28 Eylül 2011 Çarşamba

as good as it gets

baştan sona mükemmel günler de oluyor, bunun olasılığını kaydetmeliyim buraya. ve o günün içindeki tüm pürüzler önemini yitiriyor günün sonunda. çünkü o harika kokuyor, ve ben bunu ona söyleyerek o anı mahfetmiyorum. kendime saklıyorum tüm güzelliği. ve iki saat boyunca oyun oynuyoruz, bir o bir ben. ben berbatken dalga geçiyor, sonra ''çekil çekil ben yapayım'' diyor. sonra bir sürü adamı azıcık kurşunla vurup muhteşem etkileyici oluyorum. sonra attan düşüyorum.
sonra o, babası, ben sütlü çay içiyoruz. babası bana moral veriyor, ''sen bu işi yapacaksın devam et'' diyor.

herşeyi dozunda tutmayı başardığım günler mükemmel. elimdeki boya lekeleri koyu turuncu, sepya, crimson kırmızı. onlar bile olması gerektiği kadar. herşey bu kadar güzelken mahfetmemeyi başararak evime döndüğüm için hallelujah...

24 Eylül 2011 Cumartesi

önünü alamadık



midem bulanıyor. bunun birçok sebebi var ama en belirgin olanı bu hafta üç kez urfa kebap yemiş olmam, o üçüncü - bir saat önce yediğim- hiç yaramadı bana. öte yandan en keyif aldığım ben, pelin, emek gittiğimiz bakır tepsi masalı kebapçıda, önüme bakır kapta gelen ayranı, efendime söyleyeyim çorba kaşığı ile höpürdeterek içtiğim, sevgili urfa kebabımı lavaşa sararak yediğim, acılı ezmeyi hiçbirşeye sürmeden löp löp götürdüğüm seferdi sanırım. bende arap kanı var dostlarım, zaman zaman ortaya fışkırıyor, tutmak, ehlileştirmek mümkün değil, tuttuğumu lavaşa sarıyorum, bulduğumu acılı ezmeyle yiyorum.

öte yandan hayat gerçekten tuhaf, tüm vapurlar dahil. dün gece cihangir'de canımız burcu'muzun canımız pizzacısında otururken, bir ingiliz geldi ve sohbete başladı. aksanı o kadar koyuydu ki elimizle dokunabiliyorduk. aksanını okşadık elimizle, parmağımızla dürttük. sonra bir ingiliz daha geldi. derken üç, beş altı, masamızda yoğun bir ''haey maeyt'' ''oow sorrey'' ''oow şyuur'' rüzgarı esti. kendimi kaptırmışım, son hatırladığım avaz avaz ''I adore Beatles, I adore Monthy pyton, I adore Kate Moss'' derken ve karşımdaki İngiliz'in ayak parmağını öperken buldum. neyse ki beni toparlamak üzere yanımda olan arkadaşım Emek ''I adore Micheal Caine'' derken yanağıma tokadı akşetti de kendime geldim. bendeki bu İngiliz sevicilik nereye varacak kestiremiyorum.

sevgilim sabah ben kedi Ayşe'ye dün gecemi anlatırken yanımıza geldi. gece herşeyi dört defa daha anlatmış olduğumdan biraz bunalmış ve biraz kızmış olacak ki tüm gün yemek ve su vermeyerek beni açlıkla terbiye etti.

şimdi akşamdan kalma, uykusuz, pis, mutluyum. bir yazım bir diğerine uymuyor, ruh halim dalga dalga, saçmasapan. çok yorucu bir insanım ve kendimi yoruyorum. gelin liverpool'a gidelim biz.

22 Eylül 2011 Perşembe

yaz sonu tedirginliği

depresif yazılar yazmayacağım, kendime söz verdim. gerçekten daha sonra okuduğumda keyif almak istiyorum kendimden. ama şuan keyifli biri olmak öyle zor ki. ayaklarım buz gibi, kedi ısınmak için dibime kadar girmiş, moda bloglarına bakıyorum sayfa sayfa, bir gözüm telefonda.. umutsuz ve sıkıcıyım. keyiflenmek için kırmızı rujumu sürüyorum, yok, o bile işe yaramıyor. keşke sigara içiyor olsaydım, böyle zamanlarda yapmak için güzel bir eylem.

hava iki gündür kapalı. bunun beni çok mutlu hissettirmesini beklerdim, playlist'leri arasında ''rain'' diye uzun bir liste bulunan, her yağmur yağdığında bir süre aval aval izleyen, shirley'e yazdığı muhteşem şarkı için sonuna kadar hak veren ben, yağmur yağdığı için tedirgin ve mutsuzum. kış için hazır hissetmiyorum. karanlık ve soğuk günler gözümde büyüyor, katlanılmaz görünüyor. yeni bir depresyona da hazır hissetmiyorum. palto, yorgan, eldiven, kalorifer... hiçbirini görmek bile istemiyorum.

lütfen birkaç parlak, sıcak yazgünü daha.. ve lütfen birisi bu gece bana çay yapıp, en berbat romantik komedileri izlerken yanımda olsun.

