30 Eylül 2015 Çarşamba

Cunda'ya iki kala

  Ben burada üzgün satırlar bırakmayı sevmiyorum, son yazdıklarım hep umut dolu ve aydınlık olsun istiyorum, yoksa bir yanım eksik kalıyor. Bavullarımızı topladık, yine sonbaharın fırtınalı bir gününde, Cunda'ya doğru yola çıkmaya hazırız. Geçen senelerde olduğu gibi, 'bizim olan ev'i bulma amacıyla, ev baktığımız kadar sokak, kedi, köpek, bitki, yemek de bakarak, hayatın güzelliklerine doyarak yaşamak üzere gidiyoruz anne-kız.

İlk yemeğimizi elbette ki Ayna Cafe'de yiyeceğiz. Bu sezon için elleriyle yaptıkları dekorlara, duvarlara astıkları resimlere bakarak. Ben o çok bayıldığım ahtapotlu pilavdan ya da sahanda domatesli köfteden alacağım, annem çok sevdiği sebze çorbasından. Yaşlı ve tombul köpekleri Pirinç'i seveceğiz, çok kibar bir hanımefendi olan sahipleri gelecek ve ''Lütfen yemek vermeyin olur mu? Diyet yapması gerekiyor.'' diyecek.

 Hemen karşı kaldırımda bulunan Taş Kahve'ye gireceğiz sonra, yemek üstüne sahile karşı çayımızı içmeye. Ben o mis gibi kokan Adaçayı'ndan alacağım hemen, bir de etraftaki yeni kedilerle tanışacağım, kucağıma (fotoğraftaki sıpalardan da gözüktüğü gibi) en az bir tanesi gelip yerleşecek, mırıl mırıl uyuyacak. Kahveci Mustafa abi gelecek, ''Evi bulamadınız mı hala ablam?'' diyecek, hal hatır soracak.

Taksiyarhis Kilisesi'ne çıkan yolları yürüyeceğiz, bu kilisenin dönüştürüldüğü müzeyi bir kez gezmek yettiğinden, içeri girmeyeceğiz. Bulunduğu sokaktaki emaye kaplar, fincanlar satan antikacıya gireceğiz ama mutlaka, o harika iki katlı, bol pencereli eski Rum evi'nin de yine bir sürü fotoğrafını çekeceğiz. Bazı güzelliklerden hiç bıkılmıyor çünkü.

Ama kediler, en çok kediler... Beni onaran, içimi huzurla ve sükunetle dolduran, her biri farklı ve özel kedilere kavuşacağım. İstanbul'dan tek farkları daha mutlu ve şanslı olmaları o kadar, ama o halleri bile yansıyor insana, iyi geliyor.

  Yarın gece çılgınca esen rüzgarı dinleyerek, ertesi sabah göreceklerimi düşünerek uyuyacağım. Yola çıkmak hep en sevdiğim, bana en çok yazdıran ve çizdiren ruh hali oldu. Şimdilik bunu bilmek ve heveslenmek yeterlidir.

29 Eylül 2015 Salı

Gerçekte nasıl olduğum.

Hayatımdaki önemli görünen her şeyin (hemen hemen) vazgeçilebilir ve önemsiz göründüğü günler. Birkaç gün önce buraya bir şeyler yazdım, yaklaşan bir ruh halinin tahminleri gibiydi, sonra sadece kaydedip çıktım (evden değil tabii ki, sayfadan) Şimdi geri dönüp okuduğumda, romatizma hastalarının yağmuru hissedişi gibi, yaklaşan kaygıyı sezdiğimi ve huzursuzlandığımı fark ediyorum, ''En azından'' diyorum kendi kendime, ''En azından artık hazırlıksız yakalanmıyorum.''

