23 Mayıs 2015 Cumartesi

Taze çıktı

İlk defa bir yarışmaya yolladığım ve babayı alarak geri dönen son resmim. Daha da katılmam öyle abuk subuk şeylere, bana proje teslimi stresi yaşattınız, bu resmen vicdansızlık, bu resmen kavramsallık. Birinci olan resimde de dört adet kare, üç-beş adet üçgen var, alt metinler ve güncel sanatlar tepsin sizi e mi.

Tuval 140x120 cm, yüzeyini demir fırçasıyla hırpalarken epey keyif aldım, dokuyla bir işim olmamıştı daha önce. (Gizem'in deyimiyle, çim boyama makinesi) Boyarken en çok fikir değiştirdiğim, sancı çektiğim, eleştiri aldığım (Kemal İskender sağolsun, laflarının ağırlığından koltuğa gömüldüğüm o cumartesi gününü unutmam artık, o gün minik bir cinnet yaşasam da, fikirlerini aldığım için gerçekten şanslı hissediyorum.) ve bu eleştiriler sayesinde sabit ve kibirli halimi bırakıp, elimi taşın altına soktuğum resim oldu, benim için değerli o yüzden. Elim hala taşın altında, çözülecek dolu sorun var, iyi ki de var.

Emek'in bana o pozları verdiği günkü çıtı pıtı hali, şalının güzelliği, yüzünün ponçikliği, saçının buklesi, minnoşluğu da sağolsun. Yarışma sonucunda bana Oscar verselerdi, ona ayrı teşekkür edecektim, iyi bir dost kadar ilham veren, bir hikayeyi başlatan çok az şey var.

22 Mayıs 2015 Cuma

Karganın gördüğü

  

Bu yeşil akvaryumda oturup sabah seslerini dinlerken izlediğim, tanıştığım ve kahvaltımı paylaştığım tüm kargalardan sonra, bir tanesini tuvalime çağırma vakti gelmişti. O kadar dikkatli bakıyorlar ki, ne gördüklerini çılgınca merak ediyorum. Daha da çılgınca hissettiğim şey ise, o pırıl pırıl tüylerine dokunma isteği. Yumuşak mı, sert mi, okşanmaktan bir kedi gibi keyif alır mı, tutarsızca saldırır mı kestiremiyorum, bu durum beni iyice onlara meraklı hale getiriyor.

Bu eski piknik sandalyesinde oturup çiçeklerimin topraklarını kabarttığım, güneşin altında coşmuş kaktüslerin bazılarını ufak saksılara çoğalttığım, kendimle yalnız olduğum gün ortalarını, karşımdaki meşe ağacından izleyen kargaların ne gördüğü. Bugünlerdeki en önemli meselem.


Bu hamur, elimizdeki.

Geçen haftaki tepkili ve tahammülsüz halimden ancak bu kadar farklı olabilirdim. Aile evime gelir gelmez kahvemi aldım, en sevdiğim pencerenin önüne geçtim, içimdeki his yoğunluklarını (bunlar toz bulutları gibi şeyler, yer yer çok fazla kümeleniyorlar ve gezegen'leşiyorlar.) dengelemeye çalıştım ve geçen hafta yazdığım uzun yazıyı sildim.

Sana bunu yapmayacağım. Kendime de bunu yapmayacağım. 

Yıllardır, her gün ellerimizle yoğurduğumuz, un eklediğimiz, su koyduğumuz, yumurta kırdığımız, bir çimdik tuzunu kattığımız bu kocaman, yumuşak, ideal hamura bayılıyorum. Bu hamuru kurabiye kalıplarına sıkıştırmayacağım. Bu hamurun tarifini kimseye sorgulatmayacağım. Kimsenin kenarından sıkıp kulak memesi kıvamını almış mı diye kontrol etmesine izin vermeyeceğim. 

