30 Aralık 2013 Pazartesi

Kızkardeşleşmek

Emek sana iyi ki Emek demişler, başka isim durmazdı üstünde
Ve ben o zaman kimselere diyemezdim ki;
Ben bir Emek tanıdım, aynı ismi gibi
Dokunduğunu gerçek kılıyor, O olmadan, gerçek hiç güzel olmuyor
O kadar güzel oluyor ki O, bazen hiç gerçek gibi durmuyor
Ben yani bilemiyorum, bazı kavramlar gerçekten çok karışıklar.
Emek bir geliyor, hepsini alıp bir ediyor ince parmaklarıyla, çırpıyor, döküyor ve pişiriyor
(Bak karnım acıktı, Emek bana kek yap) Desem yapar mesela, üşenmek bilmez çünkü.
Ben Emek'le tanıştığım gün, emek vermeden Emek'le dost olunmazmış diye öğrendim.
İsmi gibi zor, ismi gibi direnç gösteriyor, ama bir o kadar da kıymete binmiş çok şükür
Bir canıma değiyor, bir canımın içi oluyor.
Emek bazen öfkelendiriyor, kimse de öyle güzel öfkelendiremez.
Bir canıma yetiyor, bir canımdan can alıyor.
Yani nasıl anlatabilirim, insanın kafasını karıştıran insanlardan biri (aynı anda da huzur vermesi var)
Sonra bir bakıyorsun, Emek hayata çok benzer bir şey olmuş.
Bir fincan çay alıp, gökyüzüne dalıyorsun, iç çekiyorsun.
Emek senin adın ne güzel,
Emek sen ne güzelsin.



kokina günleri

  babannemin her yılbaşı aldığı, yeşil kocaman vazosuna koyduğu kış çiçekleri kokina. kırmızı top top çiçekli, diken yapraklı. insanı nasıl da mutlu ediyor. geçen gün beşiktaş'tan eve dönerken 3 demet aldım, babannemi andık, onun vazosuna koyduk. sonra yeni yıl kartlarımı yazdım, birkaç en sevdiğim süsü (bu sene çam yok, üşengeçlik var) görünen köşelere dizdim.



  coşku hissetmiyorum yeni yıla karşı ilk kez. çünkü eski yıl yorgunuyum, eski yıl hem başlangıçlar hem bitişler getirdi, yeni başlayanlar bitti, en başa dönmüş hem de yorgun halde dönmüş buldum kendimi sonunda. ''ya n'oldu şimdi böyle?'' diye soran bakışlarla. şimdi o yüzden tekrar başlamaya korkan, bir adım atmadan önce bin kez düşünen ve en sonunda adım atacağı ayağını uzatıp, üzerine battaniyeyi seren bir haldeyim. herkesin bir şükretme noktası var ve olmalı, bu kısım tertemiz ve kusursuz dediği, (eski yılda aşık olduğum kadar yeni yılda da aşkla dolu kalmak, minnet duymak, onların yeri burası)

  artık hepimiz için gidebilir, yerine yenisini bırakabilir. dilekler dileme zamanıdır, ne dileyeceğini büyük dikkatle seçme ve ona inanma zamanıdır. çünkü yıldızların hangi noktadan kayacağı ve o an hangi dileğimizin gerçek olacağı bilinmez. içimizi temizlemek için sütlü çay içelim, zencefilli kurabiye yiyelim, yeni yıl renklerinde ve süslerinde mutluluk bulalım.

22 Aralık 2013 Pazar

öyle durup dururken

şu hayatta en sevdiğim şey uyku olduğu için mi başıma büyük, parlak mucizeler gelmiyordu?
başıma büyük, parlak mucizeler gelmediği için mi, sıradan yaşamımdaki her mutlu ayrıntı devleşiyordu o an?
gözümü alamadığım sokak ışıkları, galata kulesi (her gördüğümde büyüleniyorum istemsiz) ışıklı cafelerdeki insanlar ve soğuk havada kalabalık koşan sokak köpekleri, bunların hepsi mucize mi, ayrıntı mı? (ya da bu dünyada aynı anda iki şey olmak ve bunun iki kişiye göre değil bir kişiye göre mümkün olması var mıdır?)

ne kadar yalnız bir kız.
ne kadar da heyecanlı.
neredeyse sevincimden üzüleceğim.
ki sanırım bu en sevdiğim olma hali.

şimdi kolunuzu omzuma atsanız ağlarım. yok, sinirlerim bozuk diye değil ki gerçekten bozuk değil. bazen işte ben, omuzlarımın var olduğunu unutuyorum.

20 Aralık 2013 Cuma

şehir içinde bir şehir

  Ben bu ülkede, sanki bu ülkede değilmişim gibi yaşamaya başlayalı bir 3-4 yıl oluyor. Bütün paramı taksiye, güzel yemeğe, kitaplara ve ev(ler)imde kurduğum dünyaya ayırınca, cidden ülke içinde ülke, şehir içinde şehir beliriyor. Şimdi yine gündemden kopma kararı alıyorum, daha fazlasına tahammülümün olmadığı noktada, duyduğum ve duyacağım yeni şeyleri boşverme kararı alıyorum.

yeni kitapları koklayalım. taze kahve içelim. arkadaşlara sığınalım. ve bulabildiğimiz tüm hayvanları, kulaklarına, kuyruklarına, burunlarına kadar öpelim. bunları bir hayatta kalma rehberinin kurallarına uyar gibi yaparsak, aklımız kafamızın içinde buharlaşmadan durur, sadistlerin bizi delirtme çabası boşa çıkar belki. galata'da çok güzel bir yer açılmış, ev yapımı çikolata yemeye gidiyoruz. hadi. 

18 Aralık 2013 Çarşamba

Gerçek hayat kahramanlarını anma günlerinden biridir.

Ali İsmail Korkmaz
Mehmet Ayvalıtaş
Ethem Sarısülük
Abdullah Cömert
Medeni Yıldırım

  Dün ve bugün ''evlat'' lafını her duyduğumda aklımdan geçtiniz yine, kardeşlerim. Keşke siz yaşasaydınız da, bu zalimlerin, soysuzların çocuğu gitseydi diyecek kadar sert oldu içim. Önce sert, sonra acı. Ama kalbim kurumadı, isminizi andım. Yaşadığım sürece de, isminizi anmadığım, ailenize dua etmediğim bir gün bile geçmeyecek. Söz verdik ya size, unutursak kalbimiz kurusun.

16 Aralık 2013 Pazartesi

Mama... Papa...*

Çocukluğumdan beri bizim evde pazar akşamları aile sofrası kurulur, bütün hafta herkes öğünleri tek başına ve farklı yerlerde yediğinden, yemek bir arada ve sohbetle yenir. Yemeği mutlaka babam hazırlar, hem de saatler boyunca, uğraşarak, birkaç çeşit hazırlar. Ortaya çıkardığı tabaklar önce biraz izlenir hayranlıkla, sonra onun keyifli bakışları altında yenir güzelce. Aile ritüelimizdir, yeri çok özeldir.



  Haftalardır pazar günü evde değildim. Sevgilimin evi ve kendi evim arasında zamanlarım, mekanlarım, balkonlarım bile ikiye bölündüğünden, pazarları biz benim yaptığım çömez yemeklerini yerken ya da sipariş verirken, ''Şimdi bizimkiler ne yiyordur? Balık mı yapmıştır babam? Of tatlı kesin çok acaipti'' şeklinde geçiyordu aklımdan. Bu hafta tesadüfen evdeydim, masadaydım. Ne kadar özlemiş olduğuma ben bile şaşırdım. Kendimi çok ''ait olduğum yerde'' hissettim. Bu his için minnet doluyum, çünkü uzun zamandır bu evde bana uğramıyordu kendisi. Hem hiç büyümemiş olduğumu, hem çok yaşlanmış olduğumu da hissettim bir yandan. Ama yemekler her zamanki gibi o kadar güzeldi ki, hüzünlenmeye fazla vakit ayırmadım, yemekten iki saat sonra hala nefesimi daraltacak kadar çok yedim. (O nasıl bir profiteroldü, o nasıl bir hafif krema ve çikolata sosuydu? Ve biraz da karamel?!) ve elbette evden birkaç saatliğine uzaklaştığım zamanlarda bile hasretinden çıldırdığım kedim.. Kedimle yatağımda yumuş yumuş uyumak, hangimizden çıktığı belli olmayan huzurlu mırıltılar, tekrar ve tekrar uykuya dalmalar.

  Çok şikayet edebilirim. Sürekli kaçıp gidebilirim. Günlerce gelmeyebilirim. Daha fenası hislerimi hiç belli etmeyebilirim. Ama içten içe, annem ve babam için hep minnet dolu olacağım. Gerçekten sevildiğimi hissettiğim anlar ve öğrettikleri, başlattıkları her şey için.

  *Modigliani filminde, ressamı oynayan Andy Garcia, cam kenarında oturmuş çocukluğunu düşünürken, ardı ardı sayıklardı ''mama.. papa..'' diye. Öyle bir his işte.

13 Aralık 2013 Cuma

Kediler ve ruhlar üzerine.

