30 Haziran 2010 Çarşamba

kedi cenneti

çok üzgünüm.. resimlerine baktım arka arkaya, biraz daha üzdüm kendimi. sahibin dökülmez çünkü, içinden üzülür, içinden özler seni. ben ikimiz için de ağladım. resimlerine baktım, kucağımdaki kedimin kulaklarını kaşıdım ve seni düşündüm.

ne zaman bir kedi ölse, ben kedi cennetini düşünürüm. whiskas ağaçları içinde, süt nehirleri olan, heryerin pofuduk yastıklarla kaplı olduğu, gökyüzünde minik balıkların yüzdüğü kedi cenneti. oraya pek çok kedi yolcu ettim, senin için henüz çok erkendi.. ama kısacık yaşamında çok sevildin tek teselli bu.

bu yazı, üzeri her daim yağlı boya desenli, arka bacaklarını ayıra ayıra yürüyen, hep kudurmaya meyilli, ufak tefek, pembe beyaz, çantama yerleşip uyumasını ve atölyenin camından sokağı izlemesini hiç unutmayacağım, her görenin bayıldığı kedi için olsun.. başka kediler üzerlerine alınmasın..

26 Haziran 2010 Cumartesi

whooper girl



hazır büyümüyorken, karnım da açken..
istiyorum bu elbiseyi.
kızarmış patateslerden de küpe yapacağım.

peter pan laş tır dık lar ımız dan mısın ız

büyümediğimi hissediyorum. bir giriş yazmaya halim bile yok, günlerdir kendi kendime girişi yapıyorum zaten. sanki çevremdeki herkes kendisi için doğru adımları atıyor, herkes hayatı olması gerektiği gibi yaşıyor, bense geriye doğru adım adım gidiyorum.

hep böyleydim ama. büyüme korkusu hep vardı bende, yaşımın gerektirdiği herşeyden de hep itinayla kaçtım. bir yandan da merakla izledim büyüyenleri.

yakın bir arkadaşım hayatını bir insanla paylaşmaya karar verdi. yakın bir arkadaşım yurt dışında okumak,yaşamak istediğini biliyor. yakın bir arkadaşım sevgilisiyle yaşıyor, hayatını kiminle geçireceğini biliyor. yakın bir arkadaşım da onun sevgilisi. yakın bir arkadaşım hangi işte çalışmayacağına karar verdi en azından. yakın bir arkadaşım ağır şartlarda çalışıyor, ilerisine yatırım olarak.

ben.. hiçbirini istemiyorum. hepsi fazla geliyor, iki beden büyük geliyor, dört beden küçük geliyor.

ben bir korkak gibi, yatağımın altında, saklanarak yaşamak istiyorum. tercihen sekiz, en fazla on sekiz kalmak istiyorum.

benden bir halt olmayacağına kalıbını basan aile büyüklerine selam ederim.

24 Haziran 2010 Perşembe

all tomorrow's parties





bir sabah kalksam ve heryer siyah beyaz olsa
ben, patti ve lou aynı evde yaşıyor olsak
edie yan komşumuz olsa, hep bizde kalsa
nico'yu dışlasak
boş southern comfort şişelerinden kule yapsak
gürültülü gitar seslerinden uyuyamasak
uyumayıp yazsak,çizsek,çalsak,boyasak
john ve yoko'yu aşıkken izlesem
ballad of john and yoko'yu çalsam
evde tanımadığım insanlar sürekli dans etse
debbie harry'ye hepimiz bayılsak, o hiç aldırmasa
beyaz tişörtlerimiz leş gibi olsa, yıkamasak
tarih 72'de kalsa, 73 olmasa
bu böyle yıllarca sürse...

23 Haziran 2010 Çarşamba

dear buttercup



sana bir mektup yazdım, o yüzden buradan uzun uzun seslenmeme gerek yok. söylemek istediğim daha pek çok şey olsa da.. bir insan için mutlu olmanın ne demek olduğunu açık açık yaşıyorum şuan, seninle gurur duyuyorum, iyimserliğinle, güven ve cesaret kavramlarınla, paylaşabilme yeteneğinle.

önümde düzgün bir örnek olması da mutlu ediyor. benim fikirlerim ipe sapa gelmez çünkü, iyi anlamda etkilenmem gerek doğru düşünebilmek için.

bu elbiseyi senin için beğendim. bence çok uğraşsak dikeriz biz bunu.

olmalı



öyle bir an gelir ki, o an daha güzel olamaz. o an, ufacık parçalara ayrılır ve her biri kusursuzdur. o an, anlıktır, mükemmelliği uçuculuğundadır.

bu akşam saatlerinde evren karşıma yağmur, kahve, kedi, sevgili ve bülent ortaçgil'i beraber çıkardı. bülent ortaçgil'in kendisi çıkagelmedi elbette, herşey zaten iyiyken çalıverdi radyoda.. hiç bozulmasın diye dile getirmek bile istemedim ama zaten iki dakikalık bir sonsuzluktu, gülümsedim. ''yapma böyle evren, şımartıyorsun'' dedim. ''aramızda lafı mı olur, hem zaten çıkarırım fitil fitil sonra, dert etme'' dedi. ortaçgil sustu, yağmur hızlandı, kedi gerindi, kahvem bitti.

sonra da öptüm. evime geldim.

bu da böyle bir gündü.