İki gün önce kendi kendime merak ettim, acaba benim hayatıma uzaktan bakan ve özenen insanlar var mıdır? Çizdiğim imaja baktım (Artık hepimizin imajları var, instagram, facebook, twitter, bir sürü imajı, sonsuz bir boşluğa yansıtıyoruz.) Müthiş bir kedim, harika bir sevgilim, inanılmaz bir ailem var, resim yapmama ve eğitimini almama hep destek oldular, erkenden kalkıp gitmem gereken bir işim yok, maddi kaygılarım var ama hayatımı olumsuz etkileyecek düzeyde değil, başımı soktuğum bir evim var, çiçeklerim var. Var da var... Peki bu imajın ötesinde, beş gündür nefes darlığından başka bir şey hissetmediğimi, aniden bastıran keder ve kaygıdan ötürü konuşamaz olduğumu, 8 yıldır aralıksız ve boşuna ilaçlar aldığımı tahmin ediyorlar mıdır, benim mutlu fotoğraflarıma bakarken? Suçluluk duydum. Nasıl ben bu berbat anlarımda birilerinin fotoğraflarına bakarken ve ''Hayatları ne kadar da tasasız, hafif ve parlak!'' diye düşünürken, aynısını başkalarına düşündürüyor olabileceğim için öfkelendim kendime. O resimleri bir çeşit 'mutluluk deposu' olarak kaydetsem ve kendim için saklasam da, bir an tüm gerçekliğim çok yapay geldi. Aslında sorun, 8 yıldır tüm gerçekliğimin çok yapay  gelmesinde ve inanın, ne antidepresanlar, ne xanax, ne bitmeyen uykularım, ne de dış dünyaya çizdiğim mutlu imaj, o gerçekliğin yabancılaştığı berbat anları biraz bile dindiremiyor.

Dün google'a ''psikiyatr, anksiyete, Beşiktaş'' yazıp, civardaki klinikleri ve doktorları inceliyordum. İşin acınası yanı, bunu kendi isteğimle değil, sevgilimin artık bu halime dayanamıyor oluşu yüzünden yapıyordum. Benim kendime açık açık söyleyemediğim her şeyi, elimden tutup yüzüme söyledi. O anda fark ettim gerçekliğimin ne olduğunu, yardıma ihtiyacım var. Bunu söyleyebilmek biraz iyi, biraz tuhaf. Mükemmel bir imaja ve harika varlıklara sahibim, ama bunların yanında kronik depresyon, panik atak, manik depresyon ve en berbat olanı da anksiyete bozukluğum var, 8 yıldır normal bir hayat sürmüyorum ve bu yazdıklarımı birkaç saat sonra gelip sileceğim. Umarım silmem. Umarım artık bütün imajı, bütün gerçekliği ve tuhaflığı olduğu gibi kabullenirim.

27 Eylül 2015 Pazar

funny girl

 Kesin beni güldürmek için yapıyor bu zırtapozlukları, başka türlü mahallenin kabadayısı gibi, tek kolunu geniş geniş açıp oturmasının, bir de demli çay istemesinin açıklaması olamaz.

25 Eylül 2015 Cuma

Şeylerin yeni ve hoş biçimi

  Bir şeyler kalıcı olarak değişiyor. Kendimi zorlarsam ve gündelik hayatın bir parçası olursam, ''şeylerin'' değişeceğini, hem de hızla, hem de kalıcı olarak değişeceklerini biliyordum. O kadar uzun bir süre direndim ve bocaladım ki, sonunda halsiz kaldım, kendimi suyun üstüne bıraktım ve gerisi büyük bir hafiflik oldu. ''Şeylerin'' (ki bu şeyler hep değişir, ev olur, arkadaş olur, kedi olur, yemekler bile olur) yeni bir düzen kazanmalarına hazır değildim, buraya da sayfalarca ve aylarca yazdığım gibi, çılgın bir hüzün duyuyordum değişeceklerini bilmekten.


Annem ve kedim bir evde, ben yeni bir evde (kedisiz) ve her nasıl oluyorsa kendimi oraya da ait, huzurlu ve iyi hissetmeye başladım. Bu durumu fark etmek de beni sarsar sandım, öyle olmadı. Yeni bir kitaplık ve yeni bir gardrop gelecek yakında, içlerine konacak olanlar ise çoktan yerleştiler. Artık gündüzleri tek başımayken yapacak bir şey bulamayıp, o beyaz duvarların altında kendime işkence de etmiyorum, hep var yapacak bir şeyler. Hatta o beyaz duvarlar, çok güzel resimlerle dolmaya başladı. Bütün bunlar hem çok tuhaf, hem çok normal. Büyümenin irili ufaklı parçaları mıdır, bir sürecin olağan sonucu mudur, bunu bu kadar büyüten ve sorgulayan başkaları da var mıdır, bilmiyorum.