Bu (neredeyse) kusursuz dört kış gününün ardından, elimde bir fotoğrafımız var şimdi. Sabahın 7'si, en yabancısı olduğum saatlerden biri, pijamalarımız, bembeyaz karın aydınlattığı yüzlerimiz, senin şişmiş gözlerin, benim dağınık saçlarım. Ne kadar mutlu görünüyorum. Ne kadar harika görünüyorsun. Geçen hafta evden çıkarken sana bir mektup bırakmıştım, içinde geçen bazı satırlar yüzünden sonra tereddüt etmiştim, acaba fazla mı döktüm kendimi, fazla mı açık ettim en uçlardaki hislerimi diye. Ama hayır, şimdi düşündüğüm zaman şu dört günü, az bile yazmışım. Dediğim gibi, ''Ruhum ruhuna aşık oldu.'' Bak iki gözüm önüme aksın ki dramatize etmiyorum, ki bilirsin taşı sıksam dramını çıkartırım, severim. Ama burada hiçbir dram göremiyorum, çok heyecan, çok ısınmak, ellerin soğuk kalması, dozu olmayan bir tutku ve sempati, hepsi bu. Ah bir de, 11 Aralık'ın turuncu mumları, sessiz karı, demli çayları.



Benim içimde bir yer var, kırılmak için yapılmış. (yok hayır, cam gibi değil; camın kırılmak için değil, uzağa ihtiyaç duyan bakışlar için yapıldığına eminim. hayatımda camların büyük yeri var, kırıldıkları çok az oldu) benim içimdeki bu yer yumuşak, ama tuzla buz olabiliyor. ben en derinlerime batıp gömülebiliyorum. ''yok bu sefer kalıcı, düzelmeyeceğim'' sanabiliyorum, dile getirmeden. ve bir an geliyor, nefeslerim yetmiyor. Saatlerin dakikaları, evin sesleri kırıyor beni. Ama sonra ıslak saçlarımı berenin altına tıkıştırıp, çantama boya kalemlerimi ve defterimi koyup, zar zor evden çıkıyorum. Çok kısa bir süre için, o da takside. Ve başka bir evdeyim. İşte o evde benim tuzla buz olmuş yumuşak karnım düzeliyor, onarılıyor. Gıdısı, kulakları kaşınıyor, sırtı okşanıyor, yumuşak karnım kıvrılıp huzurlu bir uykuya dalıyor. Uyandığında bir tepsi içinde çay ve kurabiye buluyor, gerinip gülümsüyor. Ve ait olduğu adamın kucağına zıplayıp oradan pür dikkat dünyayı izlemeye başlıyor. İyileştim. En derinlerden bir kez daha kurtuldum. Suyun yüzeyinde değilim, ama gökyüzünü görebildiğim hoş bir yerdeyim.

Senin ruhun.
Benim kedim.
Senin ruhun.
Ben kedinim.

6 Aralık 2013 Cuma

Go Domin Go.

  Bir insan nasıl deliriyor ve bir gemi yapmaya kalkıyor insan başına; içine tufandan kurtarmak istediği herkesi ve her şeyi katacak ve açılacak şekilde? Bir cümle nasıl anlatmak istediğim her şeye oburca atlayıp, uzadıkça uzarken anlamını kaybetmemeye çalışıp, anlatmak istediklerimden tamamen ayrı bir anlama bürünürken bana gülümseyebiliyor? Bir cümle nasıl beni küçümseyebiliyor üstelik kendim kurduğum? Devriliyor, dağılıyor, kabul edilebilir bir form almaktan vazgeçip buharlaşıyor. Uyuyakalıyorum cümlenin sonunda.

  İyi. Güzel. Nasıl? Peki.

  Bugün bir haftadır çok severek okuduğum kitabı bitirdim. Hakkında yazmak, anlatmak istedim, sonra kalkışmadım. İlk defa kendimi efkarlı ve yorgun bir katil-kovboyla özdeşleştirdim, ilginç bir deneyimdi. Domingo Yayınevi, seçtiği ve yayımladığı kitaplarla beni hep şaşırtıyor. Tüyap'ta 6 kitap aldım bu sene Domingo'dan, alırken içim rahattı çünkü önceki deneyimlerimden, bu yayınevinden kötü kitap çıkmadığını öğrenmiştim. Sisters Kardeşler çok akıcı, çok güzel bir Western romanı, okurken filme çektim kafamın içinde, izlemekten de ayrı bir keyif aldım.

  Bir başka sergi yazısı, hazırlığı, sıkıntısı. Sergiler büyük sıkıntı. Sergisiz sanat olmuyor mu? Küratörsüz sergi? Küratör kelimesini tamamen silebiliyor muyuz hafızamızdan ve hayatımızdan, ucuz şaraplı suni ortamlarla birlikte? Çünkü benim tek istediğim evde oturmak ve çay içmek aslında. Yapay gülümseyebilen mimiklerim ve kendime yabancı ses tonlarım kayboldu.

  Ben de biraz. Kayboldum aslında gibi.

29 Kasım 2013 Cuma

Saul Leiter, kış ve kahve kareleri

Bazı fotoğrafçılar ve bazı fotoğraf kareleri var, insana sırf görebildiği için bile kendini kutsanmış hissettiren, kalbinin mutlulukla ve daha hızlı atmasını sağlayan. 1950'lerden, (belki ünlü ama benim bugün keşfettiğim) bir fotoğrafçı, Saul Leiter bende bu etkiyi yaptı, bakakaldım.
http://leclownlyrique.wordpress.com/2013/11/28/saul-leiter/




28 Kasım 2013 Perşembe

Lulu's world

Emek'in çizdiği en güzel resimlerimden biridir. Kendimi yine durup dururken sevgi ve sihirle dolu hissettim. İlerde kızıma çizimlerinin olduğu kitapları okuyacağım, çizimlerini gösterip ilk resim aşkını başlatacağım dostum, iyi ki varsın.

25 Kasım 2013 Pazartesi

tahammülsüzleştirdiklerinizdenim

  eğer ben, ben olmasaydım da, yakın bir arkadaşım, sırdaşım olsaydım... alırdım kendimi karşıma, ''bak kızım,'' derdim açık açık, ''senin sinirlerin bozulmuş.''  ne kadar ''iyiyim ya yok, geçer'' desem de, aldırmazdım. ''gel bakayım, otur şöyle, anlat noluyor'' derdim. anlatamazdım bir şey, biliyorum. ama ben sabırlı yaklaşırdım ve zaman verirdim. o an mutlu görünme ve gerçekten de buna inanma anlarımdan biri olsa da, geçmesini beklerdim karşımdakinin bu balon mutluluğunun. ya da uçmasını. çünkü biraz sabredersem, birazdan o mutluluktan eser bile kalmayacak karşımdaki ben'in içinde, bilirdim. ''bu derin kederin neden hiç geçmiyor, neden sürekli acı çekiyorsun, anlatma sen, düşün sadece'' derdim, izlerdim sonra, çünkü birkaç dakika aralıksız izlersem, ağlamaya başlayacağım kendi karşımda, biliyorum. gözlerimi kaçırmakta ve konuyu değiştirmekte başarılıyımdır, ama karşımdaki ben olunca, sanırım bu oltaya gelmem. gerçi ağlayınca da hiç rahatlamıyorum, hemen uykum geliyor, tek güzel yanı bu.

  ''nasıl hissettiğimi bilmiyorum artık, nasıl hissettiğimi sabitleyemiyorum.'' bu öfke patlamaları daha ne kadar sürecek, göze alamıyorum daha fazla sinirlenmeyi. tasması boynunu fazla sıkan, bir çocuğun güvenli bir mesafeden kafasına vurup vurup sinirlendirdiği, öfkenin verdiği acıdan uluyan bir köpek gibiyim. yabanileşmeden ve sevdiklerimi korkutmadan ifade edemiyorum tepkimi. bu dozu olmayan öfkenin bir de dozu olmayan mutluluk hali var, o da bin beter. o da bir o kadar yabani, hırpalıyor insanları, sevgilimi. ''seni olduğun gibi kabul edemiyorum, her halin batıyor, içimi deşiyor bazen'' lütfen kırılmayayım kendime. lütfen uzaklaşmayayım. bir kez uzaklaştım, sadece bir kez. hiçbir ilacın dindiremediği bir acı ve kayboluştu, kendimi bir kez daha terk edemem.

  kendim yerine Rimbaud'yla konuşmak isterdim şimdi. ''Ben bir başkasıdır.'' bu güzel sözü söylediğine göre, aynı durumda bulunmuş olmalı, ve öyle güzel sadeleşebildiğine göre, sağ çıkabilmiş de olmalı. sağ çıkabilmiş insanların tecrübelerine ve boğulmakta olanların sırdaşlıklarına ihtiyacım var. ''bir fincan da çay, şekeri azaltmaya çalışıyorum, lütfen tut kendimi.''

20 Kasım 2013 Çarşamba

İçerik hırsızı olmak nasıl bir şey?

