30 Kasım 2011 Çarşamba

şeyler ve aydınlanmak üzerine...

''şeylerin'' tuhaf bir biçimde yoluna girmesi beni endişelendiriyor. şeyler kendi kendine mahfolup, kendi kendine düzeliyor. ve ben evden çıkmaya hazırlandığım, herşeyin muhteşem olacağını hissettiğim bir öğle vakti, aniden çalacak telefonun, birden karşıma çıkacak bir insanın bunu bozmaması için hiçbirşey yapamam. çünkü geçen gün aydınlandım. aslında birkaç yıl önce aydınlanmıştım, bir 23 mayıs günüydü ama, geçen günkü başka türlü bir pırıltıydı. kendi sesimi duydum, bana dedi ki ''hayat böyle bebeğim (kendime tatlı bir şekilde hitap etmekten hoşlanırım) ne mutluluk, ne üzüntü kalıcı değil, sürekli birbirlerini kovalayacaklar'' kendime böyle dedim ve elimi avuçlarımın arasına aldım (yani o an üç tane elim vardı, en az) ''üzülme. ya da boşver üzül, çünkü nasılsa fazla uzun sürmeyecek.''

şeylerin sırrı budur dostlarım, sizinle de paylaşıyorum ki, ruh hallerinize aldanmayın, onları yatıya gelmiş sanmayın, çünkü siz daha temiz çarşaf çıkarırken kalkıp gidiverecekler.

şuanda herşey yolundaysa, o güzel suratına, güzel kocaman bir gülücük yerleştir. eminim şimdi çok daha güzel gözüküyorsundur. bu halinle bir resmini çizmek isterim.

28 Kasım 2011 Pazartesi

milt kobayashi





bugün Çağan Dikenelli'nin blogunda karşıma çıkan ressam Milt Kobayashi, pek çok farklı duygu yarattı içimde. başta kızgınlıkla karışık bir şaşkınlık, özenme, kıskanma, en çok hayranlık, daha çok merak, inceleme, büyütüp bakma, daha da hayran kalma şeklinde...

işte kadınları tam da böyle resmetmek istiyorum. canlı, kırmızı dudaklı, gözlerinde ışık ve elleri ön planda. nasıl yapacağımı, nasıl kendi yolumu bulacağımı bilmiyorum. ama böyle ressamların işlerine bakmak kesinlikle iyi geliyor.

27 Kasım 2011 Pazar

kendine ait bir sahne

küçük bir sahnem vardı. yerleri ahşap parke. ışıksız, karanlık, sadece sokak lambasının ışığı vuruyordu biraz. ben o sahnede muhteşem performanslar sergiledim, yıllar boyunca. garbage'tan çok söyledim. no doubt'ta acaip dans ettim, hoplayıp zıpladım, dar geldi o sahne. alanis morisette'de çığlık çığlığa, uluma benzeri sesler çıkardım. dolores gibi söylerken nasıl duyulduğumu hayal bile edemiyorum.
10 sene önceydi bunlar.. 14-15-16 yaşındaydım. bir grubum olacağına emindim, daha önemlisi bir sahnem. ufak ama. ışıksız.

-napıyorsun iki saattir karanlıkta?

annem odaya girerdi ve sahneden inerdim küt diye yere.

bir başka sahnede, yine kendime ait, ufak. madonna'yı duydum. like a virgin. nasıl indiysem sahneden, kafamın üstüne düştüm, küttt diye. annem koşarak geldi, beni yerden kaldırdı. bu da 25 yıl önceydi, daha sonra pek çok kez dinledim bu hikayeyi annemden.

ben hep bir sahne istedim. hep trajikomik benim sahnelerim.

23 Kasım 2011 Çarşamba

söz.

söz veriyorum, o iyi olursa, bir daha asla ağzımdan boş yere sızlanmalar, mis gibi halimden şikayet etmeler, can sıkıntısından yaratılan dramatik sözler çıkmayacak. söz. söz. söz.

olmayan kelimelerden, emek ne demek


en zor günlerimde ben nerdeysem oraya gelen, aklım karışık dükkanlara girip çıkarken gözlerini devirmeden bana fikir veren, o sigara ve türk kahvesi içerken ben çay içtiğim ve en güzel sohbetlerimizi bu anlarda yaptığımız, en önemlisi yanında ağlayabildiğim, dost.