Şuan annem arkamda Captain America izliyor, babam taze sıktığı limonatadan getiriyor, güzeller güzeli kedim ise balkonda ve uykuda. Bir şeyler kalıcı olarak değişmiş gibi, bir yanıyla ise hep aynı gibi. Çılgınca bir hüzün duymuyorum ve bu her şeyden daha tuhaf geliyor.


24 Eylül 2015 Perşembe

Bir resim, dünyaya karşı duranların.

  Bu tablo ne kadar da çok şey yaşadı elimde, boya katmanları birbirini örte örte giderek kalınlaştılar, ben bir türlü hayalimdeki görüntüye yaklaşamadım, iki ay boyunca. Bu hafta bitti. Çok huzurlu bir günde, atölyenin yeni yerleştiğim köşesinde, artık çok iyi tanıdığım bu kadının (hem gerçek hayattaki, hem resimdeki) ruh halini bir şekilde renklerle tercüme etmeye çalıştım gökyüzüne, köpeği zaten ayaklarının dibinde, epeydir hazır bir şekilde bekliyordu. Artemisia hakkında çok okuduğum bir dönemde başladığım için, bu resimde onun sembolleri, imgeleri var. Fakat bu bir antik tanrıça değil, öyle olsaydı bile, sadece köpeğinin ve bahçesinin tanrıçası olurdu (kim bilir belki de öyledir?) Bu durum da, resimdeki iki dişiye de yeterdi.


''Bu dünyaya karşı durması ile meşhur'' güzel bir Muhsin Ünlü şiirinden, çok gerçek bir dize. Bu resmin ismi, şimdilik bu olsun. Boyadığım her kadının yanına, dünyaya karşı dururlarken, en az ayakları kadar ihtiyaç duyacakları bir hayvan mutlaka gelsin, yalnız bırakmasınlar bizi.

19 Eylül 2015 Cumartesi

Çarşı'da bir gece

Artık hiç ait hissetmediğim İstanbul'un, az biraz ait kaldığım iki semtinden biri; Beşiktaş'ta geçen cuma gecesi sonrası, ben bir yorgun, bir akşamdan kalmayım ki, bu duruma her seferinde şaşırıyorum. Son iki-üç yıldır ne zaman birazcık içsem, ertesi gün uyanması, ayılması ve gerçekten iyi olmasıyla tüm günü kapsayan, rezalet bir süreç geçiriyorum. Eskiden haftanın birkaç gününü dışarıda geçirirdik, cidden gürültülü müzik olan, yorucu yerlerde. Ben ertesi gün kalkıp okula  giderdim, resim yapardım, derse girerdim, hiçbir uyuşukluk ve yorgunluk hissetmeden. Her 'genç' insan gibi. Şimdilerde en fazla 4-5 bardak bir şeyler içip, ertesi güne hamur kıvamında uyanıyorum, insan tabii biraz kırılıyor kendi bünyesine, eskidiğini fark ettiği arabasına bunu hiç yakıştıramamak gibi. Eskiden de makyajımı hiç çıkarmadan yatardım mesela (bravo!), ama ertesi sabah güzel bir panda gibi hissederdim kendimi, şimdi ise aynada, akmış göz kalemimin dolduğu iki ince çizgiyi uzun uzun inceliyorum. Sevdiğim çocuk kafamın içinden bana sesleniyor: ''Dram yaratmaaa, hadi yıka yüzünüüü'' peki, pekiii.
Ama Beşiktaş hala ne kadar güzel, çok daha kalabalık, karışık ve gürültülü olsa da güzel, ev gibi semt. Gece öğrenciyken hep geçtiğimiz Çarşı'dan, kartal heykelinin yanından yürürken, o seyyar pilavcı mis gibi kokarken, Ekinciler Pastanesi'nde oturup beni biraz ayıltmak için su böreği ve kazandibi yerken (ah nasıl da güzel yaparlar!) bir de tabii Sinanpaşa'nın önünden geçip de, içimden yükselen ''Hadi girip biraz alışveriş yap! Azıcık etek, azıcık tişört al, al çabuk!!'' diyen sesi duymazdan gelirken hep gülümsüyordum. Emek yanımda olsa, kesin içeriye dalıp talan etmiştik bir acele. Sonra Ihlamurdere Caddesi boyunca, her köşe başındaki kocaman kaplarda suları, kuru mamaları görürken de öyle, kedileri ve köpekleri selamlarken de. Bu semtte okuduğum ve 20-30 yaş aralığını en çok bu semtte geçirdiğim için mutluyum, en yalnız ve dertli zamanlarımı da, en neşeli ve kalabalık arkadaş toplantılarımızı da, en romantik öpücüklerimizi ve ilk el ele gezmelerimizi de izledi Beşiktaş Çarşı'sı, yeri elbette ki çok ayrı o yüzden.