  Bunları doğrudan sana yazacağım, nasılsa sık sık açıp inceliyorsun bu blogu. Sabah annem kedimin Patti Smith'in hayran sayfalarından birinde çıktığını söyleyince, aklıma bir pislik gelmedi açıkçası. Patti'yi takip edenler zaten bir şekilde buluyor birbirini, fotoğraf altındaki yorumlardan, videolardan. ''Birisi görüp beğenmiştir, hayran sayfasına koymuştur'' dedim. Tabii garip geldi fotoğrafı nereden bulduğunu yazmamış olman.

https://www.facebook.com/photo.php?fbid=531688706922563&set=a.212592332165537.49314.212587898832647&type=1&relevant_count=1

Akşam vakti ise meraklandım, sonuçta başka hayranlarının da kedilerini falan koymuştur bu sayfa diye bir bakınayım dedim.

https://www.facebook.com/photo.php?fbid=319369371487832&set=a.212592332165537.49314.212587898832647&type=1&relevant_count=1

https://www.facebook.com/photo.php?fbid=320606558030780&set=a.212592332165537.49314.212587898832647&type=1&permPage=1

Şu ikisini bulmak uzun sürmedi, itiraf edeyim epey şaşırdım. 2009'da yazdığım, hem de fazlaca duygusal, katlanılmaz ve çekilmez bir dilde yazdığım bu satırları araklamak, utanmadan, isim vermeden sayfana koymak nereden aklına geldi? Stalker olmanın gereklerinden biri, başkalarının emeklerini sömürmek ve kendine aitmiş gibi sergilemek olmamalı. En azından açtığın sayfanın sahibine ait isme duyduğun saygıdan yapmamalısın bunu. Kedimin, balkonumun, kitaplarımın falan... başka beğendiğin şeylerin fotoğraflarını, daha da önemlisi yazdığım satırları kullanacaksan, izin almayı öğrenmen gerekiyor.

19 Kasım 2013 Salı

Şeker'in gözleri

''Anne bak rejime giriyoruz tamam mı? Göbeğimiz çıktı resmen, dikkat edeceğim ben artık, birlikte yapacağız bunu. Tatlıyı da tamamen kesiyorum.''
Sonra masada kahve içmekte olan annemi bırakıp içeri girdim, vitrindeki pastalara baktım. Bir frambuazlı çikolatalı, bir de tiramisu sipariş edip geri döndüm.
''Birazdan giriyoruz anne, birazdan olacaklar yaşanıp bittikten sonra giriyoruz.''

Annemle yemeye ve içmeye şükretmediğimiz, keyfini sürmediğimiz bir gün bile yok. Bana güzel bir spagetti'nin, uzun arayışlar sonucu seçilmiş bir şarabın, tadı kutsal sayılacak bir çikolatanın keyfini sürmeyi öğreten kadın, annem. Bizim rejimimiz elbette biraz farklı olacak, ipin ucunu kaçırmalar ve ipi geri toplamalar arasında gidip gelecek.

Aralık için hevesliyim. Bugün Unicef'in yeni çıkan yılbaşı kartlarından aldım bir kutu, hepsi o kadar güzeller ki. En uzağı Almanya'ya gidecek. Sonra İzmir'e, Çanakkale'ye ve elbette ki askerliğini Elazığ'da yapmakta olan bro'ların bro'su Hasan'a. Benim için gerçek yılbaşı, yaz bitiminde oluyor. Ben yıla sonbaharla başlıyorum. Aralık ayı ise, içimi ısıtan, ışıl ışıl, neşeli ayrıntıların ve hediye bahanelerinin ayı, yeri ayrı o yüzden.

Eve dönerken bir de turuncu saç boyası aldım, iki tane yeni ruj, sürmeyecek olduğum halde iki yeni oje. Bu hafta O'nun doğumgünü. Benim en sevdiğim şey ise O'nun için güzelleşmek. Bu aralar yine çok ama çok aşk ve heyecan doluyum. Ara ara içimdeki bu hislerin dozu iyice artıyor, sokağa çıkıp hızla koşmak, sonra kocaman köpeklerle boğuşmak istiyorum. Sanırım aşkın fazlası enerji patlamalarına dönüşüyor. En güzeli de O'na içimden geldiği kadar çok belli edememek, kendime saklamak. İyi bir müzik grubu olmanın sırlarından biri bu da, grup arkadaşımdan öğrendim.

Son olarak içiniz sıkıldığında, darallar geldiğinde ve gitmek bilmediğinde, bir kedinin ya da köpeğin yüzünü ellerinizin arasına alıp, uzun uzun gözlerine bakın. Evinizdeki ya da sokaktaki fark etmez (sokaktakiler olsa daha iyi, hak ettikleri kadar çok sevilmiyorlar) O an tüm ruh haliniz değişecek. Eğer değişmiyorsa, buyrun, kedim Şeker'in gözlerine bakın. Ciddiyet falan kalmıyor insanda. Dur ben şunun bir kulaklarını öpüp geleyim.




28 Ekim 2013 Pazartesi

cheek to cheek

Üç gününün içine iki mevsim sığabilir, birkaç ay, rüzgar çeşitleri, farklı farklı arkadaşlar.

Üç gün çok uzun geçebilir yani.

O her zaman haklı olduğunu söylediği halde, bildiği pek çok şey yanlış olabilir, bunu kabul bile edebilir.

Ben en sonunda ve ilk kez, istediğim gibi seviliyor olabilirim, bunu kendime çok görmeyi bırakabilirim. 

Ben mutluluktan konuşacak kelime bile bulamayabilirim, (ama o anda bile elbette konuşabilirim.) Kalbimde parlak bir supernova oluşabilir duyduğum o sözün güzelliğinden. Susmayı neredeyse başarabilirim. Ve bir yabancı o an yanımda olup, olanları izlese ''Eee ne var ki bu kadar mutlu olacak?'' diyebilir.

İşte biraz tuhaf bir oluşum o ''şey'', mantıklı bir şekilde izah edemiyorum. 


23 Ekim 2013 Çarşamba

I hurt myself today.

  Sanki istediğim her şeye sahip olabilirmişim de, son anda kaçırmışım gibi geliyordu. Yanlış bir cevap, yanlış bir saat ve bakakalıyorum hepsinin ardından. Oysa çok güzel olabilirdik.

  Ah zavallı, küçük, zengin kız (derdi Eddie olsa, ki değil) hiçbiri olmadı. Ben hala hepsine sahibim. Hep ''bir an''ın gelmesinden ve o an her şeyi mahfetmekten korktum. Harcamaktan, rezil etmekten, çok üstlerdeyken ''bir an''da hepsinden olmaktan. Hiç başıma kalmaktan.

  Hala her şeye sahibim ama sanki, milimetrik kum taneleri ilerleyişinde azalıyorlar. Bir süredir bu böyle, azalıyorlar ve sahip olduklarımı yitiriyorum gibi geliyor. (Azalan ne? Neyim daha az kaldıysa hepsi, soyut, somut, kedimin tüyleri, aklımın umut kümeleri hepsi, neyim varsa) sonra anlıyorum ki, o ''bir an'' hiç gelmeyecek. Yavaş yavaş, fark etmeden, sessizce yitirmek en kötüsü olabilir. Cevaplayacağım, yanlış bir şekilde cevaplayacağım bir soru sorulmayacak. Kontrol sınırlarımın içindeki her şey mükemmel. Ama kum tanelerine müdahale edemeyecek kadar iri ve kabayım.

  Şimdilik hiç yoktan kederlenmeye hakkım var bu yüzden.

11 Ekim 2013 Cuma

güne Şeker'le başlamak

08.00
Şimdi koridordan koşmaya başlasam, iyice hızımı alıp şu göbekte patlasam, oradan cam kenarına doğru hızla sekip uçarım.. Baktım uyanmıyor, aynısın tam tersini de yaparım. Evet, evet. Hazırsam başlıyorum hoooopp!!....

11.00
Uyanmayacak yok, o kadar zıpladım, gittim yarım saat sıkıntıdan kumumu eşeledim, hala aynı. Şuan bir parça ıslak mama için bu evi yakabilirim.. En iyisi dibine girip avazım çıktığı kadar haykırayım da içimde kalmasın... Maaggoorrvv.... Meğğaaöövv.... Hahaa ay sinirim bozuldu neler diyorum ben, saçmasapan konuşuyorum. Dur bir de gırtlaktan alayım; Mırrrroohhvv??! (Ohaha çok eğlencelii ben şimdi inekmişim) Mööğğoorrvvv!!!...Oh uyandırdım. Yaa Eylül hanım sürüne sürüne gidersin böyle mutfağa. Adam olacaksın, ufacık keseceksin o mamaları, bir patime en az 10 parça sığacak. Bakayım? Daha ufak böl vallahi yemem.

11.10
Nereye kayboldu bu hemen, yatağa mı kaçtı yine? Balkon kapısını açmadı, ben şimdi nereden su içeceğim, kendi su kabımdan falan mı sanıyor? Dünyada olmaz. Mörrröööeevv? Moggoorrv?!! Gel kız buraya. Heh. Suluğuma kavuştum, neden bunu balkonda bırakırlar ki.. Hmm içine tozlar yağmış, yapraklar da düşmüş nefis... Fakat o ne? Bir sinek, mmm sürprizlerle dolusun balkon. Tamam tatlım, sen uyumaya dönebilirsin, buralar bana eman..oha kumru geçti!!



Bir ara aynı saat dilimini kendi açımdan da yazmalıyım. 


7 Ekim 2013 Pazartesi

heat

ben şehirleri tabanlarından sarsarım ve evleri, (odaları da.)
bu baş ağrıtan bembeyaz duvarların senin
dilleri var onlar bile beyaz, fısıltıları açık mavi.
derdime bir dert de sen koy.
dalgakıran.

ben bir gün bir ''yeter'' haykıracağım,
geri adım atacaklar.

4 Ekim 2013 Cuma

yavaş.

  Dönüşüm sürecimi tamamladım. Artık çatık kaşlı, huysuz, evinden çıkmayan ihtiyar bir adamım. Elinin ayarı kaçmış Ekim ayı utansın. Havanın en soğuk olduğu gün bozulmayı başaran kettle utansın. Demliğin altı sürekli açık, kaloriferler yanmıyor, yorgan altındayım iki gündür. Alaska'da bir klubede inzivaya çekilmiş gibi hissediyorum. Tek güzel şey, çok üşüdüğü için dibimden iki adım öteye gitmeyen Kedi Şeker. Kedi Şeker benden de tahammülsüz soğuğa karşı, yemek yemek için bile yatağı terk etmiyor.

