Bugün en kalın kışlık hırkamı, içine kazak ve tişörtle giymemle resmileşti: 18 Ekim ve kış geldi. Dün 17 derece ve güneşliydi, günler sonra ruhsal çökkünlükten biraz açılıp nefes alabilmiştim. Hatta kendimi yavaş yavaş kış düşüncesine alıştırmayı, keyifleri listelemeyi düşünüyordum.
Gece yorganın altında titreyerek, yeni kitabıma (Savaşlar, Krallar ve Filler...) başlarken, odanın havası yine o tanıdık, ıslak ve soğuk havaydı. Sevimsiz kış, sevimsiz her şeyiyle ve erkenden geldi. Bugün donarak uyandım, katmanlarımı giydim. 15 derece ve bu sefer güneşsiz, ruh emici karanlığı ile burada. Kombiyi yaktım, çatıkatında kaloriferi açtım ve sarı mindere oturup, sırtımı sıcak kalorifere dayadım.
Bu sersemletici hızdaki geçişe elbette uyumlanamam. Tüm enerjim, neşem, canlılığım haftalardır bitmiş durumda. Baş edilmez şiddette haberler üstümüze yağarken, güvende olma halini tamamen yitirmişken, hayatı çok ufak köşelerinden tutup avunmaya çalışıyoruz. Madem ki bu ülkede ve bu çağda yaşamak böyle bir perişanlığa dönüştü, lütfen ıslak ve karanlık soğuk olmasın. Umarım bunları okuyorsundur sevgili hava, en kalın yünlü hırkamı daha iki ay çıkarmayacaktım. İnsanlardan değil, senden anlayış ve güzellik bekliyorum epeydir, sen güneşi ver, ben çayı demlerim.
