Kardiyolog upuzun ve çok rahatlatıcı bir konuşmanın sonunda dedi ki ''Normalden küçük (ki bu iyi bir şey, yani küçücük, sağlam bir kalbin var, korkacak hiçbir şey yok.'' Kalbimin o hasta yattığım dönemde çekilen EKG'de 140 attığını, şimdi 92 attığını söyledi. İki kat maskemle ne kadar dikkatli ve anlamış görünebilirsem, o kadar göründüm. Bir süre için hepimiz rahat bir nefes aldık. Bir süre diyorum çünkü ben artık kendimden hep felaketler bekliyorum, elimde değil, çok korkuyorum. Kollarım o kadar çok acımasaydı, bacaklarım o kopacakmış gibi yürünemez hale gelmeseydi, belki her zamanki endişe düzeyimde kalırdım ama 2 ay boyunca o acıları tüm gün ve tüm gece çektim, ağladım, bağırdım, travması malesef geçmiyor. Tekrar ederse nasıl dayanırım korkusu da bir başka durum. Bari şu salgın olmasaydı da, içimi gökyüzüyle, ağaçlarla, annemle yapacağımız gezilerle doldurabilseydim, kendime düşünecek iyi ve yeni şeyler bulabilseydim. Umarım bunlar olur. Bunların olmasına çok ihtiyacımız var.
Kilolu bir insan olmak zormuş, psikolojik olarak da, fiziksel olarak da. İki ayda 15 kilo aldığıma hala şaşırıyorum ama ev halkından gizli, kaçırarak ve saklayarak yediklerimi düşününce mantıklı geliyor. Hele gündüz vakti anneme ''Bir kurabiye yiyelim, başka tatlı yemeyeceğim'' deyip, birlikte Jane the Virgin izlerken götürdüğüm kurabiye ve muffinler için pişman değilim, bize ait şahane keyiflerdi hepsi. Sonra yavaşça kortizonu bıraktım. Sonra bir gün kalktığımda balkabağı gibi şişmiş olduğumu fark ettim. Sanki bir gecede almıştım hepsini, öyle şaşırdım. Ondan sonra her ayakkabı bağlama denemesi bir işkenceye döndü, 20 metre yürümek (hele de yüzümde maskeyle) dizlerimi, nefesimi yorar oldu. Kışlık bol giyisilerin mevsimi geçip de yaz gelince ve üstüme Large pantolonlarım ve tişörtlerim bile sığmayınca sıkıntı iyice arttı. Her şeyimle bir pehlivan gibiyim artık. Kortizonu bırakınca kilo kendiliğinden gidiyor diyorlardı ama 3 aydır kendiliğinden de, aç kalsam da pek bir şey gitmedi. Ben de iki gün önce saçlarımı kısacık kestim, pek havalı oldu, Evrim çok beğendi, o çok beğenip durdukça ben çok sevindim. Artık görünüşümde en azından iki değişiklik var fark edecek.
Jane the Virgin'i baştan izlemeye başladım Evrim'le. Hala çok seviyorum, her karakteri, tüm abartılı sahneleri, latin renklerini ve dilini. İyi gelen dizileri, filmleri ve müzikleri etrafıma toplamaya devam ediyorum. Balkonda yeni bir örümceğim var, biraz büyük, biraz amatör, ağını hep sabaha uçup gidecek yerlere kuruyor, her akşamüstü tekrar üşenmeden örüyor, onu izliyorum. Bu yazın böyle olacağını hiç düşünemezdim, böyle bir salgın yaşayacağımızı da tüm karamsarlığıma ve endişelerime rağmen aklıma getiremezdim. Bu şaşkınlığı ve şoku sindirmeye devam edeceğim. Acelem yok, yapacak bir işim yok, resim yapasım zaten 5 aydır yok. Sorun değil, zaman geçsin. Eş olmayı sevdim. Bu evde olmayı sevdim. Annemin yanında olmayı özlemeyi hiç aşmadım, aşmayı da düşünmedim. Her akşam tüm minnetlerimi saydığım güzel bir duam var. Ben gerçekten hala çok şaşkınım.