Dün işte ''Bir cin tonik daha alabilir miyim?'' derken ve o güzel, soğuk, limonlu şey lıkır lıkır giderken, buraları, o hallerimizi izliyordum. Özleyerek değil de, yenilerine gayet hazır ve mutlu, keyifle izliyordum hem de. Masadakiler de aynı yaş aralığında yanımdalardı, sonrakinde de olacaklardı. O vakit anladım ki, geçmişe huzurla bakabilmek, hayatın en büyük minnet durumlarından biri. Oasis'ten ''Don't look back in anger, I heard you say'' hepimize gelsin o zaman. ''Ben bir kupa yeşil çay alabilir miyim?'' Kalkıp alayım.

16 Eylül 2015 Çarşamba

Bu sonbaharı güzel geçirme listesi

 Belki de sonbaharı ve ismimi aldığım ayı ne kadar sevdiğimi hatırlama zamanıdır, benim gibi henüz ayılamamış ve arada-derede kalmışlar için. Temiz bir kağıda hızlıca bir liste yapmak kadar kafamı ve gönlümü açan bir şey yok, hadi listeleyelim o zaman:


1. Doğanın en güzel zamanı, bir ilkbahar uyanışı, bir sonbaharın uyku hazırlığı benim için. Hatta sanırım hardal sarısı, turuncu, kızıl, açık ve koyu yeşilleri daha çok seviyorum. Demek ki bu renklerde güzel bir sonbahar peyzajı boyanacak. Bir de sonbahar illüstrasyonu, mesela yukarıdaki tarçınlı çörekli, üzgün tilkili gibi, gayet sonbahar kokan, samimi ve tatlı bir kare çizilecek. 


2. Geçen Eylül'de aldığım kocaman ayçiçekleri evin her yerindeydi, onları birer birer farklı uzun, cam şişelere yerleştirmiştim ve koyduğum her köşeyi bir ışık kaynağı gibi aydınlatıyorlardı. Zaten herkes bilir ki, ayçiçekleri ve papatyalar, gülümseyen çiçeklerdir. O zaman yine kocaman bir buket kendime, kocaman bir buket de anneme alınacak. Van Gogh'un şerefine bu çiçeklere birer kupa çay ya da birer kadeh şarap kaldırılacak. 
3. Madem tatile doyamadan, aklımı Ege'de bırakarak döndüm, madem yıllardır ''Ege'nin en güzel hali sonbahar başındaki halidir.'' derim, ilk fırsatta hemen geri dönülecek. O kadar çok yalvardım ki, sevgilimden bir Bodrum sözü daha aldım yakın zamana. Ama asıl beklediğim, annemle Cunda, ait olduğumuz ufacık sahil kasabamıza dönüş, bu sefer, lütfen artık bu sefer o evi bulma ve alma amacıyla. (Ah artık Cunda'da bahçeli bir evimiz olsun.) Bu sefer hep aynı mekanlarda ve rutinlerde takılmayıp, yeni koylar, yeni caddeler, yeni ''eski ev''ler keşfetmek niyetindeyim. Hangi deniz kıyısında olursam olayım, kumlarda oturup o denize saatlerce gözlerimi ve zihnimi doyurmak hevesindeyim. Bu bir plan ya da madde değil, bana her daim en iyi gelen şey.


