi, bir öpücük kondurdu, kalktım dans ettik. (Kimse bakmazken, ani ve kısa danslar iyidir.) Sonra kek yedik, kahve içtik, güzel bir güneş açtı ve ısındık. 

O arada bir gece vakti izlediğimiz ve kahkahalar attığımız ''The man who knew too little''ı ısrarla öneririm, başrolde Bill Fucking Murray var, bu bile izlemek için yeterli bir sebep. Gerisi tesadüf eseri gelişen olaylar, terslikler, absürdlükler, Bill Murray'nin muhteşemliği ve rahatlığı. Muhteşemlik ve rahatlık demişken, bir gece Emek geldi eve, ne güzel geldi Emek. Yukarıdaki kedili ve aslanlı patiler bizimkiler, Pazar sabahı hallerimiz.
Bugün aile evimdeyim, bakım ve onarıma alındım. Yoğun ve hızlı geçen bir haftadan sonra, ilaç gibi, battaniye ve yastık gibi bir karşılama, kedi Şeker özlemiş, huzurlu, yumuşacık ve çok yakınımda. Daha ne isterim, istemem daha başka şey.

11 Ocak 2015 Pazar

geç alınmış yılbaşı kararları

  Yeni yıl kararları almak için biraz geç kalmış olabilirim. Fakat tam 11 gündür hasta yattığım ve evden dışarı adımımı atmadığım düşünülürse (ve bunun ne kadar vahim olduğunu, Emek telefonda güzel bir ayar çekene kadar fark etmediğim) kendimi henüz yeni bir seneye başlamış gibi hissetmiyorum. Ben hala eski halim ile eski senedeyim, yüzleşmeye buradan başlayayım.

  Meyve-sebze tüketmeyen halime son veriyorum. Multi-vitamin kullanmaya başlıyorum. Zavallı, derbeder bağışıklık sistemime yardımcı olmak için ne gerekirse yapıyorum. Hiç spor yapmayan, sporun hiçbir versiyonunu sevemeyen bir insan, bu saatten sonra ne yapabilir bilmiyorum, o yüzden o konuda kendime tutamayacağım sözler vermeyeceğim. Ama belki, daha az taksiye binmekle başlayabilirim. Sağlıklı hissetmeyi ne kadar özlediğimi fark ettim, bu cidden vahim.

Ertelediğim tüm resimler, görüşmeler, yazılar, iş hazırlıkları, şimdi yavaş yavaş ve sırayla siz gelin bakalım. Henüz üzerimden geçen grip kisvesi altındaki dinozorun yorgunluğu ve ağırlığı dinmedi, ama yeni yılın artık başlaması için, onu bir yerinden tutup başlatmam gerekiyor. Tek istediğim ise, yumuş yumuş kedi Şeker'le, upuzun uykulara dalmak, yarım saat daha, 1 saat daha.

Je suis humain

Böyle oluyor içime çok atınca, içim katılaşıyor, sözcükler dışarı taşmakta zorlanıyor. Dış dünyadan fazla haberdar oldum yine, beni hiç iyi etkilemediğini bildiğim halde, kötülüğü iyice tanımak, anlamak istedim. Ne uygulanışını, ne soğukkanlılığını, ne de sebeplerinin makul kılıflarını anlayamadım. Charb, Cabu, Wolinski, Tignous ve ismini not etmemiş olduğum diğer masum insanlar için üzgünüm, yok edilmiş olmalarını affetmiyorum, seslerini ve çizgilerini zihnime kaydediyorum. Bütün bilgi birikimleri, hikayeleri, dünya görüşleri, sorgulamaya ve eleştirmeye inanmaları, felsefeleri ile, yeryüzünden silindiler. Dünyayı ve ülkeleri yöneten, kocaman fakat içi bomboş kavramların, acilen bir Rönesans'a, bilime ve aydınlanmaya ihtiyacı var, öteki türlü bu dünya, giderek ''bizim memleket'' olmaktan çıkıyor.