19 Eylül 2011 Pazartesi

çok özledim seni cemil




bazı kediler altıncı kattan düşünce yine de yaşıyor. ne olurdu sen de bacağını falan kırsaydın sadece, öyle güzel bakardım ki sana. gördüğüm en yaramaz, en yakışıklı, en geveze kedi, uzun süre eksikliğini hissedeceğim.

atölyede sıradan birgün..

yeni, bembeyaz bir tuvalin başına geçtiğim o an.. işte o an gerçekten de olasılıklarla dolu bir an, çok değerli, çok özgür.

tuvalin boyu 1.60, benden 10 cm kısa. eni de 1.40... bir süre yaklaşmadan, temkinle baktım, bu kadar büyük bir tuvalle nasıl başa çıkarım diye.

''gerçek ressam''lar için komik bir boy elbette, 2 metreye 3 metre tuvalleri boyuyorlar, ben minicik birşeyi gözümde bu kadar büyütüyorum.

başladım, ilk katı attım. azıcık ayrıntı da girdim. 6 saat geçmiş.. gözlerim ne kadar bozuksa artık, sonraki bir saat hiçbirşeye netleyemedim bakışlarımı, bulanık bulanık gezdim.

atölyedeki her gün kadar kusursuzdu, ama kedi cemil yoktu ilk defa. çok büyük eksiklik, kolay kolay alışabileceğimi sanmıyorum. aniden çıkıverip, fırçalarımı ısırmasını, kucağıma zıplamasını, canı sıkıldıysa ''kimse benle ilgilenmeyecek mi?'' diye miyavlamasını özlüyorum.

hepsinden ayrı olarak, derinlerde, boyumdan büyük resimler yapma isteği, hem de bunu hayatım boyunca yapma isteği beliriyor. sanırım geleceğimin şekillenmesi için kendime tanıdığım sürenin en başında, ne istediğimi biliyorum artık.

14 Eylül 2011 Çarşamba

iki cadı, bir gece, bir sahilde


hazır mısın papercut? kazanın altını yakıyorum..

bu gece ''gerçek aşk'' iksiri hazırlıyoruz, iki cadı.

bir avuç hanımeli çiçeğini atıyoruz kazana, bir bardak köpek öldüren şarabı, iki adet şahsımıza ait aşk mektubu, bir william blake şiiri, tercihen mürekkeple yazılmış, bir tane izinsizce alınmış kuş tüyü (kumru tercih meselesi) bekletilmemiş deniz suyu, bir avuç ıslak kum, iki adet uzaklardan gelip aynı kumsalda buluşmuş deniz kabuğu, bir adet saç teli senden, bir adet benden, saç telleri kazana doğru süzülürken fısıldıyoruz;

''asla uğraşma aşkını anlatmaya,
aşk varolur yalnızca dile gelmeden;
nasıl hareket ederse soylu rüzgar
sessizce, görünmeden. ''

ve kahkahalar eşliğinde şaraplarımızı içip dans ederek iksiri tamamlıyoruz. artık istediğimiz erkek bize aşık olabilir.

tanrım beni mükemmel bir kadın yap


bana biraz audrey hepburn zerafeti ver. kalmadı mı? grace kelly de olur.
azıcık brigitte bardot seksapeli. azıcık. bikinili halinin mümkünse.
marilyn monroe kahkahası sonra. kocaman. neşeli. dertsiz gibi.
rita hayworth çekiciliği bir de. en azından gilda.

sonra sonra...

natalie portman zekası
kate winslet anaçlığı
gwenyth paltrow asaleti
mila jovovich özgüveni.

mükemmel hissetmek istiyorum. kuşe kağıt üzerine basılı, yapay bir kusursuzluk istiyorum. pudra rengi, zümrüt yeşili, parlak kırmızı renklerde olmak ama siyah-beyaz görünmek istiyorum. lütfen.

keşke böyle yapmasan

mutsuz olduğun zaman çevrendekileri de mutsuz etmek pek elinde olan bir şey değildir. fakat acı çektiğin zaman çevrendekilere de acı çektirmek... bu elinde olan bir şeydir.

12 Eylül 2011 Pazartesi

Lord Byron der ki..

''Tüm mesele ruhları görecek gözleri edinmekte''

benim hayata ve insanlara bakışımı değiştiren sözlerdendir.