20 Haziran 2010 Pazar

wo



kadın arındı.
kadın akıllandı.
kadın adamı aştı, hanımefendiyi, hanımı, bayanı.
kadın, kadın.
boyuyor. konuşuyor. bağırıyor.

ve biz, beş heyecanlı kadın, tüm olan biteni sergilemek üzereyiz.

tuvaller çok mutlu bu aralar.

çok yakında dostlarım..

such a perfect day..

Oh, such a perfect day
You just keep me hanging on

bazen artık kimsenin müzik yapmasına gerek yokmuş gibi geliyor. lou reed ya da patti smith'in sesi tüm odayı kaplamışken. yağmur aniden başladı ve bitti. bakakaldım. daha çok açtım, çok yerim vardı oysa..

18 Haziran 2010 Cuma

düğüm

bu kadar berbat bir gece olabilirdi.. oluyor. bitmiyor da. kesin uykum kaçacak bu gece, berbatlığının keyfini sürmem için.

okuldaki tüm eşyalarımızı topladık, atölyeyi boşalttık bugün. arabayı beklerken parkta, kamber gelip ayaklarımın dibine oturdu. yorgun yorgun onu sevdim, gözüm uzaklara dalmış halde, dökülmüş tüylerine, eğilmiş kulaklarına, artık azıcık açılan gözlerine baktım. kamber, bizim okulun en yaşlı ve müthiş kedisidir. itp'liler cemşit der, sanat yönetimi garfield der, bizim bölüm ise kamber der kendisine. sapsarı, koca kafalı, gürbüz bir kediydi, okula girdiğimiz sene. bugün kulağını kaşıdığım kedi ise... yaşlıydı. yutkundum.

elbette ki hüzün çökecek, hangi terk kolay ki, duygusuz ki.. zor bir günün berbat gecesini yaşıyorum. kimse bana karşı anlayışlı değil, ben de kimseye karşı anlayışlı değilim. lanet, berbat sesli, öfkeli ve sevgisiz bir ergenim şuan. 10 yıl önce neysem oyum. boğazımdaki düğüme bir de fiyonk atıyorum, ardı ardına lanet okurken.

13 Haziran 2010 Pazar

we are the band.


biz hep. biz bazen. biz asla, asla yok.
uyumak için en güzel yeri biliyorum.
bizden daha çok ne mutlu edebilir beni.. sen bile değil.
beyaz new york tişörtlerimizi çerçeveletelim mi?
sen uyurken ben. ben hep, hiç bazen değil. seni. hep ve çok.
kelimeler dökülürken mantık bekleme.
sen mantık, ben his.
we are the band.
elin ve elim. sıcak ve soğuk.
sonic youth gürültüsü ve uyumu.
travis sükuneti ve yumuşaklığı.
moby zekası ve sadeliği.

kafamın içinde hep senin ritmin var.

senin bir ritmin var.

we are the band, man.

11 Haziran 2010 Cuma

Moonriver



Oh, dream maker, you heart breaker,
wherever you're going I'm going your way...

en sevdiğim filmin en sevdiğim sahnesidir. pencere pervazında hayale dalmış bir Holly Golightly, yorgun ve zarif bir şekilde gitarını tıngırdatırken, siz onu üst kattan dinleyen komşusu olup çıkarsınız. güzelliği gülümsetir insanı, yapacak başka birşey kalmaz, ardı ardına şarkısını dinlemekten başka.

a hard day's night

bazı günlerin en iyi tarafı bitmeleridir.. böyle başlıyorum anlatmaya, otur dinle.

bizim okula gelecek bir tanıdığın falan varsa, engel ol, beni örnek göster. yok sen direkt bana gönder, ben anlatırım. bizim okul egosu çok büyük hasar görmüş, bunu öğrencileri sık sık baltalayarak telafi etmeye çalışan, ufak boylu, ufak beyinli, ama malesef mevki sahibi insanların yeridir. çoğunlukla. ve bu insanlara yamanması gereken, bunun için fırsat kollayan, sizin bir açığıızı bekleyen küçük insanlar da bulunur bolca. bu küçüklük hem boy hem işlev olarak böyle. mesela sunumlarda herkesin dalga geçtiği, kimsenin kaale almadığı, tüm günü bilgisayarında fal açarak geçiren kıytırık bir kadın, sizin bir açığınızı bulmuş ve elinden geleni ardına koymamışsa... gün çok zor geçer. ''aferin fifi, görevini mükemmel şekilde yerine getirdin. şimdi seni asistanlıktan profesörlüğe alıyoruz.'' bunu demedilerse, o paçoz kadına gerçekten acırım, bizden yediği onca küfürü boşuna yemiş oldu çünkü.