25 Haziran 2020 Perşembe
18 Haziran 2020 Perşembe
Hep özlediğim yazın başı.
16 Haziran. Bir başka doktor odası. İkimizde de ikişer kat maskeler. Allerji hakkında bilgi almak isterken, doktorun dikkatini iki ay önce çekilen EKG kağıdım çekiyor, sonraki 20 dakika bana miyokardit geçirmiş olduğumdan, kalp kasımı tutan bir enfeksiyondan, bunun çok ciddi olduğundan bahsediyor. Boş gözlerle arada birbirimize, arada doktora bakıyoruz. Doktor hemen oradan çıkar çıkmaz yeni EKG çektirmemi istiyor. İkişer kat maskelerimiz altında terleyerek, ben sürekli çarpıntıyla ve nefessiz kalarak kesildiğim için durarak, bir şekilde çektiriyoruz yenisini.
Bugün doktora gönderiyorum. ''Seni bir kardiyolog görsün.'' diyor. Hemen yarına randevu aldırıyor.
Bu yaz akşamında son birkaç ayı, son birkaç günü düşünüyorum. Arkada Backstreet Boys çalıyor, vantilatör dönüp duruyor. Ne kadar çok korktuğumu, ne kadar uzun zamandır korkuyla teşhis beklediğimi hatırlıyorum. Sonra da şu an ne kadar sakin olduğumu, hatta uykulu ve keyifli.
Virüste ikinci dalga çok daha fena olacak diyor doktorlar. Ona da hissiz ve sakin yaklaşıyorum.
Pazar günü milyonlarca insan sınavda, okullarda dipdibe olacak, virüs partisi olacak bu çirkin şehirde. Ne yapabilirim, daha ne kadar korkabilirim ve kendimi, sevdiklerimi koruyabilirim ki...
Korkudan ve endişeden başka hislere ihtiyacım var. O hislerin yarattığı duyguları hatırlamaya çalışıyorum. Her şey çok hızlı değişiyor, ben giderek yavaşlıyorum.
Denize girmeyi çok özledim.
Bugün doktora gönderiyorum. ''Seni bir kardiyolog görsün.'' diyor. Hemen yarına randevu aldırıyor.
Bu yaz akşamında son birkaç ayı, son birkaç günü düşünüyorum. Arkada Backstreet Boys çalıyor, vantilatör dönüp duruyor. Ne kadar çok korktuğumu, ne kadar uzun zamandır korkuyla teşhis beklediğimi hatırlıyorum. Sonra da şu an ne kadar sakin olduğumu, hatta uykulu ve keyifli.
Virüste ikinci dalga çok daha fena olacak diyor doktorlar. Ona da hissiz ve sakin yaklaşıyorum.
Pazar günü milyonlarca insan sınavda, okullarda dipdibe olacak, virüs partisi olacak bu çirkin şehirde. Ne yapabilirim, daha ne kadar korkabilirim ve kendimi, sevdiklerimi koruyabilirim ki...
Korkudan ve endişeden başka hislere ihtiyacım var. O hislerin yarattığı duyguları hatırlamaya çalışıyorum. Her şey çok hızlı değişiyor, ben giderek yavaşlıyorum.
Denize girmeyi çok özledim.
11 Haziran 2020 Perşembe
En zor zamanlardan sonra
İçimi dökmeye, anlatmaya nereden başlayacağımı en azından 2 aydır düşünüyor olmalıyım. Ben yaşadıklarımızı kendime bile izah edemedim ki, neden oldu, neler oldu, nasıl atlattık, ben nasıl hayatta kaldım o kadar acıyla.