  Pazar günü oysa, tişörtle çıkmıştık evden. Sultanahmet'te, Arkeoloji Müzesi'nde elele geziyorduk. Soğuk kahve içiyorduk. Üç gün sonra eve aynı tişörtle ve üzerine dandik bir kot gömlekle döndüğümde titriyordum. Yorganın altına çarşamba günü yerleştim, şuanda ihtiyacım olan yemekler, filmler, kitaplar, kahve ve su bir kol boyu mesafemde, hava durumuna göre pazartesiye kadar burdayım.

Ne fazla sıcakta, ne fazla soğukta benden hayır yok. İşlevsizleşiyorum. Ki, zaten fazla işlevi olmayan bir insan için, yapabildiklerini de yapamıyor olmak, sadece uyumak için yeni bir bahane. Ben sık sık, elimi ayağımı çekerim. Üzülürüm de bu halime, ''Keşke böyle olmasaydım'' da derim sık sık. Ama farklı olmak adına, bir tane değişkene bile dokunmam. Konuştu benimle, ellerimi eline aldı, pazar ile çarşamba arası bir günde, bir günün sabahında konuştu. İnsanlar zamanımın büyük bölümünü uykuda geçirmemden rahatsız oluyorlar. En yakınlarım ise nefret ediyor. Çünkü ben uyumuyorum, uykuya kaçıyorum resmen. Farkındayım da kendime yaptığım bu ayıbın. En azından hava bu kadar anormal soğuduğu zamanlarda bir bahanem oluyor, işlevsizliğimin de, yorgan altında yaşamamın da bir bahanesi oluyor. Güneş açarsa ne yapacağım? Herkes kendini coşku içinde sokaklara attığında, mutlu hissettiğinde ve bunu benimle paylaşmak istediğinde, ben ne yapacağım?  Neyse neyse, bu kadar yüzleşme yeter şimdilik, bu durgun ve sessiz anların hareketlenmesine gerek yok. (kafamın içinde bile kaçmak var (tamam sorgulama daha) )

  Annem bugün başucuma bir paket lokum getirdi. Kahve doldurmak için mutfağa gidip geldim, bir de baktım ki Kedi Şeker iştahla açıkta bulduğu bir lokumu yalıyor. ''Napıyorsun sen?? Terbiyesiz!! İn çabuk aşağı!!'' diye haykırdım. Poposuna hafif bir şaplak patlatarak. Hiç tınlamadan, transa girmiş gibi lokumu yalamaya devam etti, kucağıma alıp yere indirdim tombiği, aynı hızla çıkıp gömüldü yine pudra şekerine. Tatlı görünce gözleri dönen bir kedim var, bu hayattaki en büyük neşe kaynağım.

(Pazartesi ısınacakmış.)

23 Eylül 2013 Pazartesi

Çıt Çıkarmayan

 Kaldırımda oturuyorum, elimde ince bir dal parçası, toprağı eşeliyorum amaçsızca. Sonra zarif, kırılgan ve parlak kanatlar çekiyor dikkatimi. Peri gibi bir kelebek, toprağa paralel, yavaş hareketlerle ilerliyor. Dikkatle odaklanıyorum. Karıncaların onu yüklenmiş, azimle taşımalarını izliyorum. Hiçbir anlam çıkarmadan. Hiçbir metafor yaratmadan. An çok sessiz.

 Mutfak perdesinin dantelden delikleri arasından güneş süzülüyor. Ahşap mutfak dolaplarımızın üzerinde kusursuz bir dantel gölgesi var. İzliyorum. Isıtıcıdaki su fokurduyor. Dolabın üzerindeki dantel bir hafifleyip siliniyor, bir koyulaşıp belirginleşiyor. Elimi üzerine koyuyorum, elim dantel bir bukalemun. Suyu neden ısıttığımı unutup çıkıyorum mutfaktan.

  Evime giden işlek caddede yürüyorum. Hızlı hızlı, üşüyerek. Aniden kornalar çok fazla geliyor, benim için çok fazla. Bir mide bulantısı hapı alıyorum. Gitmek istediğim, gitmem gereken herhangi bir yer yok. Evimde sessizlik içinde oturup camdan dışarıyı izleyebilirdim. Güzellik ürünleri satan bir dükkana giriyorum. Vanilyalı duş jeli, güllü el kremi, bademli ballı bir losyon alıyorum. Eve dönüyorum, sessiz. Uyuyorum.

  Kedi uyuyor. Güneş çekiliyor. Ellerim bu saate kadar ısınmadı. Bir şeyler sürekli olurken, bir şeyler hiç olmuyor. Aklımda hep aynı iki soru.

  Bilmiyorum ki neyi daha farklı yapardım?
  Bilmiyorum ki ne beni daha farklı yapardı?

19 Eylül 2013 Perşembe

öpücük ver




10 günde deli gibi özlediğim, tatilin her sabahı yanımda taşıdığım videolarını izlediğim, hakkında bir soru sorulunca bin tane başka cevap vererek insanları bunalttığım, güzel gözlü tüy topağına Şeker denir. Tam bir gündür yanımda huzur içinde horlamaktadır, selamlar yollamaktadır.

16 Eylül 2013 Pazartesi

Cunda'da bir rüzgar esti, duruldum


Ege beni teslim aldı sonunda, uzun inatlaşmalardan sonra. Denize o kadar çok dalıp gidiyorum ki, bakışlarımı bir şeye netlemem zorlaşıyor. Tüm yaz kurduğum ''hiç konuşmadan denize bakmak'' hayalini günlerdir yaşıyorum. Bıkmıyorum da, sanki birkaç ay daha, konuşmadan, elimde çay fincanımla denizi izleyebilirim. Bir kedi yanaşıyor arada, dizime sürtünüyor, gözlerimi denizden ayırmadan onu seviyorum miskin miskin. Kedi kibarca sesleniyor. ''Bak ben senin şehirdeki sakinleştiricinim, ihmal etme beni'' Eğilip bakıyorum. Bu seferki grili beyazlı. ''Çok güzelsin, üzgünüm bir an gözlerimi ayıramadım denizden. Çok balık çıkıyor mu bu mevsim'' diyorum. Öyle kumda oturup mırrlayarak, purrlayarak denizi izliyoruz, yaklaşan bulutlardan, sardalyalardan, kayıklardan konuşuyoruz.

  Haziran'ın, parkın izleri yok gibi burada. Sanki hiçbir şey olmamış. Haberlerde şöyle bir geçiyor güncel durumlar, bir an herkes başını çevirip izliyor, sonra önlerine dönüyorlar. ''Lodos sağlam esti, yarın yağar, açılacaktım ben de.'' Bir kaya barbunu tuttum, bu kadar bak, mis gibi mis'' Zeytin işine girelim be abim artık seninle'' Konuşuyorlar, konuşuyorlar. Havadan, sudan. Hayatın havadan ve sudan ibaret hale gelmesine özeniyorum. Ne özenmesi, içim gidiyor. Basit yaşamak istiyorum. Basit sıkıntılar istiyorum.

  Dalıp gitmediğim zamanlarda yiyorum. Sardalya, papalina, çılgın tostlar (beyaz tişörtlerim yemek listesine döndü ilk günden) tarçınlı lokma, karadut dondurması, midye dolma, boyoz, ne çok muhteşem şey sunuyor burası insana. Mutlu bir göbek yaptım, ayva falan da değil. Ama mutlu, o yüzden hoşgörmek zorundayım kendisini, eminim kışın bu yiyecekleri düşünüp ''keşke yeseydim'' demek yerine, şuan tüm haşmetiyle çıkıp gezinmeyi tercih ediyordur.



 Bir de evler var ki, onları tarif edecek kelime yok. Pencerelerinden, taşlarına kadar hepsine hayranım. Bazılarında tarih de yazıyor, 1892 yılına ait bir ev gördüm dün, çok zarif ve çok sağlamdı, içinde yaşayan bir aile vardı. Cunda meydanına yakın, her gün balık ağları ve süslü, sarmaşıklı sokaklar arasından geçerek yaşayan insanlar var demek. Demek ki olabiliyor böyle güzellik dolu bir hayat.

  İki gün daha. Sanki iki aymış gibi yavaş geçireceğim, çok yürüyerek ve çok izleyerek. Nefes alıyorum.

11 Eylül 2013 Çarşamba

her şeyi bilmek istiyorum. onu da. şunu da.

-Ayaklarım Ege'de bir yerleri gezerken kalbim ve aklım İstanbul sokaklarında kalmamıştı hiç. Baktım ayaklarım da hiç istemiyor burayı, kapandım otel odasına. sosyal medyada nefes darlığımı çoğaltıyorum.

-Ayvalık sahilindeyim, karşımda Cunda var. Cunda'da olmak için dolmuşa binip 10 dakika yol gitmem yeterli. Kadıköy'e gelmiş polis, en barışçıl ve özgür İstanbul köşelerine, Moda'ya. Orada herkes birbirini kollar bilirim. Ama bir boşluğa düştüğüm hissi gitmiyor yine. Moda'daki kedileri düşünüyorum sonra, o kadar çok, o kadar insancıl, o kadar güzeller ki. Toplasan beş kez görmüşümdür ama dertleri içime düşüyor.

-''Bırak artık şu aleti elinden, internete bakma birkaç saat, kafan gözün dinlensin.''

