27 Mart 2011 Pazar

heves kırığı

bazen kahve koyuyordum kendime, bazen uyumadan hemen öncesi oluyordu. konuşur gibi, anlatır gibi, dinleyen var gibi yazıyordum. sonra hemen cevap geliyordu belli başlı kişilerden, gülümsüyordum. anlaşılmak rahatlatır çünkü, iletişim de öyle. bazen kelime gelmiyordu, resim geliyordu. bunlar evrene birşeyler yollamak gibi, içimden çıksın yeter ki mantığıyla yapılan paylaşımlar.

sonra araya boşluk girdi. girilmez oldu her yer.

hevesim kırıldı. şimdi ne haber yollamak ne cevap beklemek olmuyor, olamıyor. birşeyler ters gitti. eskisi gibi iletişim kurmayı özledim. fazla birikiyor içimde. ve siz hala ordasınız.

baby please don't go!

makyaj yapmak istiyorum




yengeç dudaklar ve kelebek gözler! oh yes!

21 Mart 2011 Pazartesi

one fine day


atölyeye gidilir. soğuk hava. resim. çay. resmin yarım halden çıkıp bitmeye yaklaştığı anlar öyle huzur verici ki, bir an bile oturamazsın, başını çevirsen rahat edemezsin resim o haldeyken. biraz daha renk, biraz daha ışık. tuval ve insan arasındaki sessiz, saf iletişim, birbirlerinden beslenen. huzurun anlamını keşfettiğim dakikalar.

sonra sokağa çıkıp üşümek, dolmuşa binmek. yüzde hala bir gülümseme. ellerde boya lekeleri. ve yan koltukta, sürekli konuşan bebeği fark etmek. gittikçe yükselen bebek gürültüsü, ağzında gevelediği uyumsuz sesler. kaçan huzur. yükselen öfke. trafik arttıkça avaz avaz ağlayan bebek ve cinnet dakikaları. çocukları benim kadar sevmeyen insan tanımadım, bir kez daha illet oldum hepsine, teki üzerinden.

ama iyi biten gün iyidir, yarın gelse de kavuşsam tuvalime, kaldığım yerden konuşmaya devam etsem.

13 Mart 2011 Pazar

radyo eksen gücü


radyo eksen en iyi ne zaman gider konulu bir yazı girişimindeyim. adaylar güçlü.

- sevgiliyle uzun bir yolda giderken, akşamüstü, camlar açık, güneş gözlükleri takılmış, kelimeler susturulmuş, biraz huzurlu, biraz miskin. eksen o sırada ne çalar.. pete bjorn ve scartlett johanson'dan relator çalar. ya da beck, moby falan.

- ertesi güne yetişecek bir proje, resim, ödev varken. geceyarısı. bir sürü abuk subuk yiyecek ve içecek arasında, bir yandan arkadaşlarına halinden dert yanıp bir yandan iş yaparken, fon müziği olarak çalar. fonda genelde birşeylerin cover'ı olur.

- güneşli birgünde evden çıkmaya hazırlanırken. ama baya baya hazırlık yaparken, göze dikkatle kalem çekilirken, upuzun likralı çoraplar giyilirken ya da saç acele acele fırçalanırken çalar. fonda clash çalar mesela, lost in the supermarket ya da jimmy jazz, gürültülü, neşeli.

- yaz tatilinde, gece. şort ve babet, ama estiği için bir de hırka. üç dört kişi, iskelede, çok komik birşey konuşurken. bir şişe şarap paylaşılırken. ve kafada hiçbir dert yokken. o zaman young folks çalar, belki de alakasız bob dylan çıkar ve herkesi alır bir düşünce, ya da doors'tan whiskey bar da olabilir. ne çıksa gider.

sonuç olarak, bugün sevgiliyle uzun yolda giderken dinlediğim eksen, o an düşündüğüm diğer başka anlarda da gider kanaatindeyim.

sefil



kendimi ufak ve kayıp hissediyorum. bakıp ''yazık..'' denilecek gibi değil ama, uzaklaştırılmış, sefil, değersiz bir his bu. böyle zamanlarda halime daha da acıyabilmek için şu bebek kedinin resmine bakarım, biraz zorlarsam ağlarım da hatta. evet böyle bir gizli yeteneğim var, istediğim zaman ağlayabilirim. belki pazar günü sefaleti, belki birkaç günlük bir hal. geçicidir. kedidir kedi.

8 Mart 2011 Salı

mykonos



sabah erkenden uyandım, buz gibiydi. kedim o kadar miyavlıyor ki sabahları, ıslak mamasını verdim,o şapırdarken ben yatağıma geri döndüm. kar aradım biraz, atıyordu ufak ufak, uyumuşum yine. öğlen tekrar kalktım, emek mesaj atmıştı, tanrının köpüklü bir banyo yaptığını söylüyordu, demek ki burda olmayan kar orda bir yerlerde var. peki. sonra boyalarımı aldım, taksime atölyeye gittim. ilk defa büyük bir tuvale başladım, heyecanlıydım. saatler geçtikçe tuvalin yüzeyi kararsız boya lekeleriyle kaplanmaya başladı, boyadım ama istediğim gibi olmadı, kapadım, biraz daha boyadım, birazını kapadım. ellerimi ısıttım kaloriferde, kediyi sevdim, biraz daha boyadım. fonda çalan şarkı hep aynıydı, fleet foxes'tan mykonos. hasan göndermişti. ağır aksak bir ritmle, karın ritmiyle çalıştım tüm gün. kar da tüm gün yağdı ama kah tek tük, kah hızlı hızlı. o durdu ben devam ettim, ben durdum o yağdı. kedi mırladı, çay kaynadı, resim hiç güzel olmadı, yüzüm asıldı, ben de eve döndüm...

4 Mart 2011 Cuma

inat

inat iyi birşey değildir, derim çoğu zaman. oğlak burcuysanız bilemem tabi, doğanızda vardır karışmam.

ama bazen inat gerekli birşeydir. sırf bir duruşunuz olduğu için, bir tavrı korumak ve sürdürmek için inat etmek gerekir bazen. ısrarlı olmak, inadına yapmak gerekir. bugünlerde de inadına yazmak gerekiyor, ses çıkarmak için yazmak gerekiyor. hayal kırıklığı sağlam bir engeldir biliyorum, ama ona üstün gelen, gelmesi gereken durumlar var.

due date



filmimiz due date, benim sinemalardayken kaçırdığım, aklımda kalan filmlerden biri. başrolünde robert downey jr'ın olması ve hangover'ın ekibi tarafından çekilmesi yeterliydi, bu filmi seveceğime emin olmam için. öyle de oldu. bir yol filmi, hem de türlü felaketlerle, rezaletlerle dolu bir yol filmi. zach galifianakis, oynadığı hemen her filmde olduğu gibi uçuk karakter, olayı da o götürüyor zaten, köpeği kucağında kırıta kırıta yürümesi bile yeterli.

ben çok güldüm, çok sevdim, öneririm.

toplum hizmeti

155.223.2.2
155.223.2.12

1 Mart 2011 Salı

çok ta fıs

bu yazıyı görebiliyor musun? çünkü ben hala yazabiliyorum.

o zaman ufacık beyinleriyle aldıkları kararlar pek önemli gelmiyor, vızıltı sadece.