4. İnsan kazak özler mi? Eğer kış çocuğuysa (Meriç'in kulaklarını hızla bir çınlatıyoruz!) pek tabii kazakları, atkıları, sıcacık eldiven ve bereleri özler. Serin yaz akşamlarında dışarıda olmak, tercihen doğaya yakın olduğum, sevgilime sarıldığım, sokak köpekleriyle oynadığım ya da kucağımda bir kedinin uyuduğu,  belki de terası olan, kocaman bulutları izlediğimiz mekanları çekiyor canım. Genelde hatta her zaman geceyi evde geçirmeyi seven ben, bu sonbahar bazı akşamları dışarda ve pofuduk kazaklarla yaşamak istiyorum. 


  5. Geçen kış o kadar çok hastalık atlattım ki, aklımda tek kalan yüksek derece bir ateşle, upuzun, günler süren uykular, yaptığım her işin, tablonun yarım kalışı, evde geçen aylarım. Bu sonbahar bünyeyi güçlendirmek ve kışa sağlam girmek için, çok geç hayatıma soktuğum B12 vitamini (Nerox B diye satılıyor ve sürekli yorgunluk, uyku, bulantı, unutkanlık yaşayanlar için iyi çözüm) ve asıl her şeyi yoluna sokan, günde 30 damla suya atarak kullanılan, tamamen bitkisel bir Alman ilacı olan Umca (hastalıktan başını kaldıramayanlar lütfen buna bir şans versin, benim hurdaya dönen halimi bu ufacık mucize kurtardı.) Spor yapmaya da niyetliyim ama kendimi kandırmama lüzum yok, ben spordan çok sıkılıyorum! Sanırım spor sevgisi insanın içinde ya çok olan, ya da hiç bulunmayan bir şey.

6. Resimlerimle ilgili en öne koyduğum projeyi hayata geçirmek. 3 yıl önce ismi ve logoyu hazırlamış, 3 yıldan beri de bu çıkışı hep gözünde büyütmüş ve ertelemiş bir tembel olarak, artık işe koyulmak. ''Bilmem ki sevilir mi, dur şurayı biraz daha boyayayım da öyle, bir seri var aklımda, onu bitirince hepsini yayınlıyorum, ya bugün üstümde bir halsizlik var, dur bakalım bir pazartesi olsun da'' dememek, eğer dersem en yakınımdakinden temiz bir tokat rica etmek. (durum ciddi yani)


7. Oruç Aruoba okumak. Yılın belli dönemlerinde bana bir şeyler öğretmesine, telkin etmesine, sakin ve dingin tutmasına resmen ihtiyaç duyduğum bu muhteşem yazarımızı ve filozofumuzu tekrar ve tekrar keşfetmek. ''De ki işte'' benim en sevdiğimdir, ne tuhaf ki herkesin en sevdiği (en öğrendiği) Aruoba kitabı da farklıdır. Bu sefer bir de, okumadıklarımdan ''Zilif'' var listede.

  Benim listem böyle. Bu bir 'mim' yazısı olsaydı, Meriç 'in, Elisabeth Vogler'in, Madam Dö Gonç'un, Esra 'nın, Martin Tambourine'nin, Zehra'nın yapacaklarını ya da daha doğrusu ''Sonbaharda ne yapılır?'' yazısını da okumak isterdim. Kimine göre de ''Sonbaharda hayatta kalmanın yolları'' olabilir bu, (yaz çocuklarını da unutmamak lazım) Yazarsanız da keyifle okurum ve sizlerden de güzel şeyler öğrenirim. Yağmurun, kahvenin, güzel bir kitabın ve muhteşem sokak hayvanlarının keyfini sürmemizi dilerim dostlarım.