11 Eylül 2011 Pazar

because maybe

sabırla beni kurtaracağın günün gelmesini bekliyorum. bu arada yaşamam gereken ne varsa yaşıyorum, biliyorum sen de yaşıyorsun. sen ve ben, bir eylül akşamı, aynı şarkıdaki gibi. söz veriyorum ''nerde kaldın?'' demeyeceğim. sadece gel ve beni kurtar.

10 Eylül 2011 Cumartesi

seven eleven

hatırlıyor musun, beşiktaş'ta bir sabaha karşı... seven eleven'ın köşesinde..

her yer
olasılıklarla
doluydu.

sirkeci, eminönü, çiçek pazarı notları




ilk önce girdiğimiz pasaja hasan'ın fotoğraf makinasını tamirden almak için uğradık. öğrendik ki bu arada, kristal'in yeri değişmiş, gideceklerin aklında olsun yeni yerini sormak. ki ben yakınlarda internette beğendiğim diana'lar için gideceğim.

daha sonra annemin bayıldığım takılarını aldığı dösim'e gittik ki, geç kalmışız, kapanmış. burası da her türlü modern, otantik, orijinal model broşların, yüzüklerin, küpelerin olduğu yer.

sonra büyük postane'nin önünde, büyük babamıza saygı duruşunda bulunduk. kendisi burada çalışır, atatürk'ün mektuplarını da saraya kadar götürürmüş. ailemizin gurur kaynaklarından biridir, büyük postanenin de yeri ayrıdır.

arkasından çiçek pazarına girdik ki, benim burda duygu selim başladı. zaten kafeslerde kapalı, hevesle bekleşen ya da küskünce oturan köpekleri görünce gözüm doluyor. birisine de resmen aşık oldum ve patilerini öptüm, iki kafes telinin arasından. adam halime acıyıp kucağıma verdi, sarıldım, o çenemi yaladı, ben patisini öptüm yine, çok zor vedalaştık.

sonra sıra balkonumuza çiçek seçmeye geldi. annem beyaz bir atlas aldı, ben kocaman bir mermer gülü. fotoğrafını koyduğum mor toplu çiçekte ise aklım kaldı, bir dahaki gidişimde balkonumuzaki ormana katılacak kendisi.

keyifli yerler buralar, istanbulda yaşamanın güzel yönlerinden biri. her zaman söylerim, bir fotoğrafçı için istanbul bir hazine.

obez olmanın dayanılmaz hafifliği



emek blogunda, benim yazmaya kalkıştığım yazının aynısını yazmış! zaten bizim beyinlerimiz hastalıklı bir şekilde paralel çalışır. olay şu ki, fotoğrafta gördüğünüz muhteşem, tombik, içi türlü güzelliklerle dolu hamburgerleri sipariş ettik. benimki arizona burger, emeğinki max burger. hamburger o kadar dolu ki, ısırırken içinden ya köftesi, ya mantarı, ya karamelize soğanları dökülüyor. imkan yok bir hanımefendi gibi yenmiyor o meret. o sırada lezzetin doruklarındayken kate moss'un sözü geldi aklıma, ağzımdan karamelize soğanım düşerken ''omok koyt moss domuş ku, huçbu yomok sufur bodon olmok kodor hoz vormuyor'' sonra da cümlem sırasında yanaklarımda tıkışmış olan lokmaları yuttum güçlükle. böylece hamburgerlerin geri kalanını boğazımıza dizdim.

bu yazının özeti şu'dur dostlarım. modeller sıfır beden kalabilmek uğruna en kalorili ve lezzetli yemekleri kaçırmakta, ve karşılarında aldıkları tatmin, bu muhteşem tatların verdiği hazzın yanından bile geçememektedir. içinde erimiş cheddar peyniri, karamelize soğan, barbekü sosu ve kalın çekilmiş kıymadan yapılmış bir et olan hamburgeri yemeyen insan, bana haz'dan bahsetmesin.

bakın bayım...

bakın bayım, niyetiniz nedir bilmiyorum ama sizin de bildiğinizi sanmıyorum öte yandan. siz neyin peşindesiniz bayım? nasıl davranacağınızı mı biliyorsunuz bir kadına, nasıl elde edeceğinizi mi, nasıl yanaşacağınızı mı, siz neyi ne kadar biliyorsunuz bayım? eğer her çiçekten biraz bal alıp yolunuza devam ediyorsanız, bu çiçeğin tüm balı, iyi kızarmış bir ekmeğin üzerinde, afiyetle yeniyor, bayım. bizim kapımız iyi niyetli herkese açıktır, arkadaş edinmeyi pek severiz, peki siz iyi bir arkadaş mısınız, bayım? iyi bir arkadaş olmayacaksanız, daha fazlasının ya da daha azının peşindeyseniz, biz sizi uzaktan izliyoruz ve kapıyı göstermek bizi mutlu edecektir, bayım. biz yem atan balıkçı gençlerle, biz de gençken karşılaştık, oltalara atladık, ağlara takıldık, ama artık yorulduk ve o yoldan bir kez daha geçesimiz yok, bayım. size yolunuzda başarılar, tanıştığımıza ne memnun olduk, ne memnun olmadık, çünkü pek birşey anlamadık halinizden, bayım.