-Çocuk 22 yaşındaymış daha. Nefesim bile acıyor.

-Dün rüyamda biber gazları patlıyordu yine ardımızda. Bu sefer bir arabanın içindeydim, kapılar kilitliydi. Burun deliklerimin ve genzimin yanmasına uyandım. Beyaz kireçle kaplı Ege evi bile ferahlatmaz mı bir kabus sonrasını? Çocuk 22 yaşındaymış.. Hatay'larım acıyor.

-Kafanıza kask takın. En çok aklımızı anlamadıklarından, en çok kafatasımızdan korktuklarından, hedef bölgemiz hep orası. Kask takın, baret takın. Aklım tek tek hepinizde, tanısam da tanımasam da. Siz iyi değilken denizin hiç anlamı yok.

7 Eylül 2013 Cumartesi

Dalgalar kıran çocuğa

Sana gördüğüm en güzel şey olduğunu söylemeye kalkıştım.
Ağzımı açtım, kapadım. Açtım, bana dönüp baktın.
Sen gülümsedin, ben şaşırdım.
Gördüğüm en güzel şey bu kadar basit olabilir mi? (Gerçi ya bir kedi olacak ya bir insan. bir o kedi, bir bu insan, değişip duracak yani; bak rahatladım karmaşıkmış iyi)
İyi bu oda, iyi. Sen varsın, ben varım, başka da bir şey yok.
Tavana baktım sonra, gökyüzüydü.
Pencereyi açtım, bir bulut girdi içeri.
Kırıtıyor mu bu bulut? Vallahi gülümsüyor gözlerini aç bak.
Sebebini sordum, elim avucunda uyurken seyrediyormuş bizi saatlerdir.
Sen, bulut ve ben uyuduk biraz daha, üçümüz bir bütün uykusu.
Şöyle bir-iki saat uzanmak oldu bir derin dalmak, ayılması zor.

Tam oldum ben sonra. Tastamam oldum.
Eksik-gedik kalmaktan yorulduğum her an için, birazını sonraya saklamak, üşüyünce üzerime bir şal gibi alıp sarılmak için, bir de uzun yola götürürken yolda okumak için,
Biraz daha sokuldum tastamamlığımıza.
Yanaklarıma sürdüm, boynuma, parmaklarım güçsüz kalmış çok; onlara.
İyi geldin.

Dudağım soğuktu yanağın sıcak.
Sonra bir dalganın, dalgakıranına kavuşma sesi.
Isındım.

Uzun yolda ben sana sarılacağım bak ruhun duymayacak, sen olağan bir gündüz vaktinde,
Ben, dalgalar halinde.
Kopuyor.
Rüyanda gördüğün. ''Merdivenlerin tepesinde, basit bir rock'n roll şarkısında.'' Dans eden. Kızım ben.
Sen, dalgakıran. Çocuk.







Cunda yolunda

Yol öncesi hazırlığı. Annem beni yatağa sığınarak kaçamadığım her şeyden uzaklara götürüyor, sonbahardaki halini en sevdiğim yerlerden birine. Akşamları üşüyeceğini bilmek güzel, boş birkaç ince defterin dolu halde döneceğini bilmek de öyle. Büyük ihtimal ilk günler hiçbir şey yapmadan, kumlara oturup denizi izleyeceğim. Pek konuşmadan, pek sorgulamadan. O denizin nerede bittiğini bile düşünmeden, kupamdan sessizce yudumlar alıp izleyeceğim onu. Olur da sihirli anlar gelir ve o izlediğim denize yağmur da çiselerse, daha çok minnet duyacağım. Sanki deniz gökyüzüne damlıyormuş gibi olacak bir süre sonra.

Hüzün payı sadece Kedi Şeker geride kaldığı için. Çok miyavlayacak, hatta uluduğu zamanlar da oluyor evde bırakılınca. Köpek kedim, tüylü deniz kabuğum, köfte patili tombiğim. Biraz dinlenmem, biraz temiz rüzgarlar yemem gerek benim. Kalbimde de kocaman sevgiler, mutlu yüzler, şaşı gözlerle birlikte.



5 Eylül 2013 Perşembe

''O gece odasında bir orman büyüdü, büyüdü...''

Ben çevreme toplamaya başladım yine ''şeyler''i. Çünkü akıl sağlığımı yerinde tutmak ve bu aralar arkadaşlarımı ürkütmeye başlayan öfke krizlerimi kontrol altında tutmak için, kendimi teslim ettiğim ne varsa çağırmam gerekiyor. Huzurlu ve pastel renkli şeyler çok güzel. Öfkem çok yorucu, çok yıpratıcı.

 Demirden yapılmış, tiksintiyle dolu ufak binlerce yumruk, içeriden dövüyor beni. Küfrediyorum. Bir şeyleri fırlatıyorum. İnsanların yüzlerine karşı hakaret ediyorum. Toleransımı 31 Mayıs gecesi İnönü Stadyumu önünde bir yerlerde koşarken düşürdüm cebimden. O hengamede sağlıklı nefes alıp verişlerimin ve hoşgörümün yanında, o da düşüverdi yerlere. Bir daha da yerine koyamadım. Arkasından işi bırakmak, en yakın dostumun allak bullak edilişini görmek, başka bir en yakın dostumun askere gidişi, hükümetin bizi büyük bir zevk alarak delirtme çabası falan derken... bir baktım kuduz bir köpeğim artık. Gelişigüzel ısırıyorum. Belki dayanıklı insanlar böyle normal durumlara çok kolay adapte oluyor, bunları bir depresyona dönüştürmeden, güzel bir rakı masası kurup atlatıyorlardır. Ben epey derinlerime düştüm.

  Küçüktüm, okumayı yeni yeni öğreniyordum. Annem bir kitap aldı, o başladı okumaya. Sonra her akşam okuttuğum aynı kitaplara bu yeni olan da eklendi. Uyuyan Güzel, Pıtırcık, Canavarlar Ülkesinin Kralı. Her gece bunları arka arkaya duymadan uyuyamaz oldum. Kitaptaki velet bir gece öfke krizlerine girip, annesini ısırıyor, sonra da güzelce hakaret edip yemek yemeden odasına gönderiliyordu. ''Ve böyle dediği için de yemek yemeden odasına gönderildi. O gece odasında bir orman büyüdü.. büyüdü...'' Sabah canavarlar ülkesinde uyanıyordu çocuk. İyi geldi bana bu düşünce. Sonra Emek, geçen seneki doğumgünümde orijinalini bulup yolladı kitabın. O da çok iyi geldi. (Emek'i üzen erkeklere kafam girsin) neyse sakinleştim yani. bir noktada gördüğünüz gibi, hoş oldum, duruldum.


  Şimdi masal kitaplarımdan başlayarak, sırasıyla sanat tarihi, şiir ve romanlarımdan en çok içimi yumuşatanlara sığınıyorum. Günün farklı saatlerinde, ihtiyaca uygun satırları seçiyorum. Derin nefesler alıyorum. Nispeten daha az küfür ediyorum. Kedimle dertleşiyorum, o purrrluyor, ben hırrrlıyorum, bir noktada uzlaşıyoruz, balkondan sokağı ve bahçeyi izliyoruz. Sonra inceden esiyor, üşüyüp birbirimize sokuluyoruz.

  Şu balkona bir sallanan sandalye alacağım. Ağzımda pipo ve kucağımda battaniye ile sallanacağım tüm gün. Yabancı biri gelince de ''Tüfeğimi getir Sam'' diye sesleneceğim kedime. O da diyecek ki ''Sam sana benzer öküz, Şeker benim adım. tüfeğini de kalk kendin al, göbeğimi temizlemeye çalışıyorum fark ettiysen'' Peki cazgır kedi. Nasıl istersen öyle yapacağız. Bu, olabilecek en mantıklı şey şuan.


2 Eylül 2013 Pazartesi

bir şey

''Bana ne oluyor böyle? Hiçbir şey. Tam olarak hiçbir şey. Tanrım!'' demişti Elisabeth Vogler, beni nasıl çarpacağını hesaba katmamıştı o sırada belki. Aslında sadece bu alıntıyı yapmam yeterli olmalı. Ama yetmiyor, hiçlik öyle bir durum ki, üzerinde uzun uzun düşünülsün, bir yere varılamasın, böylece büyümeye devam edebilsin istiyor.

  Yataktan kalkmak için büyük çaba harcıyorum, çay demlemek için, kahvaltı hazırlamak için, kedinin ıslak mamasını ufak parçalara bölmek için, evi havalandırmak için. Sıradan, normal biri olmak için. Sonra bir deftere uzun uzun yazıyorum, çiziyorum, şaşkınlık verici ''o'' resmi yaratmaya çalışıyorum, siyah beyaz fotoğraf ve görsel avına düşüyorum, müziği açıp görünmez bir sahnede dans şovu sergiliyorum. Çok acaip, özel biri gibi hissetmek için. İkisi de olamıyorum günün sonunda. Sıradan olmayı başarsaydım, huzurlu olurdum, bitirdiğim gün içime sinerdi. Özel biri olsaydım yol katetmiş olurdum, şizofrenik bir seçilmişlik halini yaşamazdım. Elde var hiçbir şey.