Aksi gibi

Ne kadar çabuk geçti o tatil huzuru, ne kadar çabuk döndü tatil sonrası hüznüne? Azıcık daha sürseydi, tatilin son günleri büyük bir gazla yaptığım planları, listeleri gerçekleştirseydim en azından, ufak bir kısmını ya da? Tamam, bari son ayların en kötü migreni tutmasaydı, birkaç saat sürüp geçseydi, upuzun iki uyku yetseydi bu ışıklı sağ göz canavarına. Ver ordan ver, en sağlam ağrı kesiciyi ver, perdeleri kapatalım, demli ve sıcak bir çay. El yordamıyla kediyi bul, battaniye gibi üstüne çek. Derin nefesler, ne yapacaktım ben? (bir süre sadece nefes alıp vereyim en iyisi)


Hayır bu sefer vazgeçmeyeceğim. Bu resimleri öyle ya da böyle satacağım, satılığa çıkaracağım. Sanki bir iskambil oyununda elimde fazla birikmiş ve artık sığdıramadığım kartlar gibiler. Onları artık görmeyi, çevirip çevirip bakmayı, elimde tutmayı istemiyorum. O instagram hesabını açacağım, o resimleri yollayacağım.

Ne zaman ardı ardına fazla mutlu ve huzurlu hissetsem, böyle berbat hissettiğim günler de hemen gelir ardından. Ellerim önce sinirden, sonra rüzgardan, en son olarak da ağrının şiddetinden buz gibi. Hadi geçsin artık parlak ışıklı migren, şu gözlerimi acıdan kısıp, etrafı boz bulanık görüşüm. Havanın bu hafifliğini ve güzelliğini değerlendirmek gerek.

13 Eylül 2015 Pazar

Sıradan kızlar için sıradan özellikler

 Bu ''tumblr kızları'' ne zaman ve nasıl bu kadar arttı? Neden hepsi aynı görünüyor incelerken? Hiç yazmadıkları, hiç okumadıkları  halde (aksi inanın anlaşılır) neden hepsinin evinde daktilo var ve daktilo şeridi bile olmayan, soft renklerde masalı fotoğraflar, ağzı hafif aralık ve boş, baygın bakışlı selfie'ler, yüksek bel gri bir şey ve üstüne göbeği açık, kapalı yakalı beyaz bir şey'li vücut kesitleri sergiliyorlar, neden hepsi daha 20 yaşında fakat varoluşsal acılar ve kederler çekiyormuş gibi kıvranıyorlar sürekli fakat aynı anda bir o kadar da hafif ve tasasız görünmeleri?

 Kasketler güneşten korunmak için değil mi, neden ters takıldılar düz saçlarınıza ve o kapkalın altın zincirle sıkılmıyor musunuz? iki burun deliğiniz arasında incecik bir halka, boğaları özellikle çok mu seversiniz ve içselleştirirsiniz? Cihangir dışında nefes alamıyorsunuz fakat neden ve nasıl o kalabalık sizin anksiyetenizi (pek çok rastlıyorum bu kıymetli rahatsızlığa) tetiklemiyor mu ve ben neden sizin tüm vaktinizi geçirdiğiniz o cafe ve bistro'larda yarım saat bile oturamıyorum kaygıdan, stresten? Ekose gömleğinizi belinize bağlamak için çok sıcak değil mi hava ya da neden hep siyah-kırmızı ekose oluyor gömleğiniz, yeşil-pembe ya da sarı-gri olmuyor mu? Hepiniz nasıl da bu kadar minimalleştiniz hiç çoğalmadan ve artmadan ne güzel sadeleşmişsiniz, bana bu dümdüz, saf, bembeyaz kompozisyonlarınızı anlatın, hiç mi daralmadınız bu boşluktan? Aynı oranda tekno, ambians, indie dinlemeyi ve mainstream olandan bu kadar uzak durup, başlı başına bir mainstream yaratmayı nasıl başardınız, hem de ilgi duyduğunuz her alanda? Göbeğiniz sürekli açık gezmenize cidden takıldım, üşütmüyor musunuz ya da rahatsız?

