24 Şubat 2015 Salı

Ormanda.





Avucumun içinde her zaman bir pençe vardı, zaman zaman iri ve keskin, zaman zaman ufak ve yumuşak. 

Elimden tutup yürüyen bu değişken hayvan(lar)a dönüp bakmıyordum, yalnız olmadığımı bilmek yetiyordu. (ki dışarıdan bakan göz için yapayalnızdım oysa ve daha acıklısı mırıldanıyordum.)

Güvendeyim. Tek elim sıcak. (dışarıdan dokunan bir el için buz gibi ya, olsun, ben onu sıcak biliyorum, bir büyük pençeyle, ya da tüylü ve ufak.)

Bunlar böyle durumlar işte, hissetmesi ne kadar kolay ve eşsiz ise, dışarıya açması o kadar zor ve tereddütlü. Bir tilkiyle başa baş koşmayan bilmez mesela, (ben de koşmadım, ama dışarıdan)

Bir çatal boynuzlu yüce geyik, her insandan iyi koruyan ve kollayan
Bir büyük boz ayı, bir kız çocuğunun hiç acı çekmemesi için orada. 

Güvendeyiz. Öyle bir orman burası, bütün kadınlarımız ve çocuklarımız güvendedir artık. (Dışarıdan ve içeriden, hayvanların kilitlediği, anahtarsız, sessiz ve içgüdüsel. Gece ve gündüz. Öyle bir orman işte.) 

21 Şubat 2015 Cumartesi

Ben de anlatamadım

Yazamadım. Okuyamadım da, ama yazamadığım daha fazla, daha baskın oldu okuyamadığımdan. Kızın başına gelenleri okuduğum an, atölyede bir öküz geldi göğsüme oturdu, daha da kalkmadı. Bu toplumda biz yaşamıyoruz, bir şekilde ve şans eseri hayatta kalıyoruz. Sığındığımız yerler giderek küçülüyor.

10 gün, bir evde (evlerin hangisi iyiydi, unuttum) bir yatakta, koltukta 10 kış günü. Kısmen daha karanlık, daha soğuk. O öküz hep üstümdeydi, hep ezdi beni. Ellerimi de soğutan o muydu, yoksa ellerim soğuk diye daha mı güvenli ve kalıcı çöreklenmişti bilmiyorum. Dehşet duygusu içimden çıkmış değil henüz, üstüne kabus gibi bir karlı gün, yeni başka haberler, yeni öküzler...

İyi hissetmiyorum. Buna iyi tarafından bakacak gücüm de yok. Bir başka ev, bir başka yatak, halsizce camdan dışarıya bakıyorum.

7 Şubat 2015 Cumartesi

Hadi iyi olalım artık.


Çok tuhaf, çok yorgun bir Ocak ayı oldu, Şubat'ın ilk günlerine de sarktı tüm perişanlığı ile. Geçti. Geçiyor ama ben geride kaldığını düşünmek istiyorum. Sağlığın değerini tekrar tekrar keşfettiğim, kendimi nasıl koruyacağımı şaşırdığım, hatırladığım en bitkin ve uzun dönemdi. Öyle de kalsın, beterin beteri var, bilirim. Bütün ev halkı da tamamen iyileşince, son hapşırık da havaya haykırılıp, son öksürük de dinince, kutlamayı planlıyorum. İştahsızlıktan içemediğimiz kahveler, yorgunluktan pişiremediğim kurabiyeler ile.


6 Şubat 2015 Cuma

Çünkü güzel bulduğum her şey seninle ilgili.



Her zaman hayattaki en büyük şansım olacaksın. Buraya birkaç teşekkür bırakıyorum, hatırlamayı çok sevdiğim. Seni sen yapan şeyler, aynı zamanda beni de ben yaptılar, bütünüyle, hepsi için minnet doluyum, anne. Benim sana bu düşkünlüğüm çok yerinde, çok makul, inan. 

İleride bir gün, şansım yaver gider de iyi bir ressam olursam, bu senin lisede kendi defterlerine çizdiğin güzel kadınlar, benim onları bulup hayran olup taklit edişim, bana Disney'in Uyuyan Güzel'ini izlettiğin ilk gün (ve sonraki yaklaşık 350 sefer daha) ve en önemlisi de ilkokuldayken önüme serdiğin Rönesans kitapları (Ah o kızıl kapaklı Kuzey Avrupa Rönesans kitabın ah!) sayesinde olacak. İçime bir güzellik yerleştirdin, sonrasında o güzelliği takip etmem için olanakları önüme dizdin, sürekli ve sıkılmadan yüreklendirdin, bunlar için de minnet doluyum. 

Tüm gece yarısı spagetti'leri, renkli sürprizler ve paketler, uzunlu-kısalı seyahatler, bir sonbahar günü sokakta bulup eve getirdiğin tombul Şeker kedisi (en güzel sürprizin) sayısız önlenemez gülme krizi, doğanın dilinden anlaman ve beni hayvanlar ve bitkilerin şifasıyla tanıştırman, çocukken gizlice arakladığım ve yanlışlıkla kırdığım rujların ve farlarını görmezden gelişin, çizgi roman ve masallara hiç bitmeyen düşkünlüğün, sevdiğim her şeyi keyifle benimsemen, herkesin içindeki potansiyeli anlama yeteneğin, her biri çok huzurlu sayısız kucaklaman ve sarılman, tam istediğim gibi bir dost oluşun için de, ''minnet ve teşekkür'' yetersiz kalıyor olabilir. Şifacı kadınım, hem annem, hem kızım. İyi ki doğdun. 7 Şubat'ımız kutlu olsun. 


4 Şubat 2015 Çarşamba

Yabani

Kızgın olduklarım da bana kızgın.
Hiç umursamadıklarım da beni hiç umursamıyor.
Aşırı antipatik bulduklarım da benim için aynısını düşünüyor.

Bunları bilmek ve kabul etmek bir nebze rahatlatıyor. ''Herkes itici, herkes gereksiz'' diyerek, içinde gezindiğim geniş çemberi, bir hulahop boyutuna indirgeyebilirim. İndirgedim de. Belimle daireler çizecek kadar fiziksel gücüm de yok, bu metaforu devam ettirecek kafam da.

Hoşlanmıyorum ve hoşlanılmıyorum. Bu netlik, tuhaf bir şekilde içimi ferahlatıyor.

3 Şubat 2015 Salı

Günler ağır çekimde



  Günler evde, pencere önünde, üstümde battaniye ile ağır çekim geçiyor. Bu süreyi buraya kaydetmek için bile tereddüt ettim birkaç kez, ruhum kırık, kendime karşı mahçup olmuş haldeyim. (''Olsun, bunlar da geçer.'' diyor içimdeki ruh, annemin sesi ile. Demek ki çok kırık değil.) Çalışmaktan çılgınca zevk alırken, boyamaktan ve yazmaktan ellerimi alamazken, kaçıncı kez bedenimin beni yarı yolda bıraktığını, yatağa doğru çektiğini artık hatırlamıyorum.

Geçen Nisan ayında, büyülü Bodrum günlerimizde karşıma çıkan, anneme getirdiğim minyatür orkide ilk kez çiçek açtı. Sarısı ve pembesi o kadar parlak ki, en karanlık günde bile ışığı bulup yansıtıyor. Kedi Şeker yine huzurlu, uykulu, yanımda. Bunlar yeterli midir? Yetmeli ve hatta minnet duyulmalıdır. Peki o zaman.