Çok iyi bir ressam olmaya isteğim ve inancım vardı okuldayken. Okul bitti, iki sene daha başka bir atölyede boyadım. Çirkin çirkin resimler. Bir de boyarken içten içe ''ya galiba oluyor, bu varacak bir yerlere, çözüyorum'' diyorsun ya, sonra bir noktada pes ediyorsun, artık sürecek boya ve yer bulamıyorsun, o tuvali yerinden kaldırıp camdan atmak, sonra merdivenlerden bağıra çağıra koşarak inip yerdeki tuvalin üzerine çıkıp tepinmek geliyor ya içinden. O an işte, çok büyük bir hiçlik. Picasso atölyesine gelen Françoise'ya ''Sen ressam olamazsın, ressam olmak için fazla güzelsin'' demişti. Sinsi adam. Beni görseydi ''Sen ressam olamazsın, ressam olmak için fazla tembel, umutsuz ve özelliksizsin'' derdi. Ben de ''Sen kendine bak, sen de akrep erkeğisin n'olucak'' derdim. Birbirimize girerdik. O ressam olarak çıkardı, ben hiçbir şey olarak çıkardım.

  Sevgili, dost ve çocuk olarak ise gerçekten iyi olmaya çalışıyorum. En azından bir tanesinde iyiyimdir, o bir tane olan sürekli değişse de. Bu sıfatlarda hiçbirimiz misler gibi olmadığımız için, rahatım nispeten.

  Ama genel olarak yaptığım, başıma gerçekten özel bir şeylerin, bazı fırsatların, inanılmaz olayların gelmesini beklemek. Çabalarım ise ufacık. Çabaladığım zamanlarda hiçbir şeyin katmanları arasında geziniyor gibiyim, biraz daha derine, biraz daha yüzeye yaklaşmak, hepsi bu. Pencereyi açıp, avazım çıktığı kadar ''Neden hiçbir şey olmuyor?!'' diye bağırmak istiyorum. Sonra karşımdaki diğer pencerelere bakıyorum, en az altmış tane var, en azından yirmi tanesinde benim gibi hisseden birileri vardır. Keşke hepimiz çıkıp bağırsak bu ufak mahalleye doğru. O zaman gerçekten eğlenceli ve farklı bir an yaşayabilirdik.

  Gidip bir kahve alayım. En azından 'bir şey'dir.


30 Ağustos 2013 Cuma

Güzelliği selamlamak

Bu gece okul zamanında yaptığım işlere bakıyordum. Onlarca kez yazdığım bir Rimbaud şiirini hatırlamak istedim. Hala hüzünlü ve saf bir mutluluk veriyor. Belki bu şiiri arka arkaya tekrar ederken bir noktada sapıtıp, atölyede ''ey mevsimler! ey şatolar!!'' diye koşturduğumuzu hatırladım. Belki de her zamanki gibi, başka birinin saplanıp kaldığı trajedi dolu iç çekişleri tuhaf bir ferahlık verdi bana. 


Mutluluk

Ey mevsimler, ey şatolar
Var mı hatasız insanlar?
Yaptım o büyülü mutluluk araştırmasını,
Bunu hiç yapmayan insan var mı?
Selamlayalım, esenleyelim onu
Her ötüşünde Galya Horozu.

Ah! Kalmadı artık hevesim:
El koydu yaşamıma benim.
Aldı bu büyü ruhumu, bedenimi
Ve dağıttı bütün güçlerimi.

Ey mevsimler, ey şatolar!
Kurtuluş saati ne yazık ki!
Ah! Olacak ölümün saati.

Ey mevsimler, ey şatolar!

Bunlar olup bitti. Güzelliği selamlamayı biliyorum şimdi. 

27 Ağustos 2013 Salı

peki

bildiğimiz ve tanıdığımız lafların en uslu olanı. pes mi ediyor, umutlu bir şekilde kabul mü ediyor, kullanırken pek fark edemiyorum. ama fazlaca süründükten sonra kullanıyorum bu lafı, onun farkındayım.

her sene arası açılan depresyonlarımdan, yatıya fazla kalan ağır bir tanesiyle baş başayım. çevremdekiler için daha zor olduğunu biliyorum artık. hele onların da çoğu depresyondaysa, yıllar sonra kahkahalarla hatırlayacağımızı bildiğim şekilde, içimizden aynı anda tavanlara bakmak, hayattan vazgeçmek, sonra vazgeçemeyip gidip bir kahve koymak, sonra da uyumak geliyorsa. telefonda bunlara gülmeye başladıysak, ama sonra da gözlerimiz dolu dolu, zor yutkunuyorsak. depresyon neyse de, anksiyete çok fena, o çok bozuyor beni. daha ne kadar bozabilirse artık.

cuma koray geldi. o daha iyi artık. vespa almış, pasta almış, hediye almış. ''koray ben kötüyüm'' dedim. ''ya yeter, pastanı ye, çıkıyoruz birazdan, git ruj sür bir şey yap, çeki düzen ver kendine'' dedi. neyse ki pasaklı bir kışlık bota benzediğimi yüzüme vurmadı. gittim ruj sürdüm, esneyerek çıktım evden. sonra motorun sırtında sahil yolundan florya'ya gittik. çocukluğumun geçtiği yerler, yeşilköy, yeşilyurt, florya... hala o kadar güzeller ki, deniz, bulutlar, uçaklar. uçaklar sürekli geçti durdu, biz yanımızdaki kitaplara bakamadık bile.


cumartesi ben çıktım. sabırlı sevgilim, üç kez yaptığı ve bozmayı başardığım doğumgünü planlarım için. o kabul etmiyor depresyonu, tanımıyor, anlamıyor. güzel böyle, asla da tanımasın ve hep karşı çıksın. galata kulesi'ymiş planı. bende bir mutluluk, hep isteyip nedense hiç çıkmadığım o yer aklına geldi diye bir neşe bende. 507 yılında yapılmış olması diken diken ediyor zaten beni, kafamda canlandıramıyorum, heyecanlanıyorum çok. manzarayı izlerken, bir martı yanaştı ve gelip tam yanımdaki parmaklığa kondu, bakmaya başladı. aramızda tam bir karış var ve yüzüme bakıyor, ben onun yüzüne bakıyorum. turistler her şeye neşelendiği için buna da neşelendiler. elimi uzatıp başını sevmek istedim, parmağımı yer diye korktum. çok güzel bakıyordu, zor girdim içeri. sonra kulenin tepesindeki mekanda oturup, bana tek tek hediyelerimi verdi. böyle güzel şeyler seçilir mi, böyle güzel oyuncaklar alınır mı bir çocuğa (evet cidden oyuncaklar) turistlerle birlikte merakla inceledik hepsini, neşelendik yine. sonra yemek, kahve, ev.


insanlar seni düşündüğü zaman, istemsizce sen de kendini düşünmeye başlıyorsun bir noktada. dün evime dönerken boya, fırça ve terebentin aldım. dört ay önce çizip bıraktığım tuvali çıkardım. şuan yataktan çıkmak yine zor geliyor, gereksiz geliyor. ama önce insanlara, sonra yeni aldığım boyalara karşı sorumluluk hissediyorum.
peki. peki.

22 Ağustos 2013 Perşembe

Ali İsmail Korkmaz, kalbim acıyor

  Adamlar sokakta seni kıstırıyordu. Hevesle, hınçla, aç köpekler gibi üzerine koşuyordu. Bir duvarın dibine çöktün, üzerine tekmeler, yumruklar yağmaya başladı.

  Nefesim kesildi. Bakamadım. Hemen durdurdum. Çok özür dilerim kardeşim (Abdullah gibi, Ethem gibi sen de kardeşimsin benim) sen o tekmeleri yemeye devam ettin, öldüğünü hissederek, o kuytu sokakta tanımadığın ayakların altında ezilerek hayatını yitirmeye devam ettin. ve ben gözlerimi açık tutup, bunu zihnime kazımaya bile güç bulamadım kendimde. senin o kuytu sokakta ölmeye cesaretin vardı, benim gözlerimi açık tutmaya bile halim kalmadı beş saniyede. kalbim ezildi, canım yandı. annen görmesin, baban görmesin, abin görmesin o görüntüleri, nolur ellerine geçmesin bir yerlerden. kaç ömürlük acı çektiler, kaç kez öldüler zaten hazirandan beri. bir de bunu görmesinler.

  Canım çok acıyor. Yaşadığım utancın haddi hesabı yok. Seni hiç unutmayacağım. (Abdullah gibi, Ethem gibi, Mehmet gibi, Medeni gibi) ölümsüz oldunuz siz. Bizim kuşağın kahraman çocukları oldunuz. ''Unutursak kalbimiz kurusun.''

19 Ağustos 2013 Pazartesi

happiness is a warm gun mama

''ya benim mutlu olmam lazım. çok acil, bak durum cidden ciddi. (sahiden sahi de diyebilirsin burada)''

 o zaman ne yapacağız? ''gel robinson'a bir bakalım, kitap alalım'' dedi. hiç yürümek istemiyordum, taksim'in en çok rüzgar alan çatılarından birindeydik. günün en güzel saatleriydi. ama peki dedim, istiklal'de yürümeyeli epey olmuştu. istiklal uzun süredir, işimi görmem gereken yerlere gidip, koşarak uzaklaştığım bir yer. iyi ki gitmişiz. güzel kitaplar buldum yine. sonra bugün istanbul'un o en güzel kitapçısının da kapanabileceğini okudum. herhalde istiklal'de hiç durağım kalmaz artık, durasım da kalmaz.

neyse neyse mutlu olmam lazım. o yüzden yeni kitap. radyo eksen. kafadan uydurduğum soğuk kahve. (filtre kahve+vanilyalı dondurma+moccha likörü sonra iki saat buzdolabı) ondan sonra radyo eksen'in bile yetmediğini anlayınca, john lennon'ın sesi gerekti. eğer john lennon'ın sesine ihtiyaç varsa, diğer müzikler rafa kalkar. sonra beşiktaş'ta en sevdiğim balkon. kaktüslerim, minik yeşil bebeklerim. sonra tatile çıkan arkadaşımın bize emanet ettiği, güzeller güzeli minik (a.k.a duman) sonra bilgisayarın başından kalkıp gelen sevgilim. yeterince alan fethetmiş olmalı o komik oyunda, çok mutlu görünüyor. güldürüyor. saçmalıyor. kedi sürekli ama sürekli car car car konuşuyor.

ve ben minnet duyduğum her şeyi tekrar hatırlıyorum. unutmakla ve hatırlamakla geçirdiğim bir yılın ardından, yarın 27 oluyorum. 27'nin içindeyken unutmaktan ve hatırlamaktan başka şeyler de yapabilmeyi diliyorum.