 Sanki bir ressam gelmiş, ısrarcı üslubuyla 18-23 yaş arası kızları önüne dizmiş de boyamış, giydirmiş, şekillendirmiş. Pek anlamadan, hoşlanmadan, epey de yaşlı ve huysuz hissederek izliyorum. Biz birbirimize hiç benzemezdik. Kendimize benzemek için ise çok çaba gösterdik. Hala da... Neyse ki.

11 Eylül 2015 Cuma

Yolların neden bu kadar uzun olması

Nefesin kesildiğinde son bir gayretle kalk diye.
ve sürüp gidiyor da bitmiyor (yolu yol yapan da bu geniş daire'liğidir ya)
Belki o da benim içimdeki dairelerdir.
Ne diye biz üzerinde değilken de böyle sonsuz
Oralara bir gün tekrar varır mıyız?
Bu yollar hiç bitmiyor, sorma neden, nereye.

Sen niyeleri de boşver, nereleri de.
Ver elini, gidelim.
''Yeni geldik'' deme, gidelim.
Radyo açık, tek elim rüzgarda gidelim.

Bak şimdi, şu an, bunu bilmesi de yetti bana.
Bu yolların hepsi de güzel ihtimaller.
Şuradan  sola sap, az biraz daha gidelim.

(Kiremit kapaklı yol defterime, bozuk yol yazısıyla 4 gün önce yazmışım.)



Sahilden izlenimler, bahçeden izlenimler









Ne güzel bir kelimedir 'İzlenim' Şu huzurlu ve kumlu iki haftada çizdiklerime 'eskiz' de diyemedim, 'desen' de, gördüklerimin etkisinde yaşadım ve kaydettim işte, izlenimler oldu hepsi.

Tatilde birkaç günü beraber geçirdiğimiz, gerçekten iyi bir ressam olan arkadaşımız, resim yapmak için İstanbul'da yaşamak zorunda hissettiğini söyledi. ''Burada kaygım, mutsuzluğum yok ki, bir şey boyayamam böyle bir yerde'' dedi. Çok haklı bir yandan, çünkü insanlık trajedileri hakkında büyük ve etkili resimler yapıyor, yapmalı da.

''Ben böyle sakin ve huzurlu bir yerde yaşasaydım'' diye düşündüm, çizmediğim, boyamadığım gün geçmezdi. Geçmedi de, çok kolay geldi bu şekilde olmak, yazmak, çizmek. İzlemeye ve izlenimlere doyamadım.