9 Ocak 2015 Cuma

Holly Golightly

Güzellik böyle işte, üzerinden 30 yıl, 40 yıl geçince bile gördüğü yere mıhlıyor insanı, içine işliyor. ''Kalem, kağıt! Çabuk!'' diye aranmasını sağlıyor, ki ne tuhaftır; kaç kez kendince, eli yettiğince betimlese bile, görünce hissettiği o ışıl ışıl hisse erişemeyecek, ama umutsuzca kağıt üzerinde kalemle arayıp duracak onu. Audrey Hepburn beni mutlu, heyecanlı ve çaresiz bırakıyor, ne zaman şöyle içten ve tatlı bir fotoğrafını görsem, hem içim açılıyor, hem içim kendine kapanıyor. Daha pek çok kez incelerim bu güzelliği, pek çok kez arar dururum elimle. 

5 Ocak 2015 Pazartesi

Gripli, çaylı, filmli günler

Muhteşem gribim tüm hızıyla sürerken, hasta ve yatarak geçirdiğim beşinci günü de tamamlamış bulunuyorum. Yatmaktan sonunda içim şişti ve sıkıldım, boğazımdaki ağrı ve gribim, tutulmaktan hareket ettiremediğim sol omzum ve boynum ise hiç sıkılmadı, bildikleri gibi takılmaya devam ediyorlar. Sürekli güzel çaylar ve yemekler getiren annem ve mükemmel bir süzme mercimek çorbası yapan babam sayesinde bugün biraz daha toparladım, ama hala dışarı çıkamayacak kadar halsizim. Ben de en sevdiğim bloglara, yeni kitabıma ve filmlere gömüldüm.


 Gone Girl, yılın en abartılmış filmi olarak, sabrımı epey zorladı. Pek fazla söz edilebilir, sosyolojik saptama yapılabilir hakkında, ama bence bunları bile hak etmiyor. Apaçık kadın düşmanı bir film olduğunu ve erkeklere ''Her türlü kadın tehlikelidir, kızdırma, ihmal etme, hatta sen en iyisi uzak dur.'' mesajı verdiği çok açık okunabilir. Baş roldeki mükemmel artist Rosemund Pike ise ödüllük bir performans sergilemiş, aynı anda bu kadar tatlı ve masum, bu kadar tehlikeli ve acımasız görünebilmek, izleyiciyi sürekli tetikte tutmak büyük başarı. Ben Affleck her zamanki gibi itici, bir de üstüne mağdur, hiç çekilmiyor. (Bu adamı Batman olarak görmeye sanırım tahammül edemeyeceğim ve onun çıktığı sahnelere bakmayacağım) (Hayır yani koskoca Hollywood'da oyuncu mu kalmadı da bu adamı Bruce Wayne olarak karşımıza çıkarıyorlar?) Neyse, epey dağıttım. Orta karar, gereksiz sonlu bir sosyopat hikayesi işte, fazla şey beklememek lazım.

 

  Yeni kitabım ''Sonsuzluklar'' ise, şansıma güzel ilerliyor. Kaldırım Tanrıları'na benziyor konu olarak, günümüz İngiltere'sinde modern hayatla cebelleşen Antik Yunan tanrıları, çok sevdiğim isimler ve konular, keyifle okuyorum. Zaman zaman düşündüğüm ''Bu yoğun sanat tarihi ve mitoloji bilgisi olan insanlar, akademik kariyerden başka ne yapabilir?'' soruma cevap veriyor bu romanlar, insanlar için keyifli ve sürükleyici romanlar yazabilirler. Umarım ben de gelecekte bir gün, bu işe kalkışırım, baş role de pek sevdiğim ressamları ve sanat tarihi dönemlerini koyarım.

Çok keyifli http://teacoffeebooks.tumblr.com/ blogundan bol bol resim baktım bugün. Grip yüzünden dört gündür tat alamıyorum ve kahve içemiyorum, en azından güzel fotoğraflarıyla gözüm şenlensin dedim. Güzel giyinin, bol C vitamini alın, kendinize dikkat edin annem.