14 Ağustos 2013 Çarşamba

aslında çok bir şey istemiyorum.




 her yeri beyaza boyayacağım. bir sürü, bir sürü çiçek, kaktüs, irili ufaklı, yemyeşil ve her yerde.
 açık renk ahşap, iki sandalye. en fazla üç. masa istemem bile.
 çok rahat bir koltuk. o kadar rahat ki, kitap okuyup kahveni içerken, bir bakmışsın en tatlı akşamüstü uykuları gelmiş.
 çok fazla gün ışığı. akşamları loş ışık.
 sonra renkli yastıklar. çizgi filmli, dikişli, nakışlı, komik, kocaman yastıklar.
 kitaplar. kedi. 
  ''kendine ait bir oda'' demişti yazar kadın. 

13 Ağustos 2013 Salı

iskeledeki çocuklardan biri

8 yaşındaydım. sana mektup yazıyordum. ne hakkında yazdığımı, neden yazdığımı bile bilmiyordum büyük ihtimal, ama bir görev bilinciyle hayatımda olup bitenleri sana anlatıyordum. sonra posta kutusunda gölköy-bodrum yazan bir zarf beliriyordu, mutlu mutlu odama koşuyordum. yalnızlığım azalıyordu. biz o yaşta bile yalnız ve melankolik çocuklardık. belki o yüzden yaşıtımız olan erkekler ve kızlar itişip kakışırken, biz ufacık dünyamızda dertleşecek, döktürecek satırlar bulabiliyorduk.

10 yaşındaydım. senin çok mutsuz bir günündü, ne kadar da haklıydın. o yaşta bir çocuğun hiç düşünmemesi, hiç üzülmemesi gereken şeylerle uğraşıyordun. salıncakta oturuyorduk, sen hafif hafif ağlıyordun. belli belirsiz. ben ne diyeceğimi bilemiyordum. anneme gidip bize dondurma almasını istedim. salıncakta dondurma yedik yanyana oturup. sonra ayaklarımızı sallamaya başladık. sonra da yine ipe sapa gelmez hikayeler anlatmaya.

14 yaşındaydık. sen çok haylaz ve uyuz bir arkadaş bulmuştun. ikiniz takım olmuştunuz ve kızları korkutuyordunuz denizde, bikinilerini falan çözüp kaçıyordunuz. ben öfke dolmuştum, başkasıyla takım oldun ve iyi anlaşıyorsun diye. ben de bir kız buldum otelde kalan. sonra denizde olay çıktı bir gün. sen avuç avuç ıslak kum attın üstüme, karnım, popom allah ne verdiyse her yanıma ıslak kum çarptı, öfkemden ağladım. küfürler havada uçuştu. sonraları annemle çok güldük o güne.

16 yaşımdayken bir sabah kahvaltısında alnımda yumurta kırmana güldüğümüz gibi. ki seni önce orkide'nin sonra kaktüs'ün önüne kadar kovalayıp, (çita gibi koşan bir çocuğu niye kovalıyorsam) en sonunda kahvaltı masasına geri dönüp, orada yumurtanı afiyetle yediğini görmüştüm. bak yine gülmeye başladım. alnım çok acıdı lan!



sonra işte, yıllar ikişer, üçer demeden geçti. iskeledeki çocuklardan biri büyüdü. o büyüyen bazen sen oldun, bazen ben oldum. biri geride kalınca, diğeri ona el verip yukarı çekti hep. ve çok hayal kurduk. en çok da o iskelenin ucunda otururken kurduk hayalleri. uzun yolları, başka deniz kenarlarını, daha farklı hayatları, İtalya'da daracık sokakları, güzel kitapları, filmleri, ufak apartman dairelerini hayal ettik durduk. öyle ayakta kaldık çoğu zaman. benim kişisel ''ayakta kalma''larım ise hep, orada olduğunu bilmekle oldu. en yalnız kaldığım anlarda orada bir yerde, başka anneden doğma bir erkek kardeşim vardı, telefonlarını duymuyordum çoğu zaman, ama arayabilirdim gecenin bir körü. sesimi duyduğu anda ''neyin var iyi değilsin sen'' derdi. ya da her an kalkıp, bir otobüse binip gidebilirdim evine, on defa çağırdıysan iki defa yapabildim bunu, ama yapabiliyor olacağımı bilmek yetti. sonra senin ''ben istanbul'dayım, kahvaltıya sizde olurum'' mesajını her an görebileceğimi bilmek, ve evet bu mesajını görmediğim de oldu. az eşek değilmişim ben. ama işte, iskeledeki çocuklardan biri, diğerine hep ulaştı olduğu yerde, orası nerede olursa olsun.

sen fazla yalnız, fazla melankolik, tuhaf bir kız çocuğunun sahip olabileceği en iyi dost oldun, çok uzun yıllardır. senin ailen, benim ailem. senin sevgilin, benim sevgilim (o kadar güzel bir kız bulmasaydın sen de, (peluş bebeğim naber ;) geride bıraktığın her şeye, nasıl istersen öyle bakacağım.

ve sana mektup yazacağım, aynı çocukluğumuzdaki gibi. şimdi yine iskeledeki çocuklardan biriyim ben. bir ele ihtiyaç duyan mıyım, eli uzatan mı, orasını kestiremiyorum henüz. ama ikisi birden olabileceğimi fark ettim bugün. seni aylardır görmüyorum, seni şimdiden özledim.

9 Ağustos 2013 Cuma

I am yours now

''aman ben dinlemiyorum artık xx, hiç heyecan duymuyorum valla, ohoo tükettim ben onları'' derken sesler, ordan burdan, ben dedim ''lan bu mis gibi grup değil miydi, niye bok atıyorlar'' sonra ben de patlatıverdim bir ''amaaan'' zaten bu yaz iyice çığrından çıktı. bir gram daha mutsuzluk bulaşırsa içime, yemin ederim şuracıkta infilak edeceğim. (etmedim yok) gel dedim sevgilim, iki-üç saat ne varsa unutalım. ben varım, sen varsın. bir hafta önce akdeniz yollarında dinlediğimiz ne varsa, şimdi önümüzde. sonra zaten ''şeyler'' önemsizleşti.

neyse işte gittik konsere, tereddütler içinde. bunlar bizim ayaklarımız. onlar da mutlu oldu. The XX en sevdiğimiz yenilerden biri. pek canlı dinlemelik grup değil, ondan tereddütlüydük, uyuyakalır mıyız diye. konser dinlemeyi ve izlemeyi nasıl özlemişim, bir iyi geldi bana, bir beklenti üstü mutluluk getirdi. dört buçuk yıldır adam akıllı ilk kez onunla konser dinledik beraber, belki etkisi vardır.
hep yeni albümden çaldılar, yol müziği haline getirdiğimiz intro, vcr, infinity, islands, night time, shelter, basic space, crystalised falan az çaldı, ya da bana yetmedi. ama parlak sahne ışıkları, çimen, bira, güzel müzik yeterliydi. ''I am yours now'' derken onlar, ben çok derin bir nefes aldım. insan bazı anların içindeyken ''bu benim en yüksek versiyonlarımdan biri'' diyor, iliklerine kadar hissediyor bunu. nereye, nasıl kaydedeceğini şaşırıyor. The XX, üç genç İskandinav çocuk, artık daha da keyif verecek bana. Zaten İstanbul'un ritmini onların müziği veriyor, çok eminim buna yıllardır. ben bu şehri, trafiğe çıkarken Intro'nun ritmiyle algılıyorum. işler bitip, insanlar sakinleşirken, keyfim yerine gelmeye başlarken Islands çalıyor fonda. gece, eve dönerken, yollar boşken Crystalised dönüyor şehir ışıklarıyla birlikte. İstanbul bu müzikle daha kolay geliyor.









28 Temmuz 2013 Pazar

teknedeyim. tekne sallanıyor.

akdeniz'in sularında ne çok renk var, fırçamı hiç sürmediğim.
bu mavinin içine ne kadar yeşil katmışlar? ve ne kadar kararında bir parlak beyaz?
elinin yordamı ne güzelmiş.
değiştireceksin beni. belki de değiştim bile, sana hissettirmeden.
bir teknedeyim. bir tekne sallanıyor. ben başka hiçbir yerde olmak istemezdim.
ve uzun zamandır da olmamıştı böyle bir an.
başka yerlerde olmak istemekten yorulmuştum.
kendimi hiç olmak istemediğim bu teknede bulmamdan biraz öncesiydi.
''bütün bu insanlar denizin üzerinde bir ceviz kabuğunda sallanmaktan ne anlıyorlar?''
hele bir gel sen, hele bir açılalım, anlarsın dediler.
ben o laflarımı yedim sonra, kaşık kaşık.
o kadar çok gülümsedim ki, hoş gördüler. üzüldüler bile.
ben çünkü uzun zamandır başka yerlerde olmak istediğimden,
ben uzun zamandır tam olamamıştım o yüzden işte.

sonra hepsi sustular.
hep öyle bir an gelir.