sonra okuldan çıkarsın. bir yere gidip güzelce sarhoş olursun. dört yılını geçirdiğin atölye bitmiştir. herkes ne kadar buruk ve hüzünlü olduğunu fark edemeyecek kadar öfkelidir, yukarda bahsettiğim olaya. ama yine de gülmektedir, şerefe kadeh tokuşturmaktadır. okulu bitiremeyenler, bugün bitimeden başarıyla çıkmış olanlarla gurur duyar, bitirmiş olanlar, kendileriyle gurur duyamayacak kadar bitirememiş olanların derdine düşerler, böyle kollar herkes birbirini. ve ben çok şanslı hissederim, her seferinde.

bu okuldan ve atölyelerden, pek az şey öğrendim. dört yıl önce bayılarak girdiğim, idealist bir tavırla ''ben öyle bir sanat yapacağım ki..'' ile başlayan cümleleri ilk aylarda yedim daha. şimdi ''bitsin de nasıl biterse bitsin'' aşamasındayım. pek çok rezil insanın içinden pek az değerli insan tanıdım. öğrendiğim azıcık şeyi de onları izleyerek öğrendim, minnettarım.
atölye insanları ise, hiçbiri burdan okuyamayacağı için rahar rahat söylüyorum, hep büyük bir sevgi ve minnet duyacağım. bu kadar zor ve sinirbozucu birgünü bile kahkahalar içinde geçirdiğimiz için, şimdi hala şerefinize içmekteyim.

evet, dediğim gibi, bazı günlerin en iyi tarafı bitmeleridir.. bazı blogların en iyi tarafı da, zor günün sonunda dökülebileceğiniz bir sayfa sunmalarıdır.

6 Haziran 2010 Pazar

yağmurlu pazar günü yazısı


elbette pek hoş olmayacak. günlerden pazar olunca kim ve ne hoş olabilir ki? günlerden pazar, renklerden sarı, hayvanlardan arı. beni hasta ediyorlar.

ağlamak istiyorum, içim temizlenene kadar ağlamak istiyorum. eminim bir başlayabilsem, çok huzur verici olacak, ama bir damla bile yok görünürde.

gitmek de istiyorum ama sevgili merve bu konuda bir yazı yazmış bile, onun blogundan copy paste yaparsam ayıp olabilir.

travis ardı ardına ''pretty soon you will see, tears in my eyes'' diyor çok tatlı bir aksanla. zaten travis ne derse, çok tatlı bir aksanla ve hisle der.

birgün huzur bulmayı ve bir bütün olmayı dileyeceğim. dilek tutmak için halim olunca. ama o kadar içten dileyeceğim ki, nasıl şimdiye kadar temiz kalple tuttuğum her dilek gerçek olduysa (epey de zor şeyler gerçek oldu) bu da birgün olacak. bütünleşeceğim.

3 Haziran 2010 Perşembe

hmm..

''A bove ante, ab asino retro, a stulto undique caveto.''

(Önde yürüyen öküzden, arkadan gelen eşekten ve etraftaki salaklardan sakın)

Eski Roma atasözü

2 Haziran 2010 Çarşamba

you're gonna miss me when I'm gone.




hep böyle olur. gitme vakti geldiği an, terk etmem gereken yeri ne kadar çok sevdiğimi ve gitmek istemediğimi fark ederim. bu sefer gidilen mekan, 15 gün tatil yaptığım bir pansiyon odası ya da bir haftasonumu geçirdiğim arkadaş evi değil ki, okulum. bahçesinde durup ''bu kadar çok kedi olan bir yerde okusam ne güzel olurdu'' dediğim, zaten dört yıl boyunca da bahçesinde, sınıflarından çok daha fazla vakit geçirdiğim güzel mekan, yollarımız ayrılıyor. bugün çimenlerde uyuduk, ki dört yıl boyunca bu bahçede yapmadığımız belki de tek şeydi, tuhaf biçimde. sonra sapsarı bir kedi gelip dizime yerleşti, ''gitme be, iyiydik..'' dedi. başını sevdim hafif hafif..

insanlara, kavramlara, hislere bağlanmıyorum. ama mekanlara, fena halde alışıyor, benimsiyor ve bağlanıyorum. bu yüzden daima özlemekte olduğum yerlere, bir yenisi daha ekleniyor yavaş yavaş. gerçekten de iyiydik.