4 Ocak 2015 Pazar

sol kolumun sahibi

Bu satırları tek elimle yazıyorum, diğer elimde ve kolumda, benim pofuduk şapşalım uyuyor. Arada iç çekerek geriniyor, daha da sokuluyor. Kendimi Kelid aynasına bakan ve sadece elinde bir çift çorap gören Dumbledore gibi hissediyorum, huzurlu ve tam. Bir acele gelip bunu kaydediyorum, üstelik sağ kolumun ulaşma mesafesinde hala sıcak olan bir kupa çayım da var. Şu alttaki illüstrasyon ise, gördüğüm en doğru tespitlerden biri, ne zaman uyuyamasam, ne zaman yatakta dönüp durmaya başlasam, o yumuşacık patiler sessiz adımlarla bana gelir, koluma tüner. O benim bir çift çorabım.



3 Ocak 2015 Cumartesi

Hayvanları hayatta tutma vakti

  Ben soğuk havalara, özellikle kar ve yağmur yağışına bayılan bir insandım. Kışla ilgili pek çok deneyimi (Buna ilk kez kendi isteğimle mandalina yemek de dahil) bu sene yaşıyorum. Bu kadar çok kedinin ve köpeğin evsiz, aç ve sevgisiz olduğu bu şehirde, artık kışı sevmiyorum. Kar yağsın diye gözümü dakikalarca gökyüzüne diktiğim ve havayı içimden ''Hadi! Hadiii yağabilirsin hadi!!'' diye dürttüğüm zamanlar da epey geride kaldı. Kar ancak sıcak bir evin, yemeğin, konforun olunca güzel, bununla yüzleştim.

   Salı günü gelecek olan Sibirya soğuğu ve kar fırtınası haberleri her yerde, herkesin dilinde. Ben geçen haftaki soğuklarda kaptığım şifayı hala atlatamadım, iki gündür her yerim ağrıyarak ve sesim çıkmayarak yatıyorum. Kalın bir paltoyla ve sokakta geçen en fazla bir-iki saatle ben bu haldeysem, ufak tefek, aç dostları düşünemiyorum, içim sıkılıyor.

  Artık hangimizin elinden ne geliyorsa, gönlümüzden ne koparsa. Her markete girdiğimizde, 4-5 liraya satılan paket kuru mamalardan almak, onları karşımıza çıkan ilk kedi ve köpeğe vermek hiç zor değil, hayat bile kurtarır. Bir de evin kıyısında, köşesinde kalmış kutular, koliler varsa, onların altına birkaç naylon torba sermek, sağlamlaştırmak, sonra da kuru bir yere bırakmak (''Kedi evidir, atmayın!'' yazarak) aynı şekilde kolay, aynı şekilde hayati bir önlem. Bu şehirde, sokaklarda, dört pati sahibi olup da hayatta kalmaya çalışmak, eminim en zor işlerden biridir. Elimizden artık ne gelirse.

2 Ocak 2015 Cuma

Minoa isminde bir kitapçı dükkanı

Geçen hafta, Yılbaşı neşemizi en çok besleyen, sevdiklerimize ve kendimize hediyelerimizi seçtiğimiz, uzun süre hevesle gitmeyi bekleyip, tüm beklentilerimi de karşılayan dükkan, Minoa oldu. Facebook'tan ve Instagram'dan tanıtmış olmak yetmedi, bir de blogdan ''Kime ulaşsam kardır.'' dedim. Bunun sebebi sanırım, Robinson Crusoe gibi; tüm kalbimle sevdiğim, yıllarca kitap sevgimi beslemiş, emektar ve güzeller güzeli bir dükkan kapandıktan sonra, ikinci bir kitap vahasının da aynı kaderi paylaşmasını istemiyor olmam. Böyle mimarisi son derece başarılı, kitapları özenle ve zevkle seçilmiş, çalışanları bilgili ve güleryüzlü, hem de içinde çok şık ve güzel tatlar barındıran bir kahve dükkanına sahip olan kitapçılar korunmalı, bilinmeli ve yalnız bırakılmamalı.