çay bile vardı. denizin üzerinde çay içebilmek varsa, ben başka yerleri düşünmem.
ufak bir ada vardı. yelkenliler hep, vardı.
su yeşildi, sonra maviydi, arada çok parlak bir beyazdı, gözlerimi sulandırıyordu.

onlara baktım, uyuyorlardı. ben de uyur gibi yaptım,
hem o anda yaşamayı, hem o anda uyumayı denemek istedim. oldu. oldu.
bu deniz nasıl bu renk oldu, onu hiç anlamadım.
şimdi ağlarsam çok ayıp olur, şimdi kahkaha atarsam bir tuhaf olur.
durdum ben de. en iyi yaptığım şeyi yaptım. biraz daha durdum.

hazları erteleme içgüdüsüyle, ona hiç bakmamıştım, yanıma hiç dönmemiştim o ana kadar.
fakat çayım bitmişti, hazırdım en mutlu olmaya.
döndüm ve onun güzel ellerinden başlayıp, güzel burnuna kadar baktım.
çok derin nefesler almam gerekti o an.
diğerleri gibi o da uykudaydı. ama takdir edersiniz ki, biraz daha güzel geldi bana diğerlerinden.

daha fazla uyur gibi yapmama imkan yok.
bir teknedeyim ve tekne sallanıyor.
başka da hiçbir yerde olmak istemezdim.

19 Temmuz 2013 Cuma

''çılgın-hüzünlü''

 ''ellerine bakma artık
  çünkü kar yağıyor
  çılgın hüzünlü''

  ben ne zaman yola çıksam buruk olurum. yolda gitme hali en sevdiğim hallerden biri olduğu halde. sırf geride annemi ve kedimi birbirine emanet etmenin, onları geride bırakmanın hüznü epey bir çöker üzerime. annem der ki ''sevinsene kızım, manyak mısın ne bu hal'' ben derim ki ''anne senin ellerin ne güzel, anne sen ne güzelsin'' (inanmazsan gel bana sor)

neyse ki çok benziyoruz. gün içinde kahkaha atarken, pencereden dışarı dalıp giderken, soğusun diye çayımı üflerken içimden hep aynı şey geçer ''şuanki mimiğim kesin aynı annem'' öyle de olur çoğu zaman. onun gözleriyle bakıp, onun ağzıyla gülümserim. bir de ellerimiz benzese, daha ne isterim.

''biraz dağ yollarını öğrenmesi gerekir sanırım
  kahırçeker mekkari katırları gibi
  onlar ki hiçbir şeyleri yok
  korkunca çılgın, sevinince hüzünlü

  kar dindi
  gerçekten dindi
  ellerine bakabilirsin artık''

  tamam, bu çılgın, hüzünlü Turgut Uyar mısralarını ve diğer satırları döndüğümde sileceğim. Yol psikolojisi işte, ne yaparsın. Kırmızı pelerinlerimizi giyip birlikte yola çıkana kadar hoşçakal.

17 Temmuz 2013 Çarşamba

üstelik kediye dokunamadım bile

dizimde yaylı bir dizlik var. çünkü ben bir sersemim. şöyle ki sokakta gördüğüm, özellikle kimsenin sevmeyeceği, çok muhteşem görünmeyen kedileri mıncıklamam gerekiyor. o sırada onlara aslında çok güzel göründüklerini, kendilerini olur olmaz riske atmamalarını, köşe başlarında gördüğüm mama olan yerleri falan da anlatıyorum güzelce. fakat cumartesi beşiktaş'ta gördüğüm kedi çok korkak çıktı. dedim ki aşırı yavaş eğileyim, o kadar yavaş eğileyim ki, birden bire kedinin yanında biteyim, mıncıklanmanın nereden geldiğini şaşırsın, oradan gıdıyı falan kaşırız ooh sabahlar olmasın bir keyif alemine dalarız.

ben ağır çekim yere eğilirken, iki yıldır duymadığım, dizimden gelen o ''krakt!!'' sesi. benden çıkan bir ''anam oy allah!'' sesi. kedinin üzerine paldır küldür inişim ve son karede arkasına bakmadan, küfürler ederek kaçan tekir kedinin görüntüsü.

sonra lise 1'den beri böyle çeşitli zamanlarda vuku bulan enayiliklerimde yaptığım gibi, kilitlenen dizimi, ovuşturarak açtım, güzelce eleştirildim. beşiktaş'ta aksayarak yürüdüm (eleştirilmeye devam ederek). akşam da buzlarla, Rheumon spreyle, kas gevşeticilerle devam ettim. (eleştirilmek çok güzel, gelsene)

şimdi bir türlü yağmurun yağamadığı bu gündüz vakitlerinde, kendi kendime ''haftaya bu saatlerde deniz kenarındayım, haftaya bu saatlerde mojito'ları götürüyorum, kral mezarlarını geziyorum, terk edilmiş manastırlarda eskiz çiziyorum'' diyerek hayallere koşuyorum. temmuz her zamanki kadar ağır, sıkıcı, tatminsiz. temmuz hep kıvranan bir ay. geçemiyor, kalamıyor da. ben dizimin altında bir yastıkla, çatık kaşlarla ekrana bakarak geçiriyorum temmuz'u.

göcek, fethiye, saklıkent rotamızda. hiç bu kadar kalabalık tatile çıkmamıştık, meraklar ve hevesler içindeyim. üstelik hiç olmadığım kadar asosyal bir haldeyim iki aydır, hep yalnız kalmaya ve sessizliğe ihtiyaç duyuyorum. üç kişi bile olsak, kafa dinlemek için içerilere kaçıyorum. umarım insanların keyfini kaçırmam. umarım çok güzel kediler ve köpekler görürüm.


''-Şeker dolaptan bir soğuk su versene, kalkmayayım annem.
-Hiiiç kusura bakma, kalk kendin al. sevmeseydin elin boklu tekirini.''

9 Temmuz 2013 Salı

and make it better..







temiz hava. güzel kahve. çok resim. kitap. mektup. suluboya. balkon. iyilik.

6 Temmuz 2013 Cumartesi

günaydın şeker hanım

bizim ayakta uykuya dalmalarımız da benzer.
akşamüstü olunca kitap ve kahve varsa, birimizin diğerinin yanına gelmesi de.
ve ikimiz de saksıdaki bitkileri severiz. (gerçi ben henüz hiç sardunya kemirmedim)
tombik şeker, güneş vurunca ayrı güzelsin, kış gelsin de birlikte üşüyelim.

3 Temmuz 2013 Çarşamba

istersem şimdi deliririm.

 yani ben cidden hislerimi ifade etme güçlüğü yaşıyorum şuan. her şey ne acaip oldu. hem güzel oldu. hem bok gibi oldu. kendi kendime tekrarlıyorum ''ne biçim bir yaz geçiyor.. ne biçim, ne fena bir yaz..'' cinnet sıcakları değil tek sorumlusu bunların. en çok kendi kendime yaşattığım hayal kırıklığı. biraz da bu küçük oda. giderek küçülen oda ve yaklaşan duvarlar.



o arada yeni kitaplar çıktı, onlara sığındım. sığındığım yerlere de sığamadım. en iyisi kedime sığınayım biraz da. açıkta kalmak ürkütüyor.

1 Temmuz 2013 Pazartesi

dram yapmamak

Beşiktaş'ta en sevdiğim balkondayım. Yakında İstanbul'da en sevdiğim balkon bile olabilir, öyle yapabilirim onu. Şimdilik altı tane saksı var, üç tane annemin verdiği muhteşem kaktüs, iki tane cam güzeli, bir tane de çilek. onların yerini sürekli değiştirip duruyorum, oynuyorum resmen. bir de çizgili şezlong gibi sandalye var, ona gömülüp kitabımı ve kahvemi alıyorum, karşımdaki ağaçları izliyorum. sanki bu şehirden de, günlük hayatımdan da sıyrılmışım. sanki bilgisayarda adam vurmakla meşgul o çocuk, bu balkon, elimdeki kitap bana tamamen, eksiksiz bir şekilde yetmiş, artmış.
Arada yanıma geliyor, ''dram yapmıyorsun değil mi'' diye. şapşal. tek başıma, sessizce saatler geçirdiğim her an, bir dram bekliyor. (haklı) ama bilmiyor ki, ben o an en mutluyum onun yanında.  nasıl bu kadar doğru şekilde sevdiğini ve sevildiğini merak ediyorum. nasıl her şeyi kararında tuttuğunu. ben baş edemiyorum bazen hissettiklerimle. o ise dalgakıran. şeyler, ona gelince tuhaf bir şekilde sakinliyor, duruluyor. ben bu balkonda, herkesten ve kendimden bile uzaktayım, haftalardır ilk defa durulmuşum, mutluluktan başka his bulamaz olmuşum kendi içimde.


 Şimdi başka bir balkondayım. Elimde sonlarına geldiğim kitap, kafamda bir sürü düşünce. Hava kapalı ve rüzgarlı, akşamdan beri de yağmurlu. Haftalardır ilk kez bu kadar mutlu hissedince, kaydetmek istedim.