İstediğimiz zaman yeriz. Kalıbı ben seçerim, fırın ayarını sen yaparsın. Bir parçayı koparım yedim, çiğ hali de güzel. Sen pazar günü bana bakarken yaptığın gibi, iki fincan çayla gel, bak ben bu hamuru tam sana göre yoğuruyorum. Sen o gün üstüme örttüğün battaniyeyi de al kaldır, ben ayaklandım şimdi, iyiyim. Ben sana iyi oldum. Sen bana hazır oldun. Bu hamur, bildiğim hiçbir şeyin tarifine ve tadına benzemiyor, öyle değişik. 


13 Mayıs 2015 Çarşamba

Şeker in the sky with flowers

Çiçekli yatak örtüsünde bir balerin patili, bir senkronize mavilik, içimin yumuşak tüylü tarafı, pofurdayan çaydanlık. Kızkardeşim bir kedi, kedim bir kızkardeş.

2 Mayıs 2015 Cumartesi

Dalgakıranın doğası

Onun gibi bir insan için önemli, hatta vazgeçilmez olmak istiyordum. Onu tanıdığımdan beri, tanıdığım herkesten farklı olduğunu biliyor, böyle bir insan için her şeyden önemli olmanın eşsizliğini yaşamak istiyordum. Görebildiğimiz ve tanışabildiğimiz herkesin hayatındaki ''O bir yana, diğer herkes bir yana'' dediği en fazla iki-üç insan varsa, ben bu insanın en tepeye koyduğu kişi olmak istiyordum. İstiyordum, çok istiyordum. Bu öyle bir his ki, onun değer verdiklerinden kimleri elesem, kimlerin önüne geçsem, mesela sol yanımı alıp da sağ yanına yapıştırsa bile, tatmin etmeyecekti içimdeki onun tarafından sevilme hırsını. ''Sevgide hırs olmaz, sevgi masumdur'' diyenler vardır elbet, ama ben çocukken bile hiçbir hissim çok saf değildi, tam tersi tüm hislerim çok huzursuz oldular hep. Üzüntüm, neşem, coşkum ve sakinliğim, neyim varsa, hiçbirinin rahatı ve devamı olmadı.

Kedim bile beni ''Huzursuzum'' diye sever, kimse duymaz, ben duyarım öyle hitap ettiğini, öyle kucağıma çıktığını, huzursuzunu sakinleştirmek için usul usul gelir, derdimi tasamı alır, sükunet bırakır. Ben onun huzursuzuyum, onun vazgeçilmeziyim.

İşte onun için de hissettiğim bu vazgeçilmez olma, en değerli olma, herkesten daha önce gelme hissini dizginleyemiyordum. Bana altın bir madalya vermeden, bunu tüm dünyaya ilan etmeden, bensiz nasıl da eksik hissettiğini herkese anlatmadan sakinleşmeyecektim. Herkes için birileri ''en önemli''ydi, ben onunki olmak istiyordum. Ama çok istiyordum.

Yeter artık, bir şey yapmalı ve bunu anlamasını sağlamalıydım. Onun hayatında ben vardım, ben! Hemen bunu fark edip minnet duymalı, gerekiyorsa ayaklarıma çiçekler, taze meyveler ve adaklar bırakıp, etrafımda çılgınca dans etmeliydi! Yanına gitmek için hızla koltuktan kalktım...

...Sonra hiçbir şey olmadı. ''Noldu canım, iyi misin?'' dedi. Kafamı salladım, iki çay koydum. Kahvaltıdan kalan yarım dilim ekmeği aşağıdaki kargalara ufaladım. Balkondan içeriye, ona baktım, sabah saatlerinin keyfini sürüşüne, kendisi oluşuna, masadaki tabakları sakince toplayışına.

Hiç bilemeyecektim, hiç söylemeyecekti, ayaklarıma taze meyveler bırakılmayacaktı ya da gazeteye eşsizliğim hakkında ilan verilmeyecekti. Devam etmek için ihtiyacım olan tüm huzursuzluğa sahiptim, dalgaların ve soru işaretlerinin arsız seslerini duyuyordum kafamda. Sabahın o sessiz ve yeşil saatinde, başka da bir şey istemedim.