 

  Dükkanın girişinde başlıyor o nefis kitap büyüsü sizi sarmaya. Hemen solunuzda her dilden, her boydan nefis mutfak ve yemek kitapları yer alıyor. Sağ taraftan ilerliyoruz, yeni çıkan romanlara, biyografilere, şiir kitaplarına gömülüyoruz sessizce. Sevgilimle birbirimize yeni yıl hediyelerimizi bu dükkandan seçmeye karar vermiştik, fakat ben şimdiden kendim için çok cazip bir roman buldum bile, hemen kenara ayırıyorum. (John Banville-Sonsuzluklar) Annem için de, bayıldığımız, sıcacık İrlanda romanları yazan Maeve Binchy'den ''Bir Kış Masalı'' elimdekine ekleniyor.

 

  Sonrasında orta, yuvarlak masada yer alan, şu pahalı,büyük ve güzel tasarım kitaplarına dalıyoruz, hani şu kahve sehpası için alınan ama çok daha fazlasını hak eden kitaplara. O kendisi için iki tane çok başarılı Logo ve Grafik kitabı arasında kayboluyor, ben bir Louis Vouitton kitabının kapağındaki Charlotte Gainsbourg ile göz göze geliyorum. Sol tarafta müzik bölümü, Beatles kitapları, güzel bir David Bowie, derli toplu bir Rock'n Roll tarihi, klasik devler. Sonrasında ''Sanat Bölümü''. Robinson Crusoe ile ilgili en çok özlediğim şey, ne zaman gitsem hiç tahmin etmediğim ressamlar ve heykeltıraşlar hakkında karşıma bir kitap çıkıvermesiydi. Burada da bunu yaşamak beni mutlu ediyor,  popüler ressamların yanında, pek duyulmamış ama meraklılarının havalara uçacağı isimler ve derlemeler saklı. (100 Women Artists kitabı epey ilgimi çekti.) Sanat bölümünün Taschen ve Phaidon'dan ziyade, biraz daha ufak, pek tanınmayan yayınevlerinden daha çok kitap getireceğini de umuyorum. Ferit Edgü'nün 100 yıl sonra Van Gogh kitabını da yanıma alıp, gezinmeye devam  ediyorum.



  Sağ tarafta şiir ve klasik romanlar, biraz daha arkasında bestseller romanlar yer alıyor. Jane Austen kapakları çok neşeli, çok şık. Tomris Uyar'ın YKY seçkisi, Turgut Uyar'ın Büyük Saat'i pek güzeller, pek kallavi ve doyurucular, onları elimle seviyorum. Aklımda olan ve merak ettiğim hemen her romanı görüyorum ve karıştırıyorum. Merak ettiğimiz ya da danışmak istediğimiz ne varsa, bilgiyle ve sevecenlikle cevap veren, işini çok sevdiği belli olan beyefendi de çok yardımcı oluyor. Sonuncu hediyemizi de seçerek, cafe bölümüne geçiyoruz.



  Dışarda soğuk ve kar var, biz üşümüş ve yorulmuşuz. Sevgilim sakinlik veren, ben enerji veren bir kış çayı istiyorum, bir de tereyağlı kruvasan, hepsi çok güzeller. Kahveyi evde içtiğimize pişman oluyoruz ve bir dahaki sefere saklıyoruz. Etraf şıkır şıkır, yılbaşı süsleri ve genel dekor çok güzel, huzur verici ve sakin. Bir sürü kitap pakedi, hafiflemiş cüzdanlarımız ve ısınmış ellerimizle Minoa'dan ayrılıyoruz.
 

Bir dahaki sefere alacak olduğum kitaplar, daha uzun vakit geçireceğim raflar ve güzel dekoru, birkaç gündür hala aklımda. Böyle dükkanların bu kadar mutluluk vermesinden ve şaşırtmasından, kapanmasından da endişe etmekten dolayı ufak bir hüzün duyuyorum, ama içinde bulunduğumuz bu şehirde, dönüp dolaşıp kurulan cümle hep ''Buna da şükür!'' O yüzden sahip çıkmak adına elimden geleni yapıyor, size de bu güzel kitapçıyı tavsiye ediyorum. Akaret'lerin sonunda, Vişnezade Taksi Durağı'nın hemen karşısında, köşede yer alan, dışardan ufak görünen, içi kocaman, iki katlı bir dükkan, Minoa, keyifli keşifler ve mutlu bir kayboluş dilerim.