18 Kasım 2011 Cuma

mama wolf

birisi gitarını tıngırdatıyor. birisi ritm tutuyor parmak şıklatarak. titrek sesli adam başlıyor duasına. doğaya dua. ve birkaçı yavaştan başlıyor rüzgar sesi çıkarmaya sonra. biz bir kurt sürüsüyüz şimdi. en hızlıdan daha hızlı koşabiliriz. dolunayda silüetlerimizi gördüm, seslerimizi duydum. dört ayaklı olanın içgüdüsel hayatta kalışını hayranlıkla izledim. hepimiz uyurken başımızda bekledi, tüm gece. ve ben bu sürüde, en sakin, en temiz uykumu uyudum. hiç üşümeden. hiç düşünmeden.

hey,mama wolf...

15 Kasım 2011 Salı

Poor little rich girl


Her zaman söylerim; Edie iyiydi de, çevresi kötüydü...

13 Kasım 2011 Pazar

hayal ürünü

yazdığım çoğu şeyin hiç var olmayan birine, ya da daha doğrusu, var olduğunu henüz bilmediğim, fark etmediğim birine olduğunu söylemiş miydim? söylüyorum. eğer ismi olan birisi için birşey yazıyorsam, ismini veririm, noktalı virgül koyarım ve yazarım.

kütüphanemin bir rafı, yıllardır yazdığım, bitmiş defterlerle dolu. ve onların her bir sayfası, hayali bir karaktere yazılmıştı. çoğu zaman hayali birine olan biteni anlatmak, yardım istemek, çağırmak daha kolay benim için. en kolayı da hayali birini sevmek, kendi yarattığım, yok etmeye kalkamadığım. bu sayfa da, o sayfaların devamı sadece.

11 Kasım 2011 Cuma

benim kedim değilsin, ama olmanı çok isterdim.



iki gün önce evime geldi. sadece misafir olarak, yeni bir eve gönderilmeden hemen önce.

pek çok kedinin gözlerine baktım şimdiye dek, uzun uzun. pek çok kedinin başından kuyruk ucuna, sakin sakin sevdim. sadece bir tanesiyle beraber uyudum, o da kendi kedimdi.

ben bu kediye aşık oldum. gerçekten, kalbinin hızlı hızlı çarpmasını sağlayan, her an yüzünü görmek zorunda hissettiğin, her hareketinin büyüleyici geldiği o his, o hissi içimde hissediyorum bu kediye bakarken. yaşadığı travmalar, hareketlerindeki siyam zerafeti ve asilliği, tüm geceyi karnımda, dizlerimde geçirmiş olması.. nasıl böyle bağlandım, nasıl vereceğim onu ellerimle yeni sahibine..

hayatımdaki izleri kaydettiğim bu sayfaya, bir siyam beyefendisinin bu sabah çektiğim fotoğraflarını da kaydetmeliyim.

sevgili hemcinslerim..

bir kıza pislik gibi davranmak, bazı erkekler için imkansız, bazıları için çok kolay, bazıları için psikolojik temelleri olan bir davranış bozukluğu, bazıları içinse bir var olma biçimi - bilinçsiz bir eylemler bütünüdür.

bir kızı gerçekten değerli ve özel hissettirmek de aynı şekilde, bazı erkekler için imkansız, bazıları için çok kolay, bazıları için psikolojik temelleri olan bir davranış bozukluğu, bazıları içinse bir var olma biçimi - bilinçsiz bir eylemler bütünüdür.

sizin şansınız tamamen, karşınıza hangisinin çıktığı ve bu durumla nasıl idare ettiğinizle alakalıdır.

10 Kasım 2011 Perşembe

eski iz

kutsanmış elma ağacının doğurgan talihsizliği,

ve japon balığının gözyaşları kadar belirsizdi.

kırıl ve yapış, kırıl ve ayrı kal

bir çemberin üzerinde dönüp duruyorsan,

başladığın yeri bir türlü hatırlayamazsın.

biliyorum hatta eminim


Oh someday I know, Someone will look into my eyes and say ''Hello!... You're my very special one!''