7 Eylül 2011 Çarşamba

bu geceyi çıkarabileceğimi sanmıyorum.

o kadar sevgisiz, nemrut, alıngan ve ezik bir ruh halindeyim ki. dün gece buralara kollarımdan çiçekler serperek yazdığım ''herşey harika olacak, muhteşem resimler yapacağım, sevgilime tapıyorum'' konseptli yazı çok gerilerde kaldı. acı acı gülerek sildim zaten.

bugün telefon bir kez çaldı, o da sabahın köründe ''ben çok mutluyum, dünyanın en güzel yerinde sevgilimleyim, beter ol'' demek için aramış hasan'ın telefonuydu. zaten ondan sonra telefonun sesini kapadım. ben bugün sevilmeyecektim.

güzel bulduğum kızlara bakıyorum facebooktan. tanrım ne kadar güzeller. o kadar güzel olunmaz ki. onları güzel bulmayı çok seviyorum. bu dünyaya tek gelme amacım onları güzel bulmak sanki.

bir de kafasına meteor düşse üzülmeyeceğim insanlar var. onlara da bakıyorum. onlara bakmasam da onları görüyorum. onlar da benim kafama meteor düşsün istiyor. böylece geçinip gidiyoruz.

size ne kadar mutsuz ve yalnız olduğumu söylemiş miydim?

4 Eylül 2011 Pazar

nobody's wife


nasıl açıklayabilirim ki benden yaşça epey büyük insanlara, 25 yaşında, ciddi bir ilişkisi olan bir kadının evlilik düşünmeyebileceğini... kendisiyle ilgili çok başka, çok farklı planları olduğunu. evet ilerisine bakınca, ne istediğimi net bir şekilde göremiyorum. okumaya devam mı etmeli, ardı ardına resimler ve sergilerle mi büyümeli, sanat tarihinin peşine mi düşmeli bilemiyorum. bu sebeple, tek gelecek planım önümdeki bir yıl için yapılmış durumda. o da yapabildiğim kadar resim yapmak. kapasitemi görmek, sevip sevmediğimi görmek, eleştirileri görmek.

ve ben yıllar sonra, sadece sevildiğim için, sadece korunduğum için, sadece vakti geldiği için evlenmiş, dört duvar arasında kendi iç sesini duymaz olmuş, tüm hayallerini tozlu raflara kaldırmış bir kadın olmayacağım. belki yaptığım işte başarılı olmayacağım, belki ağır bir depresyon üzerime çökmüş olacak, belki her zamankinden daha yalnız hissedeceğim ama hiçbirşey beni başka birisiyle beraber planlanmış hatalar ve pişmanlıklar yığınına sürükleyemecek. evlilik düşünme sırası çok sonra gelecek, sorunlu bir konu benim için.

gelecek ise, bu aralar aklımı çok fazla kurcalayan, bir türlü netleşmeyen, olasılıklarla dolu bir konu. olasılıkları her daim fazla tutmak niyetindeyim.

it's easy



3 Eylül 2011 Cumartesi

çember


uyan.
koş, çok hızlı koş.
nefes nefese kal. terle. soğu. seril. dinlen.
dal. çok uzağa dal.
yaz. sayfalar. defterler.
çevrene bak, çemberini çiz, aşık ol.
kalbini kırdır, onart, tekrar kırdır, tekrar onart.
kafaya tak, hasta ol, iyileş.
resim yap, şarkı yap, spor yap, yap yap yap.
başa sar, baştan çık, başa al.
yağmura yakalan. fırtınada kal, güneşte kuru.
günleri say, haftalara dönüş, mevsimleri harca.
uyu, uyan, yorul ve bırak. devam et. ara ver.
uyu.

çember.

2 Eylül 2011 Cuma

bak eylül...


senden gerçekten sıkıldım. tüm bu drama krizlerinden, arıza çıkarmalarından, tereddütlerinden, ''istediğim an, istediğim olsun'' halinden. gittikçe daha çekilmez oluyorsun. o kadar olay çıkardın, ağladın, içtin, noldu? noldu cevap ver noldu?!! ben sana söyleyeyim, yine korktuğun, etrafı ayağa kaldırdığın hiçbirşey olmadı, herşey gayet yolundaymış, kendine göre mantıklı gerekçeleri varmış ve sen boşuna kafasını bıkbıkbık yemişsin adamın. kendi arkadaşlarına da yazık, mecburlar mı her içki masasında senin özel hayatını dinlemeye? ayıp ayıp, biraz çeki düzen ver kendine...