10 Eylül 2015 Perşembe

Huzurlu ve güzel Bodrum günleri

Hiç bitmeyecekmiş gibi güzeldi, hep oradaydık ve orada kalacağız sandım. Bu sene iyice ''ev''leşen o bahçedeki ufacık yeri hemen bizim yaptık, daha ilk geceden başladım verandadaki rahat koltuklardan limanı izleyerek düşünmeye, dilek tutmaya, şükretmeye. Yaşamak o kadar kolay ki Ege'de, Bodrum'da. Buradaki karamsar ve karmaşık halimin orada azıcık bile olmamasına kendim de şaşırdım, sevgilim de şaşırdı. O bahçede ben de çiçek açtım ilk günden, hem dikenli böğürtlen, hem pembe begonvil, hem turuncu pul çiçeği oldum. Hepsinin resmini yaptım, çiçeklerin de, dağların da, denizin de, gözümün görebildiği, içime çekebildiğim her şeyin. Bir defteri bitirdim çizip boyayarak, yenisine başladım, elim hiç durmak istemedi, bütün o dingin ve güzel peyzajın kağıt üzerinde tekrar ve tekrar belirmesini istedi sadece.
ve kedi ailesi... İlk günden kiminle konuşsam anlata anlata bitiremediğim, kedileri benim kadar sevmesine hep şükrettiğim sevgilimin bile sonunda daralıp bunaldığı, benimse bir an bile sıkılmadığım 6 yavru ve 1 anne. Ben aslında anne kediye vuruldum, ilk gecemizin gün doğumunda odamıza geldi, hemen bahçeye çıktık birlikte, güneşin doğuşunu izledik. Çok zayıf, çok genç, simsiyah bir dişi. Çok açtı, evde neyse ki sosis, salam ve süt vardı, hepsini verdim. Her lokmayı koşturarak yukarılarda bir yerlere taşıdı ağzında, bebeklerine. Sonlara doğru gitmesine izin vermedim ve sırtını tuttum, büyük bir iştahla yemesini ve doymasını izledim. Hayattaki en büyük huzurum, bir hayvanın karnını doyurmasını izlemek, bunun gerçekten bir açıklaması ve tarifi yok. Güneş doğdu, ben yattım. Sabah verandaya çıktığımızda hepsi oradalardı, 4 tane tekir, 2 tane siyah, hepsi çok hareketli, yabani ve sevimli 6 yavru. Ne mutluluk ve neşeydi o halimiz. Benimki 2 hafta boyunca devam etti ama düzen ve temizliğe çok düşkün olan sevgilim epey zorluk ve sıkıntı çekti, hak veriyorum O'na, 7 kediyle başa çıkmak kolay değil. 
Kuru mama vermeyi tercih etmedim bu sefer, hem çok zayıflardı ve özel bir bakıma ihtiyaçları vardı, hem de ev yemeğine alışmalarını ve daha sonra yoksunluk çekecekleri kuru mamaya fazla bağlanmamalarını istedim. Günde iki öğün yoğurt, çavdarlı ekmek ve beyaz peyniri karıştırıp verdim, günde bir öğün ise bir çeşit et ile (bazen sosis, bazen ton balığı, pişmiş kıyma, tavuk...) yine çavdarlı ekmeği karıştırdım, buna bazen haşlanmış yumurta da ekledim. Sürekli olarak temiz su ve sütleri vardı. İki hafta bile değil, 4-5 günde hepsi toparlanıp serpildiler, o süklüm püklüm halleri geçti, çok neşeli, insancıl ve sağlıklı oluverdiler gözlerimizin önünde. ''Bamya'' adını verdiğim kız yavruya, bir de serseriliği ile ''Tinerci'' adını koyduğumuz oğlana epey düşkün olduk, en çok onlar yanaştı bize. Ama benim için ''Annecik''in yeri hep ayrıydı, o hep yanımdaydı zaten. Yemeğini bütün çocukları doyduktan sonra yer, onları temizler, sonra da gelip ayaklarımın dibine ya da kolumun yanına serilirdi. Bir de ben bu dişi kedilerle tuhaf ve güzel bir romantizm yaşarım, uzun uzun bakışırız, onlar miyavlar, ben konuşurum, derin bir bağımız olur. Annecik ile de hemen kurduk o bağı, sabahımız ve gecemiz hep birlikte ve yanyana geçti, 6 yavruyu bezgin bir şekilde emzirirken başını avucuma yasladı, çenesini ve kulaklarını sevdirdi, birkaç kez de elimde uyukladı. Komşularımız çok tatlı ve hayvansever insanlar olduğu için, içim rahat, bana sürekli haberlerini veriyorlar, yemekleri bol, keyifleri yerindeymiş. Önlerinde zor bir kış var, umarım bir dahaki gidişimde hepsini o güzel bahçede görürüm, annecik ile kucaklaşırım yine. 



Onun dışında bu tatilden anlatacak, kaydedecek ne var diye düşündüm, köpekler var (ay ben iyice sıkıcı bir insan oldum) muhteşem bir deniz var, harika yemekler var. Bodrum'da tekrar tatil yapmaya başladığımız için mutluyum, yine oraya ait hissedebildiğim için de. Çoğu gün çok kalabalık olduk, o küçücük evde de, arabada da, bir sürü insan ağırladık. En güzel vakitler ise, başbaşa kaldığımız, uzun ve derin sohbetler yaptığımız, sarıldığımız ve el ele olduğumuz zamanlardı.


Belki yakın bir vakitte tekrar, en olmadı bir yıl sonra, kaldığımız yerden yaşamaya devam etmek üzere. Bütün hayvanların, güzel bir denizin, kaktüslerin ve ağaçların, temiz ve sakin rüzgarların olduğu bir yerin varlığını bilmek, özlemek ve kavuşmayı hayal etmek güzel.