En son yılbaşına 5 gün kala yazmışım. Geriye dönüp bakınca, o haftaki (ve sonraki iki hafta daha) çok mutlu, umutlu, gayretli halimden utanıyorum, acıyorum ve öfke duyuyorum. ''Aptal kız! Her şeyin iyi olacağına nasıl da inandın, nasıl da heveslendin, gerizekalı!!'' diyorum kendime hırsla. Yılbaşı gecemiz o kadar romantik ve güzeldi ki, sonraki hafta yine aşk dolu, gecikmiş balayımızı planlıyorduk. Ocak ayının ilk Cumartesi günü gideceğimiz karlarla kaplı göl kenarı tatili için, bana inanılmaz sıcak tutan botlar aldı, pofidik kalın çoraplar aldı, ben bir hevesle ekoseli yün mini etek aldım, kafamda kombinler yaptım. İlk defa bir kışı depresyona girmeden, çalışarak, umut dolu geçiriyordum.
20 Ocak civarı bir Cumartesi sabahı, dudağımın patlayacak kadar şiş, çenemin iki katı boyutuna kadar genişlemiş olduğunu fark ederek dehşet içinde uyandığım o sabah... O ilk şok, ilk travma ve korku hala içimde. Yine de sonrasında olacaklardan habersiz, hatta dudaklarımın haline gülerek masada kahvaltı yapışımız, sonra aheste aheste acile gidip, daha sonra bir sürü kez takılacak Avil dekort serumlarının ilkini taktırmamız. Benim 2 aydır süren ve anlam veremediğim ürtikerimin her yerimi kaplamış olması. Bunların hepsi aynı anda yaşandı, Parasetamol içeren tüm ilaçlara alerjim olduğu o an kesinleşti. Sonraki günlerde yüzümün farklı bölgeleri şişmeye devam etti, bazen tek gözüm kapalı uyandım, bazen üst dudağım alt dudağımı kapatacak kadar şiş uyandım, bu arada ürtikerin inanılmaz kaşıntıları ve her yanımı saran döküntüler devam ediyordu. Doktorun verdiği sabah akşam kortizon iğnelerini yaptırmaya acile günde 2 kez gidiyorduk, sabah annemle, akşam Evrim'le. Henüz bilmiyorduk bunlarla bitmeyeceğini, asıl kabusun yola yeni çıktığını.
Acildeki iğne tedavisinin bitmesine yakın kollarımda önce sızlamalar, sonra şiddetli ağrılar başladı. O ağrı ne zaman şiddetli bir ağrıdan, beni avaz avaz haykırtan ve nefesimi kesen, kollarımın koptuğunu hissettiren bir acıya döndü hatırlamıyorum. Hayatımın en büyük acısını ve ağrısını yaşıyordum ve tüm ağrı kesiciler yasaktı. İroni her zaman en büyük sınavlarımdan biri oldu ama bu en beteriydi. Romatolog günlerimiz başladı, ilk haftalarda evimizin karşısındaki klinikte olan doktoruma yürüyebiliyordum. Her gece başka bir olasılık için hep birlikte korkarak ve ertesi gün yapılacak testleri araştırarak geçiyordu. Romatizma, lupus, kalp hastalıkları, damar hastalıkları, tümörler, doktor olabilecek şeyleri saydıkça ve testler bunları eledikçe, hem sakinleşip hem iyice sinirimiz bozuluyordu. Cerrahpaşa'daki kan testi için bekleme salonunda, önümüzde 190 kişi varken, annemin kolundan tutup getirdiği laboratuvar hekiminin, benim Evrim'e yaslanmış hüngür hüngür ağlayan ve dizlerim titreyen halimi görüp ''Bu kızın testini çabuk halledip gönderin'' demesi, annemin yarattığı bir başka mucizeydi. 2 aya yakın, her gün avazım çıktığı kadar ağladım, acıya dayanamayıp ağladım, tuvalete Evrim ve annem eşliğinde gidip gelirken ağladım, bacaklarıma da sıçrayan ağrının şiddetiyle, oturmayı ve kalkmayı kendim başaramazken ağladım. O korkunç günlerin travması ne benden, ne annemden kolay kolay gitmeyecek, biliyorum. Sonuçta neyim olduğunu tam olarak öğrenemeden, teşhis olarak birkaç tahminle ve 2 ay boyunca kullandığım yüksek kortizonun hediyesi olan 15 kiloyla, Mart ayını yarıladım. Annem, Evrim, ben ve Şeker hep bir aradaydık, bu da o korkunç günlerin tek güzel tesellisi olarak beni daima gülümsetecek.