6 Kasım 2011 Pazar

soyut ve renkli kompozisyon


inan yakında gideceğim buralardan. ait olmak için yeni bir alan arıyorum. kendimi adamak için. bir şeyleri devirmek ve kırmak için, sonra temizlemek ve çöpe dökmek için. yeni bir alana ihtiyacım var. alanları tüketiyorum. insanları tükettiğimden daha fazla. zaten alanlara bağlanıyorum genelde. (insanlar yine baş edemiyor onlarla) ve iyi hissettiriyor, erkek gibi hissettiriyor. erkek gibi hissetmek, en sevdiğim hislerden biri. çünkü kendimde bulunmayan herhangi bir kavram işte. leylak rengi olan da aynı etkiyi yapıyor, başımı kaldırıp tavana bakıyorum ve orada karşılıklı dizilmiş iki sıra ağacın birbirine dokunduğunu görüyorum. (bunu biraz daha netleştirmek isterdim ama baktığım yerden ancak bu kadar net)

ve nostalji bana neyi düşündürüyor biliyor musun? nasıl şuan 20'li yıllar, hatta 50'li yıllar siyah beyazsa, 'vintage'sa, eskiyse, birgün, biz de öyle olacağız, geriye dönüp özlemle bakılan yıllara ait. insanlar diyecek ki, ''2000li yılların başında... herşey ne kadar sihirliymiş, şimdi o ruhtan eser yok'' ve kendilerini bu yüzyıla ait hissetmek için, şimdi çok sıradan olan giysilerimizi giyecekler. ki bu giysilerin çoğu da bir önceki yıllara ait hissetmek için seçildiği varsayılırsa, aslında zaman ileri değil geriye akıyor. içindeki küçük einstein çok heyecanlandı birden bu düşünceyle, ve kocaman dilini çıkarıp nanik yaptı içimdeki paralel evrene.

sevgili torunumun torunu, senin için sakladığım gri-yeşil deri ceketi, lütfen çizgili tişört ve siyah dar pantolonla giy, ve lütfen, lütfen kırmızı ruj sür, mat, mükemmel bir kırmızı rujun olsun. eğer erkeksen, torunumun torunu, yine yap bunları, ama rica ederim kırmızı ruj sürme. eğer çok istiyorsan torunumun erkek torunu, sür tabii ki, ne istersen onu sür hatta. ailen her şekilde seni çok güzel bulacaktır. çünkü ben hepsine bunu öğreteceğim, ''çok güzel bulmaktan ve bunu hissettirmekten asla vazgeçme'' diyeceğim onlara, çok sevmelerini sağlayacağım karşılarına çıkan herkesi.

''ancak kendimizde olmayan bizi tümüyle kendimize verir.'' kimin söylediğini hatırlamıyorum, çok sevdiğim biriydi büyük ihtimalle. kendimde olmayanın peşindeyim, arka koltukta başımı cama yaslayıp gökyüzünü izlerken, arada geçen sokak lambalarının ışığı arabanın içinde yelkovan gibi dönerken, tüm yol boyunca, hep... kendimde olmayan bütün her şeyi biliyorum ve sanki yaptığım, onların peşinden gitmek, bütün soyutların ve renklilerin. sizi şimdiden çok seviyorum, eminim çok güzel olacaksınız. umarım beni kendime verirsiniz.

4 Kasım 2011 Cuma

bloke

bloglarınıza yorum yapamıyorum. sürekli aynı hata mesajını veriyor. ve ben de sürekli yorum yazmayı deniyorum, aynı yorumları o kadar çok yazmayı denedim ki ezberledim sonunda. bakın aynen buraya da yazıyorum.

yaprak, gerçekten çok başarılı denemeler bunlar. özellikle sonuncu, gökyüzüne bakan kedi, o kadar çok şey çağrıştırıyor ki, direk duvarkağıdım yaptım. zaten duvarkağıtlarım genelde senin fotoğraflarından oluşuyor, çektiğin herşeyde bir ruh var.

peluş, demin seni ellerimle o otobüse bindirdim. şuan otobüsün ikinci katında, mutlulukla boğazı izleyerek abur cuburlarını yediğini düşünüyorum, gülümsüyorum istemsiz. istanbul'da olduğun günler bana da çok iyi geldi.

emek, goya beni çok tırstırıyor, korka korka bakıyorum bloguna. ama bakmaktan da kendimi alamıyorum. sanki şimdi yazdıklarının içeriği değişecek, daha bir karanlık, mistik hal alacak gibi geliyor. ayrıca ikinci yorumum da, kırgın olduğun ben miyim, gel kafamı kır ama kırgın olma.

oh sonunda yazdım yorumlarımı. tabi eğer yazılarımı da aynı hata mesajıyla yayınlayamıyorsam, suratım iki lob şeklinde şekil alacak.