''Havalar güzelleşiyor, artık bol bol yürürsün, bu kiloları kolayca verirsin'' derken herkes, illet Corona salgını başladı. Ben zaten kullandığım kortizon miktarından dolayı düşük bir bağışıklık sistemi ve virüsü kapmam halinde en temel ilaçları kullanamayacak olmamla, daha da zor bir psikolojiye girdim. Annem ve Evrim de beni korumak için başka zor psikolojilere, fedakarlıklara, hazırlıklara giriştiler. Anne ve oğul olarak o kadar iyilerdi ki, beni korumakta, o evde düzeni ve huzuru sağlamakta, beni telkin etmekte. Şeker de hep yanımdaydı, aslında o dev tedirginliği ve karamsarlığı çıkarırsam, her şey hep istediğim gibiydi.
Bir şekilde bahar bile geçti, yaz geldi. Annem, ben ve Şeker aile evimize döndük, tam 4 ay sonra. Kortizonu bıraktığım hafta anjiyo ödem ve ürtiker kaşıntıları, kronik hale gelmiş halde geri döndü. Son 2 aydır her gün kaşınıyorum ve bir yerlerim ürkütücü biçimde şişiyor ama kollarımdaki o parçalanır gibi acı geçtiği için, her şeye razıyım. Son 1 aydır da çeşit çeşit antihistaminiklerle gün boyu uykudayım. Salgın devam, rakamlar hala yüksek ve korkutucu, psikolojisi çok zor ama bir şekilde idare ediyoruz sanırım.
Bu süreç bir şekilde tamamen bittiğinde ve sağlığıma kavuştuğumda, boş gözlerle tanıdık bir denizi ve gökyüzü izleyerek, rahat nefesler almaya çok ihtiyacım var. Fiziksel acıdan ve korkudan ibaret olduğum o iki ayı, sonrasında gelen salgın dönemiyle kalbimde taşıdığım ve hala içimi kopkoyu ve dapdar yapan korkuları bırakmak için bir denizin şefkatine ihtiyacım var. Hala tuvaletin kapısında bacaklarım titreyerek ve kollarım tutmaz halde ''Yürüyemiyorum'' diyen halim aklıma kazınmış halde, biliyorum ki annemin de öyle. Ah annem, pamuk yüreklim, şifacım, beni o kadar iyi ettin ki. Zencefil çayları, tepsi ile getirdiğin kahvaltılar, kollarımın ve bacaklarımın altına koyduğun yastıklar, gördüğün acıya dayanan anne yüreğin, ben düzelmeye başladıkça izlediğimiz filmler ve diziler, üçümüzün masada (ben koltukta) yediğimiz yemekler. Karantinanın bizdeki kısmını sanırım gülümseyerek ve sevgiyle hatırlayacağım. Biz o ufak evde bir düzen kurduk, elele aştık en zor zamanları. Dilerim en zoru geçmiştir, dilerim artık anne yüreğin hep iyilikleri ve mutlulukları görür.
Bir şekilde yazdım. Yazarken ve hatırlarken bile yıprandım ve yoruldum ama hafiflemiş hissediyorum. Bunları tekrar dönüp okuyacağımı sanmıyorum, içimden atmak, kendi kişisel arşivime kaydetmek ve her şey geçtiğinde unutmak istediğim birkaç ay sadece... Öyle kalmasını dilerim.
En son yılbaşına 5 gün kala yazmışım. Geriye dönüp bakınca, o haftaki (ve sonraki iki hafta daha) çok mutlu, umutlu, gayretli halimden utanıyorum, acıyorum ve öfke duyuyorum. ''Aptal kız! Her şeyin iyi olacağına nasıl da inandın, nasıl da heveslendin, gerizekalı!!'' diyorum kendime hırsla. Yılbaşı gecemiz o kadar romantik ve güzeldi ki, sonraki hafta yine aşk dolu, gecikmiş balayımızı planlıyorduk. Ocak ayının ilk Cumartesi günü gideceğimiz karlarla kaplı göl kenarı tatili için, bana inanılmaz sıcak tutan botlar aldı, pofidik kalın çoraplar aldı, ben bir hevesle ekoseli yün mini etek aldım, kafamda kombinler yaptım. İlk defa bir kışı depresyona girmeden, çalışarak, umut dolu geçiriyordum.
20 Ocak civarı bir Cumartesi sabahı, dudağımın patlayacak kadar şiş, çenemin iki katı boyutuna kadar genişlemiş olduğunu fark ederek dehşet içinde uyandığım o sabah... O ilk şok, ilk travma ve korku hala içimde. Yine de sonrasında olacaklardan habersiz, hatta dudaklarımın haline gülerek masada kahvaltı yapışımız, sonra aheste aheste acile gidip, daha sonra bir sürü kez takılacak Avil dekort serumlarının ilkini taktırmamız. Benim 2 aydır süren ve anlam veremediğim ürtikerimin her yerimi kaplamış olması. Bunların hepsi aynı anda yaşandı, Parasetamol içeren tüm ilaçlara alerjim olduğu o an kesinleşti. Sonraki günlerde yüzümün farklı bölgeleri şişmeye devam etti, bazen tek gözüm kapalı uyandım, bazen üst dudağım alt dudağımı kapatacak kadar şiş uyandım, bu arada ürtikerin inanılmaz kaşıntıları ve her yanımı saran döküntüler devam ediyordu. Doktorun verdiği sabah akşam kortizon iğnelerini yaptırmaya acile günde 2 kez gidiyorduk, sabah annemle, akşam Evrim'le. Henüz bilmiyorduk bunlarla bitmeyeceğini, asıl kabusun yola yeni çıktığını.
Acildeki iğne tedavisinin bitmesine yakın kollarımda önce sızlamalar, sonra şiddetli ağrılar başladı. O ağrı ne zaman şiddetli bir ağrıdan, beni avaz avaz haykırtan ve nefesimi kesen, kollarımın koptuğunu hissettiren bir acıya döndü hatırlamıyorum. Hayatımın en büyük acısını ve ağrısını yaşıyordum ve tüm ağrı kesiciler yasaktı. İroni her zaman en büyük sınavlarımdan biri oldu ama bu en beteriydi. Romatolog günlerimiz başladı, ilk haftalarda evimizin karşısındaki klinikte olan doktoruma yürüyebiliyordum. Her gece başka bir olasılık için hep birlikte korkarak ve ertesi gün yapılacak testleri araştırarak geçiyordu. Romatizma, lupus, kalp hastalıkları, damar hastalıkları, tümörler, doktor olabilecek şeyleri saydıkça ve testler bunları eledikçe, hem sakinleşip hem iyice sinirimiz bozuluyordu. Cerrahpaşa'daki kan testi için bekleme salonunda, önümüzde 190 kişi varken, annemin kolundan tutup getirdiği laboratuvar hekiminin, benim Evrim'e yaslanmış hüngür hüngür ağlayan ve dizlerim titreyen halimi görüp ''Bu kızın testini çabuk halledip gönderin'' demesi, annemin yarattığı bir başka mucizeydi. 2 aya yakın, her gün avazım çıktığı kadar ağladım, acıya dayanamayıp ağladım, tuvalete Evrim ve annem eşliğinde gidip gelirken ağladım, bacaklarıma da sıçrayan ağrının şiddetiyle, oturmayı ve kalkmayı kendim başaramazken ağladım. O korkunç günlerin travması ne benden, ne annemden kolay kolay gitmeyecek, biliyorum. Sonuçta neyim olduğunu tam olarak öğrenemeden, teşhis olarak birkaç tahminle ve 2 ay boyunca kullandığım yüksek kortizonun hediyesi olan 15 kiloyla, Mart ayını yarıladım. Annem, Evrim, ben ve Şeker hep bir aradaydık, bu da o korkunç günlerin tek güzel tesellisi olarak beni daima gülümsetecek.
''Havalar güzelleşiyor, artık bol bol yürürsün, bu kiloları kolayca verirsin'' derken herkes, illet Corona salgını başladı. Ben zaten kullandığım kortizon miktarından dolayı düşük bir bağışıklık sistemi ve virüsü kapmam halinde en temel ilaçları kullanamayacak olmamla, daha da zor bir psikolojiye girdim. Annem ve Evrim de beni korumak için başka zor psikolojilere, fedakarlıklara, hazırlıklara giriştiler. Anne ve oğul olarak o kadar iyilerdi ki, beni korumakta, o evde düzeni ve huzuru sağlamakta, beni telkin etmekte. Şeker de hep yanımdaydı, aslında o dev tedirginliği ve karamsarlığı çıkarırsam, her şey hep istediğim gibiydi.
Bir şekilde bahar bile geçti, yaz geldi. Annem, ben ve Şeker aile evimize döndük, tam 4 ay sonra. Kortizonu bıraktığım hafta anjiyo ödem ve ürtiker kaşıntıları, kronik hale gelmiş halde geri döndü. Son 2 aydır her gün kaşınıyorum ve bir yerlerim ürkütücü biçimde şişiyor ama kollarımdaki o parçalanır gibi acı geçtiği için, her şeye razıyım. Son 1 aydır da çeşit çeşit antihistaminiklerle gün boyu uykudayım. Salgın devam, rakamlar hala yüksek ve korkutucu, psikolojisi çok zor ama bir şekilde idare ediyoruz sanırım.
Bu süreç bir şekilde tamamen bittiğinde ve sağlığıma kavuştuğumda, boş gözlerle tanıdık bir denizi ve gökyüzü izleyerek, rahat nefesler almaya çok ihtiyacım var. Fiziksel acıdan ve korkudan ibaret olduğum o iki ayı, sonrasında gelen salgın dönemiyle kalbimde taşıdığım ve hala içimi kopkoyu ve dapdar yapan korkuları bırakmak için bir denizin şefkatine ihtiyacım var. Hala tuvaletin kapısında bacaklarım titreyerek ve kollarım tutmaz halde ''Yürüyemiyorum'' diyen halim aklıma kazınmış halde, biliyorum ki annemin de öyle. Ah annem, pamuk yüreklim, şifacım, beni o kadar iyi ettin ki. Zencefil çayları, tepsi ile getirdiğin kahvaltılar, kollarımın ve bacaklarımın altına koyduğun yastıklar, gördüğün acıya dayanan anne yüreğin, ben düzelmeye başladıkça izlediğimiz filmler ve diziler, üçümüzün masada (ben koltukta) yediğimiz yemekler. Karantinanın bizdeki kısmını sanırım gülümseyerek ve sevgiyle hatırlayacağım. Biz o ufak evde bir düzen kurduk, elele aştık en zor zamanları. Dilerim en zoru geçmiştir, dilerim artık anne yüreğin hep iyilikleri ve mutlulukları görür.
Bir şekilde yazdım. Yazarken ve hatırlarken bile yıprandım ve yoruldum ama hafiflemiş hissediyorum. Bunları tekrar dönüp okuyacağımı sanmıyorum, içimden atmak, kendi kişisel arşivime kaydetmek ve her şey geçtiğinde unutmak istediğim birkaç ay sadece... Öyle kalmasını dilerim.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)